Yönetmenler Hakkında Bilinmesi Gerekenler

0
34

yönetmen.jpg

ALFRED HITCHCOCK (1899-1980)

KÖKENİ: İngiltere, 1960’dan sonra Amerika.

BİLİNMESİ GEREKENLER: Sadece incelikle düşünülmüş gerilimli ve hileli sahneler (banyo katilleri, kuş saldırıları) çeken bir yönetmen değil. Kaldı ki ikisini de bıktırmadan kolaylıkla yapabildiği ortada. Kendisi aynı zamanda “ayırı derecede katolizm sapkını” denebilecek benliğinin de araştırmacısı. Hayatı boyunca kanun ve anarşiye karşı tuhaf bir takıntısı vardı. Takıntı diyince soğuk sarışınlarını da unutmamak gerekiyor. Ayrıca kötü polislerini ya da tuhaf kaderleri yüzünden tuzağa düşen masum karakterlerini de… “Sapık”ta “bir erkeğin en iyi dostu annesidir” inancını müstehcen ve korkutucu bir ifadeye dönüştürebilmişti…

Onu kötülemeye çalışanların belli başlı dayanak noktaları önemli sahnelerini gerçekleştirmek için fazlasıyla rastlantıya güvenmesi, onu ilgilendirmeyen karakter ve sahneleri baştan savması ve kılı kırk yaran ön hazırlıklarını oyuncu yönetimine ayırdığı zamana tercih etmesiydi… Başyapıt olarak kabul edilen filmlerinden biri son derece hafif bir eğlencelik niyetine çekilen “North By Northwest-Gizli Teşkilat” bir diğeri de birçoklarına göre en derinlikli Hitchcock filmi olan “Vertigo”dur. Montgomery Clift gibi bir metod oyuncusu “I Confess-İtiraf Ediyorum” filminde Hitchcock dokunuşuyla tökezlerken Hitchcock filmografisi Cary Grant, Ingrid Bergman, James Stewart, Kim Novak, Anthony Perkins ve daha birçok oyuncunun olağanüstü oyunlarıyla zenginleşmiştir. Bunların yanısıra Hitchcock kendini yıldız oyuncu yapan ilk yönetmendi. Filmlerinde misafir oyuncu olarak kamera karşısına geçer, televizyonda kendi adına oynayan gerilim dizisinde bir giriş konuşması yapar ve onunla yapılan röportajlarda bilinçli olarak karşısındakinin aklını karıştıracak şeyler söylerdi. O kadar ki kendi ismi en ünlü oyuncularından bile daha fazla seyirci toplardı.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: “Notorious-Aşktan da Üstün” (1948) ve “Vertigo” (1958). İkisi de Hitchcock’un yarı-sadist yaklaşımındaki soğukluğu ve gerilimli bir hikayenin ağına takılmış, acı çeken, tuhaf sevgi anlayışları olan insanlar arasındaki gerilimi inceliyor. “North By Northwest/Gizli Teşkilat”ı da ihmal etmeyin. Yıllar geçtikçe bu filmin değeri daha da artıyor.

MARTIN SCORSESE (1942- )

KÖKENİ: ABD

BİLİNMESİ GEREKENLER: Resmi olarak Yaşayan En Büyük Yönetmen olarak nitelendirilen Scorsese’nin ünlü “papaz olmama” kararı, projektörlerden geçmiş tüm zamanların en elektriklendirici filmleriyle sonuçlandı: “Mean Streets”, “Taksi Şöförü”, “Raging Bull-Kızgın Boğa” ve “GoodFellas-Sıkı Dostlar”… Sürekli olarak hareket eden bir kamera, izlemekte güçlük çekilen bir kurgu (Thelma Schoonmaker) ve Scorsese’nin albüm koleksiyonundan oluşan soundtrack’leri… Yönetmen keskin, vahşi ortamların nefes kesen tasvirlerinde hepsine başvuruyor. Scorsese’nin en büyük yardımcıları ise senaryo yazarı Paul Schrader, daha önce adı geçen Schoonmaker; ve De Niro (sekiz defa), Harvey Keitel ve Joe Pesci gibi yetenekli oyuncular. Asla denemekten korkmayan yönetmenin Scorsese tarzından uzaklaştığı filmlere örnek olarak ise “Günaha Son Çağrı”, “Paranın Rengi”, “Masumiyet Yaşı” ve “Kundun” gösterilebilir. Scorsese’nin bir başka önemli özelliği ise filmlerin korunması için bıkıp usanmadan kampanyalar başlatması. Spielberg “Schindler’in Listesi” ile Oscar’ını kazandığından beri Akademi’nin görmezlikten gelmeye kararlı olduğu yönetmen olma şerefi de Scorsese’ye ait.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Büyük bir çıkış yaptığı ve Little Italy’daki (New York’un İtalyan mahallesi) haytaların hikayesini anlattığı yarı otobiyografik “Mean Streets” (1973). Scorsese’nin hiç kuşkusuz yeteneğinin en önemli kanıtlarından biri olan etkileyici siyah-beyaz “Kızgın Boğa” (1980).

ORSON WELLES (1915-1985)

KÖKENİ: ABD ama 40’lı yılların sonundan itibaren çoğu zaman Fransa, İspanya, İtalya ya da Kuzey Afrika’da sürgünde.

BİLİNMESİ GEREKENLER: 1938’de War Of The Worlds (Dünyalar Savaşı) radyo programıyla Amerika’yı kafaya aldı. Büyük bir zaferle Hollywood’a geldi, ona ebedi başyapıtı “Yurttaş Kane”ini yapması için kayıtsız şartsız yetki verildi. Bunu izleyen Hollywood kariyeri hem kendi inanılmaz hevesleri hem de edindiği düşmanları yüzünden mahvoldu. “Şahane Ambersonlar” başyapıt olabilecekken kesile kesile muhteşem bir başyapıt fragmanı haline getirildi. Bunu kendi deyimiyle bir dizi “defolu başyapıt” izledi: Welles’in kriz geçiren Amerika’ya bakış açısını ve dışavurumcu görüntülere duyduğu sevgiyi yansıtan “The Lady From Shanghai-Şangaylı Kadın” ve “Touch of Evil-Bitmeyen Balayı” gibi B sınıfı filmler; Shakespeare uyarlamaları (“Macbeth”, “Othello”, “Chimes At Midnight-Geceyarısı Çanları”); alışılagelmişin dışında oyuncu kadrolarıyla Avrupa’da çektiği uluslararası kaçak projeler (“Mr. Arkadin-Ölüm Raporu”, “The Trial-Dava”); “The Immortal Story-Ölümsüz Hikaye” ve “F For Fake-Gerçek ve Yalan” gibi tuhaf dipnot filmleri ve “Don Kişot” ile “The Other Side Of Midnight” gibi efsaneviye yakın tamamlanmamış filmler.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Şüphesiz “Yurttaş Kane” (1941). Ama size özel tavsiyemiz Türk televizyonlarında da sıkça gösterilen “Touch Of Evil”…

STEVEN SPIELBERG

KÖKENİ: ABD

BİLİNMESİ GEREKENLER: Efsaneye göre kendi kendini yetiştirmiş bu filmkolik – filmleri çoğu zaman Capra, Lean, Hitchcock ve Disney ile aynı temellere oturur – Universal Stüdyoları turunda aşağıya atlar, boş bir ofisi işgal eder ve gerçek bir yönetmen olduğunu ileri sürer. Yaptığı filmler -ister ticari eğlence makineleri (“Jaws”, “Indiana Jones” üçlemesi, “Jurassic Park”) ister edebi uyarlamalar (“Mor Yıllar”, “Güneş İmparatorluğu” ve anıtsal “Schindler’in Listesi”- hikaye anlatma içgüdüsünü, görsel ustalığı ve oyncularla anlaşma becerisini, bütün dünyanın hayalgücünü şaşırtıcı bir düzenlilik ile zaptetmek için biraraya getirir. Öte yanda imzasıyla birlikte anılan en önemli filmleri taşrada geçen fantazi filmleri (“Üçüncü Türle Yakın İlişkiler”, “E.T”) olmuştur. İyi filmlerini bir kere izleyen bir daha asla unutmaz. Duyarlılık ile eğlence anlayışını harmanlaması çoğu zaman taklit edilmiş ama kimse bu konuda eline su dökmeyi başaramamıştır.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: “Jaws” (1975) Spielberg’in kimsenin işine karışmasına izin vermeden yaptığı filmlere iyi bir örnek. John Williams’ın iki notalı imzasının idareli kullanılışından çok iyi çizilmiş karakterlere kadar her şey mükemmele yakın. Harika üç çocuk oyuncu, arıtılmış özel efektler ve yarattığı duygusal etki sayesinde “Spielbergyen” bir olan ebedi ve büyüleyici E.T. (1982). Ayrıca ’nın özel tavsiyesi olan “Güneş İmparatorluğu”.

JOHN FORD (1895-1973)

KÖKENİ: ABD ama İrlanda’da doğduğu söylenir.

BİLİNMESİ GEREKENLER: “Adım John Ford. Western filmleri yaparım…” Westernleri araç olarak kullanan Ford, iyimserlikten hayalkırıklığına kadar yüzyılın gelişimini beyazperdeye yansıttı. Sanatsal film yapma girişimleri çoğu zaman hüsranla sonuçlanmış (“The Informer-Muhbir”, “The Fugitive-Kaçak”), öte yanda bazıları da gürültü patırtı ve kavgaya duyduğu sevgiyi utanç verici bulmuştur. Ford, vahşi batıyı anlatan filmlerin dışında “Gazap Üzumleri”, “Young Mr. Lincoln”, “They Were Expendable” ve “The Quiet Man-Kadın Satılmaz” gibi başyapıtlara da imza attı. John Ford’un en belirgin özelliği dürüst duyarlılığıydı ve sinik filmlerinde bile sevgi vardı. Favori mekanlara, kovboy aktörlere, iyi ve kötü yönleriyle Amerika’ya ve annesiyle babasının hikayelerinden dinlediği İrlanda’ya duyduğu sevgiydi bu. Başka hiçbir maço yönetmen insanı onun kadar iyi ağlatamazdı.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Genç bir John Wayne’in rol aldığı, batının lirik ve dokunaklı bir tablosunu çizen “Posta Arabası” (1939). Batının kanlı kuruluşunu ölçülü bir biçimde beyazperdeye aktardığı revizyonist western “Searchers/Çöl Aslanı” (1956).

HOWARD HAWKS (1896-1977)

KÖKENİ: ABD

BİLİNMESİ GEREKENLER: 40 yıllık kariyerinde, sadece dönemin ünlü oyuncularıyla (John Wayne, Cary Grant, Marilyn Monroe, Humphrey Bogart vs.) çalışarak değil, her türe aynı ustalıkla el atarak da Hollywood’un çok yönlü zanaatçısı olarak isim yaptı. Gangster filmleri (Scarface/Yaralı Yüz), screwball komedileri (His Girl Friday/Cuma Kızı), western’ler (Red River/Kızıl Nehir, Rio Bravo), müzikaller (Erkekler Sarışınları Sever) ve sert “pulp fiction”lar (Büyük Uyku) yönetti. Hawks bu geniş yelpazeye rağmen konular ve üslup (sıkıntı vermeyen kamera hareketleri, üst üste binen diyaloglar) konusunda tutarlılığını korudu. 1950’lerin Fransız auteur eleştirmenlerince tekrar keşfedilen Hawks’tan etkilenen günümüz yönetmenleri John Carpenter (“Assault On Precinct 13”, “Rio Bravo”nun şehirde geçen bir versiyonu) ve dağınık “The Driver” filminin her karesi Hawks kokan Walter Hill.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Cary Grant, Katharine Hepburn ve filme ismini veren “bebek” leopar üçgeni arasında geçen, hızlı, sert, keskin komedi “Bringing Up Baby-Tehlikeli Bebek” (1938) Hawks’ın screwball farsına bakış açısını temsil ederken, “Melekler Kanatlı Olur” (1939) da Hawks anlatımının bütün belirleyici öğelerini kullanır: bildiğini okuyan bir kahraman (bir kez daha Grant), iki haşin kadın kahraman (Jean Arthur, Rita Hayworth), naif oyunculuk ve klostrofobik bir mekan (Güney Amerika’da bir bar).

STANLEY KUBRICK (1928- )

KÖKENİ: ABD ama 1961’den beri filmlerini İngiltere’de çevirdi.

BİLİNMESİ GEREKENLER: Aslen fotoğrafçı olan Amerikalı yönetmen, “Killer’s Kiss”, “The Killing-Son Darbe” ve epik filmler “Zafer Yolları” ile “Spartaküs” adını duyurdu. Daha sonra da “entellektüel korkunun üstadı” olarak anılıyor. Bu lakabının kanıtları kabus gibi nükleer korku komedisi “Dr. Strangelove”, “2001: Bir Uzay Macerası”, vahşi anarşi ile vahşi kanunun çarpıştığı “Otomatik Portakal”, absürd ve kanlı “Barry Lyndon” ile “Full Metal Jacket” ve Stephen King uyarlaması “The Shining”… Çoğu faşizan ortamlarda geçen ve dizginlenmeyen ilkel şiddet  kurulu hikayeler. Sık sık inzivada yaşayan adam olarak portre edilen Kubrick’in filmlerinin konuları kişiliğinde de şekil buluyor: çalışanlarından birine Jack Nicholson’ın “The Shining”de tekrarladığı cümleyi 200 sayfa boyunca yazdırıyor; büyük figüran ordularını organize ediyor ve en yanlış anlaşılan filmi olan “Otomatik Portakal”ı sinemalardan geri çekiyor.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Tartışmasız “2001: Uzay Macerası” (1968)… Ender rastlanan, karmaşık ve kapkaranlık bir film olduğu için “Otomatik Portakal” (1971). Bir de “Shining”…

MICHAEL POWELL

KÖKENİ: İngiltere.

BİLİNMESİ GEREKENLER: Powell’ın hayalgücü, orijinal ve macera ruhlu filmleri, İngiliz filmlerinin çoğunun dar görüşlü gerçekçiliği ile tamamen çatışır. Powell senaryo yazarı Emeric Pressburger ile efsanevi ortaklığı sırasında hemen herkesi etkisine alan espri anlayışıyla dikkat çeken bir dizi zeka dolu film yönetti: “A Matter Of Life And Death”de bir Kraliyet Hava Kuvvetleri pilotunun öldükten sonra siyah-beyaz bir cennet ile muhteşem bir Technicolor dünya arasında gidip gelişini anlattı. “The Life And Death Of Colonel Blimp” ise savaş dönemi İngilteresinin öylesine yıkıcı bir tablosunu çizdi ki Winston Churchill filmin gösterime girmemesi için elinden geleni ardına koymadı. Diğer Powell başyapıtlarından bazıları “Black Narcissus” (bu film için bir stüdyoya dev Himalaya Dağları maketi yaptırmıştı), “A Canterbury Tale” ve “The Tales Of Hoffman”. Powell’ın tarzı 1970’lerde genç Amerikalı yeteneklerce tekrar keşfedildi. De Palma, yönetmenliği seçmesine sebep olarak “The Red Shoes-Kırmızı Pabuçlar”ı gösterir. Coppola ise Powell’a 1981 yılında Zoetrope stüdyosunda kadrolu yönetmen olarak iş vermişti.

MUTLAKA GÖRÜLMELİ: Dans ile filmin şaşırtıcı dışavurumcu bir karışımı olan “Kırmızı Pabuçlar” (1948); Pressburger olmadan yaptığı, kamerasıyla kurbanlarının ölüm anını çeken psikopat bir katilin hikayesini anlattığı “Röntgenci Tom” (1960).

DAVID LEAN (1908-1991)

KÖKENİ: İngiltere

BİLİNMESİ GEREKENLER: İşe kurgucu olarak başlayan Lean, unutulmaz karakter oyunculukları ve sancılı, çarpıcı orta Viktorya dönemi İngilteresi görüntüleriyle dikkat çeken Charles Dickens uyarlamaları “Büyük Umutlar” ve “Oliver Twist” ile ünlü bir yönetmen oldu. Bir dizi iyi, zahmetlice çekilmiş İngiliz filminden sonra, ki bunlardan en iyisi “Brief Encounter”dır, Lean cangılda geçen ikinci dünya savaşı hikayesi “Kwai Köprüsü” ve muhteşem çöl hikayesi “Arabistanlı Lawrence” ile kendini bir epik dalgasına kaptırdı. Bu filmler, İngiliz cinnetinin farklı biçimlerinin uzak diyarlarda ortaya çıkışı üzerine yapılmış derin meditasyonlardı. Lean’in en büyük hatası Alec Guiness’in “A Passage To India-A Passage to India”da bolca kahverengi boyaya bulandıktan sonra “yerli” olarak inandırıcı bir tablo çizeceğini düşünmek oldu ama bu gafını bir kenara bırakırsak Lean’in kalabalık sahneleri çekmekteki başarısı Richard Attenborough’yu bile kıskandıracak boyutta.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: İngilizlerin gizli saklı tutkularını gözler önüne seren “Brief Encounter” (1945). Tarihi başarısından ötürü “Arabistanlı Lawrence” (1962).

SAM PECKINPAH (1925-1984)

KÖKENİ: ABD

BİLİNMESİ GEREKENLER: Vahşi Batı’nın Vahşi Adam’ı olan Peckinpah, Amerikan tarihinin kanun dışılar mitolojisine vahşi, karışık bir bakış açısı yaklaştı ve türün geleneksel ahlak anlayışından kaçınarak neredeyse tek başına westerni tekrar keşfetti: “Major Dundee”, “Vahşi Belde”, “Pat Garrett ve Billy Kid”. Peckinpah’ın çağdaş filmleri “The Getaway-Sonsuz Firar” ve “Konvoy” bile kanunlara karşı gelen kahramanların tasviri açısından kovboy filmi konusu üzerine çeşitlemeler sayılabilir. Hollywood’un en zor yönetmenlerinden biri olarak tanınır. Stüdyoyla arasındaki anlaşmazlıklar Hollywood çarkının bir parçasıdır. Peckinpah, “Major Dundee”nin son montajı konusunda stüdyoyla kavga ettiği için üç yıl kara listeye alınmıştı. Yönetmen aynı zamanda sağı solu hiç belli olmayan bir adamdı. Faso fiso sahnelerde perdeye işemesiyle nam salmıştı. Sette dikta rejimi uygulayan Peckinpah oyuncularını ve ekibi limitlerine kadar zorlamasına rağmen Warren Oates, James Coburn ve Kris Kristofferson’ın da aralarında bulunduğu sadık bir oyuncu topluluğu oluşturmayı başarmıştı.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Amerikan peyzajını yücelttiği ve Eski Batı’ya nostaljik bir atıfta bulunduğu “Ride the High Country” (1962) ve sadece bir dönemin sonunu temsil ettiği için değil, Peckinpah’ın tarzını oluşturan stilize şiddeti de en güzel biçimde ifade ettiği için (ağır çekimde çatışmaya giren oyuncular John Woo’yu etkilemiştir) western filmlerini sonsuza kadar değiştiren “Vahşi Belde” (1969).

WOODY ALLEN (1935- )

UYRUĞU: New York

BİLİNMESİ GEREKENLER: “Erken dönem, komik” filmlerden “geç dönem, mutsuz” filmlere geçiş yaptı. Parodi ve hicivleri “Bananas”, “Sleeper” ve “Aşk ve Ölüm”, herhangi bir Amerikan filminin olabileceği kadar komikken Allen karamsar ve ciddi filmlerle (Interiors, Bir Başka Kadın, Eylül) yarı komedi filmler (Alice, Suçlar ve Kabahatler, Bir Cinayet Sırrı) arasında gidip gelebiliyor. Yönetmen ayrıca ardı ardına hayal gücüyle melankoliyi harmanlayan kişisel, farklı, cüretli filmler de çekti: “Annie Hall”, “Zelig”, “Broadway Danny Rose”, “Hannah ve Kızkardeşleri”, “Kocalar ve Karıları” ve “Bullets Over Broadway”. Dünya kamuoyu Mia Farrow ile evlat edindikleri çocuklar ile ilgili kanıtlanamayan iddiaları bildiğinden beri “Mighty Aphrodite” ve son filmi “Herkes Seni Seviyorum Der” gibi daha basit komedilere yöneldi.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Şüphesiz “Annie Hall” ve “Manhattan” (1979). Fakat herhangi bir Woody Allen filmini seyretseniz üstadın estetik dünyasının bütün temel nüvelerini bulmanız mümkün.

FRANCIS FORD COPPOLA (1939- )

UYRUĞU: ABD

BİLİNMESİ GEREKENLER: “Tonight For Sure” gibi ucuz porno filmlerle yönetmenlik kariyerine başlamış birinin “Baba” filmini yönettiğine inanmak güç. Ancak Francis Ford’u birkaç kelimeyle tanımlamak gerekse “ne yapacağı hiç belli olmayan adam” en uygunu olurdu. Sinemanın en büyük hayalperestlerinden (bazıları ona deli demeyi tercih ediyor) biri olan Coppola sık sık yüksek bütçeli, hırsla çalıştığı filmlerine (“One From The Heart-Yürekten Biri”, “The Cotton Club”, “Bram Stoker’s Dracula-Drakula”) ters düşerek başarıyla daha küçük çaplı filmlerin (“The Outsiders-Sokaktakiler”, “Rumble Fish-Siyam Balığı”, “Gardens Of Stone-Taş Mezarlar”, “Jack”) altından kalkabildiğini de kanıtlamıştır. Coppola ayrıca başka yönetmenlere film çekmeleri için destek de olmuştur: George Lucas (American Graffiti) ve Akira Kurosawa (Kagemusha). Kendi aile üyelerini, kamera önünde ya da arkasında filmlerinde çalıştırmak konusundaki ısrarı ise çoğu zaman zararına olmuştur.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Coppola, Gangster efsanesi “Baba”da (1972) birden fazla şaşırtıcı oyunculuk performansını, karmaşık bir konuyu ve heyecanlı bir finali başarıyla idare ediyor. Atmosferi ve etkileyici kaçamakları ile tekrar tekrar izlenecek bir film. Lojistik kabuslarına, setleri yıkan bir tayfuna ve Martin Sheen’in geçirdiği kalp krizine rağmen tamamlanan devasa bütçeli Vietnam Savaşı konulu “Apocalypse Now-Kıyamet” (1979), Sinema tarihine büyük harflerle geçen bir film.

SERGIO LEONE (1921-1989)

UYRUĞU: İtalya

BİLİNMESİ GEREKENLER: ‘Dolar’ üçlemesi “Bir Avuç Dolar İçin” “Birkaç Dolar İçin” ve “İyi Kötü Çirkin”, Western türüne görsel gerçeküstücülük, pop art ikonografisi ve Clint Eastwood’u (“The Man With No Name”) kazandırdı. ‘Tarih’ üçlemesi “Bir Zamanlar Batı’da”, “A Fistful Of Dynamite”, “Bir Zamanlar Amerika’da” karışıma siyasal bilinç, epik yapı ve grotesk karakterizasyonlar kattı. 1950’lerin Amerikan western’lerinin psikolojik karmaşıklığından uzaklaşan Leone, gezginci düzenbaz kahramanların ve traşsız, canavarımsı kötü adamların mitsel hikayelerini basit ahlak dersleri vererek panoramik ve tuhaf çöl cehennemi manzaralarında ele aldı. Leone sadece besteci Ennio Moricone’yi keşfettiği için bile büyük bir usta olarak kabul edilebilirdi. Ama o western’in görünümünü de değiştirdi. Bu türe, hippie usulü pançolarla, eski püskü şapkalarla, üç günlük sakallarla ve çiğnenmiş purolarla yeni bir tarz kazandırdı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Lengingrad’ın işgalini anlatan 70 milyon dolar bütçeli bir Sovyet-İtalyan ortak yapımın hazırlıkları sırasında (başrolde Robert De Niro olacaktı) öldü.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: İlk filmi olduğu ve Clint düzinelerce sefil adamı hakladığı için “Bir Avuç Dolar İçin” (1964). En iyisi olduğu için ve sansasyonel trenin istasyona giriş sahnesi için “Bir Zamanlar Batı’da” (1968).

AKIRA KUROSAWA (1910- )

UYRUĞU: Japonya

BİLİNMESİ GEREKENLER: Kimse bir savaşı Akira Kurosawa’dan daha iyi sahneye koyamaz. Japonya’nın en ünlü yönetmeni Kurosawa’nın en etkili filmleri, anavatanının savaşlarla geçen feodal dönemini epik bir anlayışla ele aldığı filmlerdir. Bunlar da onu uluslararası bir izleyici kitlesine hitap eden bir yönetmen yapıyor. Kurosawa ayrıca Shakespeare’in Macbeth’i (“Kanlı Taht”) ve Kral Lear’ı (“Ran”) ve Dostoyevski’nin “Budala”sı gibi Batı Edebiyatı’nın önemli eserlerini de uyarlamış ve açıkça Hollywood westernlerinden de etkilenmiştir. Bu başyapıtların yağmalanması meselesi karşılıklı: “Yedi Samuray” hem “Magnificent Seven” (ve anlamsız devam bölümleri!) hem de “Battle Beyond The Stars” olarak tekrar ele alınmış, “Saklı Kale” “Yıldız Savaşları”na ilham kaynağı olmuş, “Yojimbo” da “Bir Avuç Dolar İçin” ile Bruce Willis’in başrolünde oynadığı “Last Man Standing”e kaynak oluşturmuştu. Kurosawa’nın gezginci samurayı sık sık aktör Toshiro Mifune tarafından canlandırılmıştır.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Bir tecavüzün ve cinayetin dört tanığının olayı farklı biçimlerde anlatışını orijinal bir anlatım biçimiyle beyazperdeye aktaran ilginç ve harika bir gerilim olan “Raşomon” (1950). Kahramanlık değerlerinin, tırnak kemirten gerilimin ve ironinin harmanlandığı “Yedi Samuray” (1954).

SERGEY EISENSTEIN (1898-1948)

Sovyetler’in Büyük Sinema Dehası

BİLİNMESİ GEREKENLER: Ana dili gibi Rusça, İngilizce, Fransızca ve Almanca konuşan Eisenstein, devrimi mitleştirmek için yenilikçi yöntemler kullanan devlet başyapıtlarının emanet edildiği (Potemkin Zırhlısı, Grev, Ekim) Sovyet sinemasının resmi teorisyeni ve düşünürüydü. Daha tarihsel konuları -“Alexander Nevsky”, “Korkunç Ivan”- Stalin’in hoşuna gitmediği için (halbuki dışarıda beğenilmişti) birçok projesini tamamlayamadı. Montajı estetik bir değer, temel bir anlatım yöntemi olmasını sağladı. Hayatının son dönemlerinde kendini, çoğu anlaşılması çok zor da olsa Sinema derslerinde okutulan Sinema kuramı üzerine kitaplar (“Film Sense”, “Film Form”, “Notes Of A Film Director”, “Film Essays With A Lecture”) yazmaya adadı. Bu kitapların çoğu ölümünden sonra yayınlandı. Rahatsız edici siyasal imalarına (Stalin rejimini övücü) rağmen Chaplin ve Griffith gibilerin yanında sinemanın babası olarak yerini alır.

MUTLAKA GÖRÜLMELİ: Odessa Merdivenleri’ndeki katliam sahnesi için “Potemkin Zırhlısı” (1925). Kırılan buz üzerindeki savaş sahnesi için “Alexander Nevsky” (1938).

CHARLIE CHAPLIN (1889-1977)

UYRUĞU: İngiltere. 1913’den sonra ABD’de film çevirdi.

BİLİNMESİ GEREKENLER: Chaplin sessiz komedi filminde devrim yarattı. O dönemlerin gözde anlatımı slapstick komedisine karakterizasyonu ve hümanizmi ekledi. Sinema onun ellerinde kaba farstan olmaktan çıkıp sanat haline geldi. Chaplin 1915 yılına gelindiğinde herkesin bildiği bir isim olmuştu: bebeklerde, oyuncaklarda ve çizgi romanlarda ölümsüzleştirilmiş ve Douglas Fairbanks, Mary Pickford ve D.W. Griffith ile birlikte kendi dağıtım şirketi United Artists’i kurarak stüdyo sistemine sırtını dönmüştü. Bunun sonucunda Hollywood’un ilk milyon dolarlık kontratına imza atan kişi o oldu. Ancak Hollywood kariyeri kötüye gittikçe filmleri de hüzünlenmeye başladı. Önce ergenlik döneminde kızlarla evlendiği için ahlak anlayışı sorgulandı. Sonra da 50’li yılların Hollywood’unda McCarthy’nin komünizm paranoyası yayılmaya başlayınca Chaplin’in (hiçbir zaman Amerikan vatandaşlığına geçmememiş olması şaşırtıcı) ABD’ye giriş izni iptal edildi. Yönetmen-oyuncu İsviçre’ye yerleşti.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Chaplin’in eşsiz mim, duyarlılık ve slapstick yeteneğini harmanladığı “Altına Hücum” (1925). Özellikle Charlie’nin ayakkabılarını yediği ve ekmek somunlarının dans ettiği sahneleri unutulur gibi değil. Chaplin’in sevimli serseri karakterini bırakıp daha sert ve hicivsel bir kariyere yöneldiği ama sonucun aynı derecede eğlenceli olduğu “Modern Zamanlar” (1936).

FRANK CAPRA (1897-1991)

UYRUĞU: Sicilya ama özünde tam bir Hollywood yönetmeni.

BİLİNMESİ GEREKENLER: Sinema sektörüne, yemek ve kalacak yer karşılığında bir film laboratuvarında stajyer olarak çalışmaya başlayarak girdi. 1930’lu yıllarda değişmez sisteme meydan okuyan halktan insanlar ile ilgili filmler çekti: “Bay Smith Washington’a Gidiyor”, “Mr. Deeds Goes To Town”, “You Can’t Take It With You”. Aynı yıllarda Amerikan duyarlılığının altını çizen aşk hikayeleri üzerine kurulu filmler de yaptı: “Bir Gecede Oldu”. “Meet John Doe”, “It’s A Wonderful Life” ve “State Of The Union” daha tedirgin ve daha ikna edici filmlerdi. Bu filmleri, James Stewart ve Gary Cooper’ın canlandırdığı dürüst, sade vatandaşların düzenbaz politikacıları alt edemeyeceği fikri üzerine kuruluydu. Capra ayrıca savaş dönemi filmi “Why We Fight”ı sayesinde önemli bir belgesel/propaganda yönetmeniydi de. Koca göbekli kötü adamlarla, gerçekçi sıradan insanlar arasında kalan temiz ve ilginç kahramanlardan oluşan bir oyuncu kadrosu tercih ederdi. “The Name Above The Title” ismini verdiği özyaşam öyküsünde yönetmenin sanatçı olduğu teorisine dikkat çekti.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Jimmy Stewart’ın Amerikan demokrasisini savunma konuşması için “Bay Smith Washington’a Gidiyor”. Ayrıca bugün hâlâ Noel’de ABD’de en çok seyredilen filmlerden biri olan “It’s A Wonderful Life” (1947).

D.W. GRIFFITH (1875-1948)

UYRUĞU: ABD

BİLİNMESİ GEREKENLER: Sinemanın babası olarak tanınan D.W. (David Wark) Griffith, Sinema tarihinde sadece bugün en çok kullanılan teknikleri (yakın plan, erime, paralel kurgu) uygulamış olmasıyla değil, filmlerin hikaye anlatmak için iyi araçlar olduklarına inanmasıyla da yer edindi. Griffith bu sanatı Biograph stüdyolarında öğrendi ve “Birth Of A Nation” ile epik formuna geçmeden önce 485 kısa film çekti. Yönetmen ayrıca “Broken Blossoms” ve “Orphans of the Storm” gibi daha duygusal filmlerle Sinema oyunculuğunun daha sade olması gerektiğinin altını çizerek Mary Pickford, Lillian ve Dorothy Gish gibi önemli sessiz Sinema yıldızlarının gelişmesini sağladı. Griffith’in yedinci sanata bir başka katkısı ise filmleri sadece eğlendirici olmaktan çıkarıp sosyal (ve finansal) önemini vurgulamak oldu. 1920’lerden itibaren çektiği filmlerin sayısı azaldı ve “Abraham Lincoln” ile “The Struggle” fiyaskoyla sonuçlandı. Yönetmen son on senesini Hollywood’daki Knickerbocker Oteli’nde herkesten soyutlanmış olarak geçirdi.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: “Birth Of A Nation” (1915) Amerikan iç savaşını, dikkate değer bir imgelem gücü, duygu yükü ve derinlemesine karakterizasyonlar ile tekrar yaşattı. “Intolerance-Hoşgörüsüzlük” (1916), insanoğlunun insanoğluna insanlık dışı davranışlarını gözler önüne seren farklı zaman dilimlerinde geçen dört hikayesiyle daha da cesur bir film.

BILLY WILDER (1906- )

UYRUĞU: Avusturya doğumlu. 1933’den itibaren Hollywood’da çalışmaya başladı.

BİLİNMESİ GEREKENLER: Amerikan yaşamının daha ziyade keyifsiz yönlerine acı ve alaycı bir gözle yaklaşan Billy Wilder, Hollywood’u daha yetişkin ve ciddi konularla ilgili filmler yapmaya zorlamak konusunda önemli bir rol oynadı. Canlı ama iğneleyici komediler (Bazıları Sıcak Sever, The Apartment) ile hisleri köreltici dramlar (Çifte Tazminat, Ace In The Hole, Sunset Bulvarı gibi kara filmler) arasında hiç zorlanmadan gidip gelebilen Wilder’ın edebi filmleri, Amerikan kültürünün alt yapısını (kendini beğenmişlikten kaynaklanan başıboşluk, alkolizm, materyalizm), Hollywood ihtişamına enjekte etti ama bunu akıllıca, nükteyle, enerjiyle ve Jack Lemmon, Walther Matthau, Shirley MacLaine ve Marilyn Monroe gibi sevilen oyuncularla tatlı tatlı yaptı. Wilder’ın kariyerinin 80’li yılların başından bu yana sadece onur ödülleri almak ve sayısız TV talkshow’a çıkmakla sınırlanmış olması üzücü.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Sevgililer Günü katliamı, elbiseli iki maço oyuncu ve Marilyn Monroe’nun en seksi hali etrafında gelişen sıkı dokulu Hollywood komedisi “Bazıları Sıcak Sever” (1959). Bir tabloid hikayesi çıkarabilmek için göçük altında kalan bir kurbanın kurtarılmasını geciktiren ne yapacağını şaşırmış gazetecinin (Kirk Douglas) öyküsü üzerine kurulu iğneleyici bir hiciv olan “Ace In The Hole/Büyük Karnaval” (1951).

JOEL COEN (1955- )

UYRUĞU: ABD

BİLİNMESİ GEREKENLER: Coen kardeşler film çekerken herşeyi beraber yaptıkları için jenerikte yer alan “Bir … Filmi” tanımlaması aslında biraz keyfi kaçıyor (aynı şey “Barton Fink” ve “Fargo” filmlerini beraber kurgulayarak jeneriğe kurgu sorumlusu olarak Roderick Jaynes takma ismini uygun görmeleri için de söylenebilir). Buna rağmen son dönem arasında istikrarlı olarak etkili filmler yapmak konusunda rakip tanımayan Joel Coen yönetmenliği daha sofistike düzlemlere getirdi. “The Evil Dead”de Sam Raimi’nin kurgucu asistanı olarak çalışan Coen, “uçan” kaydırmalar, aşırı gerçek duyarlılık ve kara komik dokunuşlar gibi üslup konusundaki hünerini eski işverenine borçlu ama, ister delişmen komediler (“Raising Arizona”) ister gangster hikayeleri olsun (“Miller’s Crossing”) türleri daha daha olgun ve zekice ele alarak bu özellikleri desteklemiştir. Ayrıca “The Hudsucker Proxy”de daha önceki filmlerde açıkça anlaşılmayan düz komedi yapma konusundaki yeteneğini de ortaya koydu.

MUTLAKA GÖRÜLMELİ: Kara film “Blood Simple” (1984), Coen’lerin türleri birbirine karıştırma konusundaki yaklaşımına örnek teşkil ediyor. Bunun yanısıra konuda önceden tahmin edilmesi güç sapmalar, çok iyi oyunculuklar ve birkaç muhteşem film anı için kaçırılmamalı. “Fargo” (1996), Coen’lerin en belirleyici özelliklerinden biri olan dehşet verici konularla komiği harmanlama işine bir de filmleri için alışılmışın dışında olan bir duygusal varlık, Frances McDormand’ın canlandırdığı hamile şerif Marge Guderson’ı kattı.

DAVID LYNCH (1946- )

UYRUĞU: ABD

BİLİNMESİ GEREKENLER: David Lynch Amerikan filmleri arasında bir nazarlık, bir avangard; mainstream zevkleri “tatmin etmek” için zaman zaman sınırı tuhaf biçimlerde aşan bir olağandışı. Alışılagelmiş türlerden -bilim kurgu (Dune), yol filmleri (Wild At Heart) ve televizyon soap opera’ları (İkiz Tepeler)- yola çıkan Lynch, bunları seks, şiddet ve tam anlamıyla hasta bir espri anlayışı ile ters yüz eder. Bu işteki işbirlikçileri ise düzenli olarak Laura Dern, Isabella Rossellini ve Kyle MacLachlan olur. Yönetmen “Fil Adam” ile Viktoryen bir kostüm filmine kalkıştı ve bu işin altından da başarıyla kalkmasını bildi. Lynch film yönetmenliğinin dışında da tam bir rönesans adamı olduğunu kanıtlayarak sanat sergileriyle, fotoğraf kitaplarıyla, Chris Isaac video klipleriyle ve Clavin Klein’ın Obsession reklamlarıyla uğraşıyor.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: İzleyen herkesin, gördüğü en korkunç kabus olduğu konusunda hemfikir olduğu yönetmenin ilk filmi “Eraserhead” (1976) rahatsız edici soyut imgeleri (adet gören kümes hayvanları, feryat eden bir cenin) yine rahatsız edici ve abartılı ses efektleriyle desteklenmişti. “Blue Velvet-Mavi Kadife” (1986), Lynch’in, sapkın imgelemini iyi niyetli gibi görünen bir konuya da uygulayabileceğini gösterdi.

JOHN HUSTON (1906-1987)

UYRUĞU: ABD ama 1952’den sonra uluslararası bir yönetmen.

BİLİNMESİ GEREKENLER: Aktör Walter Huston’ın oğlu, aktris Anjelica Huston’ın babası. Huston’ın en iyi filmleri -“Malta Şahini”, Treasure Of The Sierra Madre, The Asphalt Jungle, Afrika Kraliçesi, The Man Who Would Be King, Boksörün Dünyası, Wise Blood, Ölüler- fazla bilinmeyen edebi eserlerin, özlerine sadık kalınarak yapılmış uyarlamaları da olsa, tutkuları daha iyisini yapabilme yeteneğini de ortaya çıkarmıştır (Moby Dick, Peygamberler Tarihi). Öte yanda iyi film yaptığı kadar kötü film de yapmıştır: “Reflections In A Golden Eye”, “The Mackintosh Man”, “Phobia”, “Zafere Kaçış”, “Annie”. Birçok insan ona istikrarlı başarılı bir yönetmenden ziyade yazarlık (“Dr. Ehrlich’s Magic Bullet” ve “Sergeant York” filmlerinin senaryosunu yazanlardan biri olarak Oscar’a aday gösterilmişti) ve yapımcılık vasıflarını uygun görecektir. Ayrıca oyunculuk yeteneği de görmezlikten gelinmemelidir (“The Cardinal” ve “Chinatown”). Huston’ın yönetmenlik kariyeri “Prizzi’lerin Onuru” ve çektikten kısa bir süre sonra öldüğü “Ölüler” filmleriyle yükselişe geçti.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Bogart için, madalyalara ihtiyacı olmayan haydut için, yönetmenin babası Walter için ve altının değersizliğine gülmek için “Altın Hazineleri” (1947). Gelmiş geçmiş en iyi son film olduğu için “Ölüler” (1988).

FEDERICO FELLINI (1920-1993)

UYRUĞU: İtalya

BİLİNMESİ GEREKENLER: Yönetmenliğe sokak düzeyindeki yeni gerçekçilik (Sonsuz Sokaklar, Kalpazanlar Çetesi, Beyaz Şeyh) ile başlamış olmasına rağmen fanteziye eğilimi vardı. Küçük bir çocukken evden kaçtı ve gezginci bir sirke katıldı (ama birkaç gün sonra ailesine geri postalandı). Sirk imgesi “La Dolce Vita”, “8 1/2” ve “Amarcord” gibi eserlerinde kullandığı başlıca motiflerden biri oldu.

Filmlerinde atmosferi yaratmak uğruna konuyu hor görür (Satyricon, Roma, Casanova, Ginger ve Fred). Fellini’nin en sevdiği imgeler: palyaçolar, iri yarı kadınlar, spagetti tabakları. En çok birlikte çalıştığı insanlar: çok yakın dostu olan aktör Marcello Mastroianni, besteci Nino Rota. 1992 yapımı “Ayın Sesi” en iyi filmleri arasında sayılmasa da bütün konularının ve tutkularının bir özetiydi.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Giulietta Masina’nın (Bayan F.) sürekli olarak kalbi kırılan havai fahişeyi canlandırdığı yeni gerçekçi filmlerin en duygusalı olan “Cabiria’nın Geceleri” (1957). Bir dönemi ve bir kenti (Roma) mükemmel bir biçimde özetlediği ve Mastroianni’nin güneş gözlüklerinin ardındaki harap olmuş güzelliğini izlemek için “La Dolce Vita” (1960).

SPIKE LEE (1956- )

UYRUĞU: ABD

BİLİNMESİ GEREKENLER: Kışkırtmak konusunda becerikli olan Lee filmleri, özellikle de “Do The Right Thing”, “Jungle Fever” ve biyografik “Malcolm X”, Afrika kökenli Amerikalıların hayatındaki gerçekleri, gazete başlıklarından alıp enerji ve yaratıcılığıyla harmanladığı hikayelerle belgeliyor. Lee’nin sadece bir sinemacı olduğunu söylemek haksızlık olur çünkü 42 yaşındaki siyahi yönetmen kendini Siyah Amerika’nın sözcüsü olarak ilan etmiş durumda. Lee, 1964’deki Mississippi olaylarından O.J. Simpson davasına kadar halkını ilgilendiren her konu hakkında düşüncelerini haykırmaktan geri kalmıyor. Kendi filmlerinde oynuyor ve arada sırada video klip ya da reklam filmi çekmekten kaçınmıyor. Lee’nin Sinema tarihine en büyük katkısı, herhangi bir filminden ziyade, John Singleton, Mari Van Peebles ve The Hughes Brothers gibi siyahi yeteneklerin kendilerini kanıtlamasına olanak tanımış olmasıdır. Son filmi “Get On The Bus” Lee’nin Afrika kökenli Amerikan toplumunun deneyimlerinin kalbine (güzel olmayan tarafları saklamadan) ulaşmak konusundaki hünerisini gösteren hoşsohbet bir çalışma. Film Lee’nin son birkaç başarısızlığından sonra eleştirmenleri heyecanlandırmasına rağmen yine de gişelerde fazla başarılı olamadı.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Sadece 13 günde çok düşük bir bütçeyle çekilen Lee’nin canlı ve funky ilk filmi “She’s Gotta Have It” (1986) çok düşük bir bütçeyle de iyi film çekilebileceğinin en güzel örneklerinden biri. Sıcak bir yaz gününde siyahlarla beyazlar arasında bir isyana yol açacak olayları, sevecenlik ve kızgınlığı etkili bir dengeyle beyazperdeye yansıtan “Do The Right Thing” (1989).

JAMES CAMERON (1954- )

UYRUĞU: Kanada ama Amerikalı bir yönetmen.

BİLİNMESİ GEREKENLER: Film çekmeye “Piranha 2” ile başlayan Corman mezunu Cameron, “Terminatör” ve “Aliens-Yaratık 2” ile büyük bir çıkış yaptı. Aksiyon filmleri her zaman parlak fikirlerle doludur ve gerilimin arasında birçok karaktere de yer verir. Sinematik hoşgörüye eğilimi yenilikçi özel efektlere ve yönetmen montajlı tekrar gösterimlere cesaret veriyor ama çoğu zaman bütçeyi aştığı için -“Titanic” hariç- fazla kâr edemiyor. Oyuncularının durumunu hiç düşünmemesiyle nam salmıştır. Cameron, George Lucas’ın yanısıra modern filmlerde özel efektlerin kullanımı konusunda devrim yarattı. Hırslı yönetmen bugün hemen hemen her filmde kullanılan “morph” tekniğini sıkça kullanırdı (özellikle “The Abyss”deki sulu “yüz” ve “T2″deki cyborg efektleri. Ticari sinemaya 80’li yılların ortasından beri hakim olan yüksek bütçeli aksiyon (ya da “makine”) filmleri modası ona maledilebilir.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Arnold Schwarzenegger’ın durdurulamaz kötü cyborg karakteriyle hayatının rolünü canlandırdığı düşük bütçeli aksiyon gerilim filmi “Terminatör” (1984). Arnie’nin bu kez durdurulamaz iyi cyborg olarak kamera karşısına geçtiği yüksek bütçeli özel efekt harikası devam filmi “Terminator 2: Judgement Day (1991).

ROMAN POLANSKI (1933- )

UYRUĞU: Polonyalı bir ailenin çocuğu olarak Paris’te doğdu. Dünyanın her yerinde çalışıyor.

BİLİNMESİ GEREKENLER: Polanski’nin filmleri genelde yabancılaşma, soyutlanma ve aldatma üzerine kuruludur ve hepsi absürd bir dünya görüşü ile bezenmiştir. Örnek olarak “Cul De Sac-Çıkmaz” (gözlerden uzak bir otelde geçen tuhaf olaylar) ve “Rosemary’nin Bebeği” (jinekolojik korku hikayesi) verilebilir. Polanski’nin fırtınalı özel hayatı göz önünde bulundurulacak olursa karanlık konulara merak duyması pek şaşırtıcı gelmiyor. Yönetmenin annesi toplama kampında ölmüş, genç Roman sadist Nazi’lerce hedef tahtası olarak kullanılmış, hamile karısı Sharon Tate ve üç arkadaşı 1969’da Charles Manson kültünün üyelerince öldürülmüş ve Polanski 1979’da Jack Nicholson’ın evinde 13 yaşındaki bir kızla cinsel ilişkiye girdiği iddiasıyla tutuklanmıştı. Yönetmen yasal işlemler başlatılmadan Fransa’ya kaçmış, sürgündeki Polanski’nin filmleri daha hafif bir ton almıştı: Thomas Hardy uyarlaması “Tess” (1980), eğlenceli komedi “Korsanlar” (1986) ve Harrison Ford’lu gerilim “Frantic-Çılgın” (1989).

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Paranoyak katil Catherine Deneuve’ün 60’lı yılların Londra’sında aklını iyice kaçırdığı bir psikolojik korku filmi olan “Tiksinti” (1965). 1930’lu yılların Los Angeles’ında geçen ve Polanski’nin Hollywood formatında çalışıp yine de kendi imzasını belli edebileceğini kanıtladığı, hırs ve çürümüşlük üzerine kurulu olan “Chinatown-Çin Mahallesi” (1974).

BUSTER KEATON (1895-1977)

UYRUĞU: ABD

BİLİNMESİ GEREKENLER: Sihirbaz Houdini’nin “Buster” lakabını taktığı Vodvil kökenli Keaton, Sinema sektörüne Fatty Arbuckle’ın filmlerinde küçük roller alarak girdi ve kısa sürede kendi filmlerini yönetmek üzere kamera arkasına geçti. Keaton’ın dehası olağandışı fiziksel başarıları ve yenilikçi görsel gag’leri sersemletici bir hızla geliştirebilme yeteneğinden kaynaklanıyordu. Filmlerinin yapımını kendi üstleniyor, ilkel özel efektler ve ölüme meydan okuyan sahnelerle sinemanın olanaklarını keşfetmekten zevk alıyordu. Sesli filme geçiş birçok sessiz film yıldızı gibi Keaton’ın kariyerine de sekte vurdu. Buna rağmen 50’li yıllarda Wilder’ın “Sunset Bulvarı” ve Chaplin’in “Limelight-Sahne Işıkları” filmlerindeki oyunculuğuyla müthiş komedi yeteneği sayesinde tekrar ilgi uyandırmayı başardı. Johnny Depp “Benny ve Joon” filmindeki ahmak alim rolüyle ona (ve Chaplin’e) şapka çıkardı.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Keaton’ın kendini beyazperdedeki dedektif hikayesinin içinde bulan bir makinisti canlandırdığı ve daha sonra “Kahire’nin Mor Gülü” ve “The Last Action Hero” filmlerinde tekrar gündeme gelen film içinde film kavramını icat eden “Sherlock Junior” (1924). Çarpıcı kamera hareketleriyle ayrıntılı dönem ayrıntılarını ve bir savaşı günümüzün birçok “ciddi” epiğinden daha iyi harmanlayan ve Keaton’ın gag’lerini yumuşak geçişlerle bir iç savaş romansına yediren “The General” (1926).

PRESTON STURGES (1898-1959)

UYRUĞU: ABD

BİLİNMESİ GEREKENLER: Preston Sturges, 1940 ile 1945 yılları arasında yaratıcılığın sınırlarını zorlayarak Hollywood’un en parlak screwball hiciv ustası olarak isim yaptı. Akıllıca kurgulanmış sofistike senaryoların yazarı olarak nam salan Sturges, yönetmenliğini yapması şartıyla “The Great McGinty”nin senaryosunu 10 $’a satarak senaryo yazarlığından yönetmenliğe geçişin yolunu açtı. Sturges’ın yönetmen olarak verimli çalışmaları, Amerikan toplumunun dayanaklarını (aile, büyük işler, vatanseverlik, annelik) sert bir dille ele alır. Hepsi de ardı ardına patlatılan esprileri, eğlenceli karakterleri (tipik talihsiz milyonerler, ayartıcı altın arayıcıları ve boşa kürek çeken mucitler) ve yenilikçi hikaye kurgusuyla dikkat çeker. Sturges’ın şansı ilerleyen yıllarda azalır, yönetmen çektiği filmlerin başarısız olmasıyla Fransa’ya yerleşir. Daha sonra ABD’ye dönmesine rağmen eski günleri canlandırmayı başaramayan Sturges New York’ta bir otelde beş parasız ölür.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Sturges’in güçlü kuvvetli oyuncusu Joel McCrea’nın “gerçek hayat”ı tanımak için yola koyulan bir yönetmeni canlandırdığı sosyal dram ile romantik güldürü karışımı “Sullivan’s Travels” (1941). Hollywood humorunun altın çağını mükemmel bir biçimde temsil eden, hızlı canlı ve yaşama sevinciyle kotarılmış “The Palm Beach Story” (1942).

QUENTIN TARANTINO (1963- )

UYRUĞU: ABD

BİLİNMESİ GEREKENLER: Eski video dükkanı katibi sevdiği filmlerdeki öğeleri diyalog yüklü, yıldız oyunculu yeni bir türde biraraya getirerek 90’lı yılların müstesna Sinema siması haline geldi. Silahlı cool erkekler -siyah takım elbiseli olmaları tercih sebebi- en sevdiği imge. Pop kültürü gereksizlikleri ya da günlük alışkanlıklar üzerine serbest konuşmalar bir başka favorisi. Tarantino bütün senaryolarını kendi yönetmiyor. Bu işi arada sırada Tony Scott (True Romance), Oliver Stone (Katil Doğanlar) ve Robert Rodriguez (Günbatımından Şafağa) gibi başka yönetmenlere de bırakıyor ama malzemesinin görsel hareketliliğinin diyaloglarını gölgelemediğinde durumlarda daha etkili olduğunun da farkında. Kendi filmlerinin bu kadar başarılı olmasının sebebi de bu (“Ucuz Roman” bir şapka dolusu Oscar’a aday oldu). Tarantino karakterlere film sırasında göndermeler yaparak filmler arasında esprili bir devamlılık sağlamaktan zevk alıyor. Ayrıca nasıl oyuncu seçeceğini de çok iyi biliyor. “Ucuz Roman”dan önce kimse artık Travolta’yı hatırlamıyordu. Oysa oyuncu şu anda eskisinden de popüler. Öte yanda Tarantino’nun da zayıf bir noktası var. O da oyuncu olma saplantısı. Şu sıralar merakla “Jackie Brown”ı bekliyoruz.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Keskin diyalogları, cool takım elbiseleri ve sayısız atıfı için “Rezervuar Köpekleri” (1992), Altın Palmiye ödüllü “Pulp Fiction” (1995) ve “Jackie Brown” (1998). Zaten henüz başka filmi yok.

ROBERT ALTMAN (1925- )

UYRUĞU: ABD

BİLİNMESİ GEREKENLER: Televizyon dizisi “Bonanza” ve “Alfred Hitchock Presents” bölümlerini de kapsayan televizyondaki stajyerlik döneminden sonra 45 yaşında, diyalogları üst üste bindirme ve doğaçlama tekniklerini geliştirdiği “MASH” filmiyle aranan Amerikalı yönetmenler arasına girdi. Beyaz keçi sakallı yönetmen, “Nashville”, “Buffalo Bill” ve “Short Cuts-Sosyeteden İnsan Manzaraları” gibi filmlerinde eşsiz repertuvarını kullandı. Hepsi ünlü oyuncularca canlandırılan birçok karakter (1978 yapımı güldürüsü “A Wedding-Bir Düğün” 48 baş karakter ile övünüyordu), panoramik hikayeler ve mizah… Bütün bunları Amerikan kültürünün durumunu hicvetmek için biraraya getirirdi. Altman Sinema açısından özellikle verimsiz geçen 80’li yıllarda birkaç kötü film yaptı. Sözgelimi Robin Williams’ın rol aldığı “Temel Reis” (ki bu film aslında 90’lı yılların özel efekt teknolojisi olsaydı daha iyi olabilirdi) ve “Short Cuts”ın başarısından sonra ses getirmeyi başaramayan “Pret-a-Porter-Hazır Giyim”. Yönetmen buna rağmen kendi bildiği yolda film yapmaya devam ediyor.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: 24 karakteri seyrek dokulu bir mozaik olarak biraraya getiren, politika ve country müziği üzerine gezintisi “Nashville” (1975). Altman’ın nefret etmeye bayıldığı Hollywood işleyişi üzerine eğlenceli iğneleyici filmi “The Player-Oyuncu” (1992).

MICHAEL MANN (1943- )

UYRUĞU: ABD

BİLİNMESİ GEREKENLER: Michael Mann, üçlemesi “Thief”, “Manhunter” ve “Heat” ile suç türünü hip, neon ışığı yansımalı görüntülerle, keskin kurguyla ve adrenalin yükseltici müziklerle modernize etti. London International Film School mezunu olan Mann işe “Starsky and Hutch” ve “Miami Vice” gibi polisiye dizileri ile başladı. Özellikle “Miami Vice”ın ustalıkla kotarılmış aksiyon sahneleri, hareketli müzikleri ve 80’li yılların giysileriyle ortada dolaşan dedektifleri ile en iyi filmlerine zemin hazırlamış oldu. İlk Sinema deneyimi olan “Thief” ile daha sonra imzasını belirleyecek olan ortamı yarattı: hayatta kalmaya çalışan kahramanlar, yağmurlu caddeler, görsel parlaklık. Mann çoğu zaman mimarinin büyük yönetmenlerinden biri olarak tanımlanır ve örnek olarak Manhunter’ın son sekanslarından biri (New York’taki Guggenheim Müzesi’nde geçer) ve Nazi kabusu filmi “The Keep”teki tuhaf setleri gösterilir. Polisiye türünün dışındaki filmlerinden biri Daniel Day Lewis’li epik “Son Mohikan”dır.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Dünyayı ilk defa Hopkins Hannibal Lecter öncesi soğuk ve klinik bir gerilim ile tanıştıran “Manhunter” (1986). Los Angeles’ta geçen ve DeNiro ile Pacino arasındaki psikolojik bir kedi-fare oyununa dayanan, Mann’ın fikirleriyle ilgi alanlarının yüksek voltajlı bir özeti olan “Heat” (1996).

FRANCOIS TRUFFAUT (1932-1984)

UYRUĞU: Paris

BİLİNMESİ GEREKENLER: Truffaut, Sinema eleştirmeni olarak çalıştıktan (Fransız dergisi Cahier du Cinema) ve Godard’ın “Serseri Aşıklar” filminin senaryosuna ortak olduktan sonra, bakış açınıza göre, ya olgun bir yönetmene dönüşecek olan Fransız Yeni Dalgasının ilk temsilcisi ya da burjuva zevklerine hitap eden ilk yönetmen oldu. Hitchcock’un büyük bir hayranı olan (ustaya “Siyah Gelinlik” ile atıfta bulunmuş, biyografisini kaleme almıştı) ve arada sırada kamera karşısına da geçen (Spielberg onu “Üçüncü Türle Yakın İlişkiler”de küçük ama önemli bir rol alması için ikna etmişti) Truffaut’nun başyapıtları bir dizi filmden oluşuyor. Kendi yaşamının bir versiyonu olan ve Jean Pierre Leaud’nun Truffaut’nun alt benliği Antoine Doinel’i canlandırdığı “400 Darbe”, “20 Yaşında Aşk”, “Çalınmış Buseler”, “Aile Yuvası” ve “Kaçan Aşk”. Truffaut’nun İngiliz dilindeki tek filmi, Mel Gibson’ın tekrar filme almayı düşündüğü bilimkurgu “Fahrenheit 451-Değişen Dünyanın İnsanları”ydı.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Bugüne kadar yapılmış en iyi “yönetmenin çocukluk hali” filmi olan “400 Darbe” (1959). Bugüne kadar yapılmış en iyi “bir film yapmanın aslında nasıl bir şey olduğu” filmi olan “La Nuit Americaine/Güneşte Gece” (1973).

INGMAR BERGMAN (1918- )

UYRUĞU: İsveç

BİLİNMESİ GEREKENLER: Bergman kasvetli ve esrarlı filmleriyle tanınmasına rağmen (Çığlıklar ve Fısıltılar, Utanç, Kuklaların Yaşamından Sahneler) arzulu melankoli (Bir Yaz Gecesi Tebessümleri), gotik fantezi (Kaynak, Kurdun Saati, Yüz), yoğun karakter incelemeleri (Yaban Çilekleri) ve mütevazı aşk hikayeleri (Monika ile Geçen Yaz) gibi konularla da ilgilenmiştir.  ve şiddet konularındaki içtenliği ile olduğu kadar hiçbir zaman şüphe duyulmamış sanatçılık vasfıyla da başarılı olan Bergman 60’lı yılları genelde Liv Ullmann ile Max Von Sydow’un rol aldıkları bir dizi oda filmiyle (Utanç, Bir Tutku, Sessizlik) sanatını rafineleştirmekle geçirdikten sonra bir süre sürgün hayatı yaşadı (Yılanın Yumurtası) ve epik otobiyografik filmi “Fanny And Alexander”ı yaptı. Oda filmlerinde her zaman duyguları açığa vurduklarına inandığı el ve yüz ayrıntıları üzerinde durdu ve otobiyografisinde, her zaman annesinin yüzünü canlandırmaya çalıştığını ileri sürdü. “The Best Intentions”ın otobiyografik senaryosunu, yazıp çekmesi için yönetmen Bille August’a verdikten sonra 1992’de kendini emekliye ayırdı.

GÖLÜLMESİ GEREKENLER: Ölüm’ün Max Von Sydow ile satranç oynadığı “Yedinci Mühür” (1957). Liv Ullman ile Bibi Andersson’un hem görsel hem de psikolojik olarak kişilik değiştirdikleri “Persona” (1966).

GEORGE LUCAS (1944- )

UYRUĞU: ABD

BİLİNMESİ GEREKENLER: Yönetmen olarak sadece üç filme imza atmış olan (“THX 1138”, “American Graffiti” ve “Star Wars-Yıldız Savaşları”) dünyanın en başarılı Sinema okulu öğrencisi Lucas, belki de filmlerin kendinden ziyade modern dönem film çekme metodları üzerindeki etkisiyle adını duyurdu. Teknoloji alanları, pazarlama stratejileri ve 10 santimetre boyundaki plastik oyuncaklar onun gişe rekorları kıran filmleri sayesinde devrim yaptı. Sette sessiz sedasız olmasıyla bilinen Lucas’ın yönetmen olarak başarısının sırrı, yapım öncesi hazırlıklara (Lucas, Spielberg ve De Palma ile birlikte uzun zaman önce unutulmuş olan storyboard geleneğini tekrar gündeme getirdi) ve postprodüksiyona (sadece özel efektlerle değil, hareketli kurgu ve zengin ses tasarımı ile) verdiği önem. Yapımcılığını üstlendiği Indiana Jones filminin ikinci ünite çekimlerinde eğlence olsun diye kameranın arkasına geçen Lucas (maymunun Nazi selamı verdiği planı o çekmişti), “Yıldız Savaşları” efsanesini devam ettirmek için 20 yıllık bir aradan sonra tekrar yönetmen koltuğuna oturuyor.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Lucas’ın araba meraklısı olduğu gençlik yıllarına ayna tutan ve daha sonraki gençlikten yetişkinliğe geçiş filmlerinin kurallarını belirleyen “American Graffiti” (1973). Lucas’ın Sinema tarihi ile türlerin usta işi bir özeti olan, keskin hatlarla belirlenmiş karakterler ve zorlayıcı hikaye anlatma biçimini dozunda çizgi roman malzemesi ve mitsel erdemlerle harmanlayan başyapıtı “Yıldız Savaşları” (1977).

WERNER HERZOG (1942- )

UYRUĞU: Almanya

BİLİNMESİ GEREKENLER: Bavyera’da yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Herzog, 14 yaşında sinemaya tutulur ve ilk filmini (Herkül) Münih’te üniversite öğrencisiyken çalıntı bir kamera ile çeker. Yunanistan’da çektiği ilk uzun metrajlı filmi (Signs of Life) yabancı bir ortamın insan üzerindeki etkilerini keşfetti; bir keresinde bütün oyuncu kadrosunu hipnotize etti (Hearts Of Glass); zihinsel özürlü bir insanı yıldız yaptı (“The Enigma Of Kaspar Hauser”daki Bruno S.); hepsi cüceden oluşan bir oyuncu kadrosuyla bir film çekti (Even Dwarfs Started Small); onu sık sık öldürmekle tehdit eden Klaus Kinski ile çalıştı ve NASA için filmler yaptı. Cangıllara (“Aguirre, Wrath Of God”, “Fitzcarraldo”, “Cobra Verde”) ve gotiğe (“Nosferatu”) özel bir ilgisi vardır ama kısa bir süre önce Sinema filmlerinden mini belgesellere (Echoes From A Somber Empire) geçiş yaptı. Rainer Werner Fassbinder ve Wim Wenders ile birlikte Alman Yeni Dalga’sının temsilcilerinden biri olarak nitelendirilen Herzog, Fassbinder’i geçti ve Wenders’ten daha az hoş olan bir imgelem yaratmaya çalıştı. Yaratıcı delilik konusunda kimse Herzog’un eline su dökemez.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Maymunların Güney Amerika’da bir nehirde Klaus Kinski’nin üzerine çullandıkları “Aguirre, Tanrının Gazabı” (1972). Herzog’un aslında yönetmediği ama onu anlamamızı sağlayacak olan Les Banks’in belgesel filmi “Burden Of Dreams” (1982).

FRITZ LANG (1890-1976)

UYRUĞU: Avusturya’da doğdu, Almanya’da çalıştı, 1935’de Hollywood’a taşındı.

BİLİNMESİ GEREKENLER: Alman sinemasının öncüsü, iç karartıcı suç, intikam, siyasi baskı ve şehir yabancılaşması alegorileri yönetti. Lang’ın güçlü resmetme yeteneği, şaşırtıcı prodüksiyon tasarımı ve dramatik ışıklandırmaları, “Destiny” ve Lang’ın ilk New York ziyaretinden esinlenerek çektiği, Brigitte Helm’in dişi bir robotu canlandırdığı fütüristik epik “Metropolis” gibi klasiklerinin yoğunluğunu artırdı. Alman Sinema endüstrisindeki yeri o kadar sağlamdı ki onun yarı Musevi olduğundan habersiz olan Göbbels, Nazi partisi için filmler çekmesi için onu davet etti. Lang ABD’ye kaçtı. Anavatanındaki yönetimden öylesine iğreniyordu ki bir tek kelime bile Almanca konuşmayı reddetti. Hollywood’da verimi düştü ve ancak 50’li yıllarda “Rancho Notorious”, “The Big Heat” ve “Şehir Uyurken” filmleriyle eski formuna kavuştu.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Düsseldorf’ta bir çocuk katilinin aranmasını konu edinen ve baştan sona heyecen, tehdit ve korku yüklü “seri cinayeter işleyen katili ara” filmlerinin öncüsü olan ve aynı zamanda patlak gözlü Peter Lorre’yi de dünya Sinema izleyicisiyle tanıştıran, gerçek bir hikayeye dayanan Lang’ın ilk sesli filmi “M” (1931). Lang’ın sinik bakış açısını mainstream Hollywood’a getiren, kişisel intikam üzerine kurulu gergin suç melodramı “Ölüm Korkusu” (1953).

DAVID CRONENBERG (1943- )

UYRUĞU: Kanada

BİLİNMESİ GEREKENLER: Cinsel İlişki İle İlgili Korku Filmleri Kralı (“Bu kısıtlı bir alan ama en azından kralı benim.”) ve açık hava sineması filmleri (Shivers, Rabid, Scanners) çeken bütün yönetmenlerin en entellektüeli olan Cronenberg, şu sıralar normal filmler yapan en uç noktadaki sanatçı. Ya korku (The Brood), bilimkurgu (Sinek), klinik vaka incelemesi (Ölü İkizler) ya da edebi uyarlama (“The Naked Lunch” ve “Crash”) olarak tanımlanan ama aslında kolay kolay tanımlanamayacak filmler yapmıştır. Tahammül gerektiren merakları, insanlar arasındaki belirsiz ilişkiler ve fiziksel varlıklarının yapışkanımsı yönleri, hastalık ile mutasyonun bedeni aldatabilme özelliği, korku sinemasında (“body horror” olarak bilinir) bir hareketlenmeye yol açtı. Bu da John Carpenter gibi yönetmenleri “The Thing” gibi filmler yapmaya yönlendirdi. Cronenberg’in filmleri hemen hemen her zaman şok edicidir. Bir bütün olarak bakıldığında da onun gerçek bir sanatçı olduğunu anlamak zor değildir. Ayrıca modern korku türünün de eleştirel saygınlık ölçüsü kazanmasına yardımcı olmuştur.

GÖRÜLMESİ GEREKENLER: En kişisel filmi olan ve medya, seks ve şiddetin gerçekten de zihinlerimizi (ve etimizi) doğru yoldan saptırabileceği ihtimali üzerine bir keşif olan “Videodrome” (1982). “Ölü İkizler”i de kafanızın rahat olduğu bir vakitte seyredebilirsiniz.

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse