Was, Kişisel Olan Politik, Politik Olan Kişiseldir!

0
23
REKLAM    

YILMAZ TEKİN

Alman oyun yazarı Bertolt Brecht kendi tiyatrosunun uyguladığı dramatik kuralları sıralarken “tarihselleştirme” nosyonunu da bu ilkeler arasına yerleştirmiştir. Bununla kasıt güncelde aksiyona kavuşan bir olayı hikâye formuna ulaştırırken ve bu hikâyenin tiyatrosu yapılırken, öznel veya nesnel anlamda hikâyenin alt metninde çeşitli göndermeler, alegorik anlatılar aracılığıyla hikâyenin tarihselliğine vurguların yapılmasıdır. Bu yöntem aynı zamanda güncelde geçen bir olay veya hikâyenin tarihsel bağlamlarına yönelik bir kök oluşturma çabasının epik bir dışa vurumudur. İnsana ait hiçbir düşünce ve eylem sosyo-politik tarihten kopuk ele alınamaz. Spinoza bir değerlendirmesinde “Doğa toplumlar yaratmaz, doğa bireyler yaratır” tanımını kullanır. Bu tanımın içeriğine yerleştirilen temel fikir ve tanımdan kişisel çıkarsamam, tanımın algımdaki çevirisi ise şöyle: “Doğa birey yaratır” tanımı ile kurulan bağlam, insanın doğanın belki de en yaratıcı tasarımı olmasıdır. İnsan varlığı/doğuşu itibariyle doğanın bir parçası, onun bir tasarımıdır! Ölüm ise insanın son noktada jeolojik katmanda bir toz zerresine dönüşmesidir! Toplumu bir olgu olarak düşünecek olursak o da insanın çevresi ile kurduğu sessel-işitsel-imgesel ilişkinin zamanla sosyal-iktisadi bir kapasite kazanarak toplumsallaşmaya yol açmasıdır. Brecht insana ait hakikatin canlandırılması ve bu canlandırmanın tarihsel kontekstini kendi üslubu çerçevesinde kurumsallaştırmıştır. Brecht’in yapıya ulaştırdığı ekol bu prensipler üzerinden hayat bulmuştur. Ayrıca Brecht’in tiyatro üzerinden yarattığı iletişimsel düzen de bir noktada insanın sosyal bir varlık olarak kazandığı kapasitenin oyun üzerinden sanat eserine aktarılması ve insanın sosyal köklerine yönelik bu tarihselleştirme kontekstinin çözümlenmesidir.

 

Spinoza ise yaptığı tanımda daha felsefi ve hatta biraz daha ileri götürürsek daha biyolojist bir yaklaşıma belki de biyolojik-felsefi bir yaklaşıma ulaşmaktadır. İnsanın doğanın bir yaratımı olarak ele alınması, insanın sosyal tarihinden evveline, insanın tek bir kişi olarak doğada varlık kazanmasına, gelişmesine yönelik bir saptamadır. İnsanın sosyal ve iktisadi bir kapasite kazanmasında nitekim mekânsal bağlam olarak doğayı es geçemeyiz. Bir bütün olarak ele alındığında insan ve doğa ilişkisi insanın niteliksel sıçramalarına yönelik yapılacak analizlerin başlıca aktörüdür. Brecht’in vurgusu ve prensibi insanın sosyal tarihine yönelikken, Spinoza’nın vurgusu ve tanımı ise onun öncesine, insanın evveliyatına yöneliktir. Bu değerlendirmeyi buraya kadar okuyan okuyucu belki de merak içindedir, acaba konu nereye varacak diye.

Değerlendirmeyi okuyanları fazla merak içinde bırakmadan yazının neden böyle bir girişle başladığını açıklarsam… 32. İstanbul Film Festivali kapsamında yönetmen Caner Canerik tarafından çekilen Was (Ot) adlı belgeseli izleme olanağı buldum. Was belgeselinin niteliksel olarak dokunduğu yerin iki bağlamının olduğunu düşünüyorum. Birinci bağlam Spinoza’nın yaptığı tanımla ilgilidir. İkinci bağlam ise Brecht’in tanımıyla ilgilidir.

Was’ın içeriğine, niteliksel karakterine taşıdığı imaj-kadraj paradigmasına girmeden önce yönetmen Caner Canerik’in film çekme üslubu hakkında birkaç saptama yapalım.

Auteur kavramı sanatın diğer dallarını da kapsayan bir nosyon olsa da Fransız Yeni Dalga yönetmenleri için sıklıkla kullanılır. Latince kökenli bu kelime “temelini atan, değerini artıran” anlamındaki auctor’dan gelir. Ayrıca auteur’un sinema için yaygın kullanımı, otobiyografik öğelerin içinde olduğu, kişinin kendi öz yaşam öyküsünden/tanıklığından ortaya çıkardığı filmsel materyalin yönetmenleri içindir. Sanat dalları birer dildir ve sanat yaratıcısı kendi araçlarını kullanıp söz söyleyen kişidir. Derinleştirirsek Derridacı anlamıyla “kendi dilinde” yaratandır. Metin oluşturur, tanıklığını film üzerinden kayıt altına alarak belgeler… Kavramsal imaj yaratır veya daha realistik öğelere tanıklık eder. Was belgeselinde yönetmen Caner Canerik’i auteur nosyonuna yakınlaştıran temel dinamikler şunlardır. Birincisi Canerik, Was’ın yapım, senaryo, kamera, kurgu vb. tüm teknik işlerini tek başına yürütmüştür. İkincisi Canerik, klasik belgesel çekme modunun dışına çıkarak kendi dilini oluşturmayı amaçlamış. Bu yöntem, filmsel materyale kaydedilen hikâyenin neredeyse çok az dokunuşlarla mekânın ve sosyal dokunun bire bir kadraja yansıtılmasıdır. Bu üslup, Was belgeselini klasik “belgelemek” mantığının dışına çıkararak belge-drama olarak tanımlayacağımız bir özgünlüğe ulaştırmaktadır. Üçüncü yanı ise Was’ın otobiyografik yanı ile ilgilidir. Nitekim anlatılan hikâye yönetmenin öz yaşam öyküsü değildir, fakat burada belgeselin kadraja aldığı hikâye yönetmenin kendi yaşam alanının hemen yanı başında cereyan etmektedir. Hikâye bu mekânsal bağlamı ile yönetmenin yaşam alanında cereyan ettiği için bir yanıyla da otobiyografiktir. Bu noktayı şu açıdan belirtiyorum. Otobiyografik hikâye sadece kişinin kendi öznel yaşamı ile ilgili değildir. Kişinin mekânda yaşadığı, tanıklık ettiği veya paylaştığı her şey bir noktada kişinin otobiyografisine eklemlenir.

“Tarihselleştirme”

Filmsel materyal kadrajına aldığı hikâyeyi iki yönüyle tarihselleştirme bağlamına yerleştirir. Bunlardan ilki filmsel hikâyenin tarihsel bir mekân üzerinden imaja kavuşturulmasıdır. İkinci öğe ise filmin içeriğine hâkim diyalog veya bu diyalogun sahibi karakterin sahip olduğu ard öyküdür. Karakterin kültürel ve psikolojik açıdan dayandığı sosyal bellek, karakterin kişilik niteliklerini belirleyen temel dinamikler ve bu dinamiklerin filmsel materyale kaydedilirken tarihselleştirme vurgusunun gizli veya açık bir şekilde ifade edilmesidir. Was’ta bu tarihselleştirme bağlamı sağır ve dilsiz karakter üzerinden daha ağırlıklı bir şekilde yapılsa da diğer karakter üzerinden de vurgulanmış. Her iki kadının sahip olduğu öykü Kürt coğrafyasında erkeğin baskın unsur olduğu feodal-aşiretsel düzende kadınlığın tüm anlamıyla nasıl “eksik” bırakıldığına dairdir. İki kadın karakter üzerinden kurulan bu tarihselleştirme metaforunun birinci ayağını feodal-aşiretsel düzenin kurumsal ilişkileri ve bu ilişkiler evreninde kadınlığın nasıl “sağır-dilsiz” bırakıldığını açık veya gizli anlamları ile vurgulaması oluşturmaktadır. Metaforun ikinci ayağı ise Kürt coğrafyasının yakın tarihi ile ilgilidir. 30 yıla yakın bir süredir Kürt coğrafyasında süren çatışmalar ve bu çatışmalar nedeniyle boşaltılan köylerdir. Bu köylerde yaşayan insanların (iki kadın karakter özelinde) köylerinden ayrıldıktan sonra içine savruldukları yersizleşme yurtsuzlaşma ile ilgilidir. Was’ta minimal bir tarzda kurulan bu tarihselleştirme metaforu Kürt sosyal ontolojisinin hem iç hem de dış dinamikler açısından kısa bir özetini tüm kodları ile “belgeleme” niteliği içermektedir.

“Doğa Birey Yaratır”

Değerlendirmemin girişinde Spinoza’nın “Doğa birey yaratır” tanımını vurgulamaya çalıştım. Was’ı izlerken belgeselin iki kadın karakterinden biri olan “sağır-dilsiz” kadının doğaya olan tutkusu, çalışkanlığı, azmi, doğa ile kurduğu o bütünsel bağ nedeniyle Spinoza’nın bu tanımını hatırladım. Dilsiz-sağır kadın toplum ve çevresindeki insanlar ile yeterli derecede sessel-işitsel bir bağ geliştiremediği için kendini adeta doğaya bırakmaktadır. Sahip olduğu kişilik nitelikleri tamamen doğanın ona sunduğu birer özellik olarak görünmektedir. Kadının sahip olduğu ard öykü ise Kürt coğrafyasında hâkim feodal-aşiretsel düzenin bir boğa karşılığında pazarladığı kadınların maruz kaldığı köleci uygulamaların özetidir. Dilsiz-sağır kadın belki buna isyan edememiştir. İsyanını haykıramamasının nedeni belki de konuşamaması ve duyamamasıdır. Fakat bu kadının doğa ile o birleşik durumu, yaşam karşısında o direngen, çalışkan tutumu maruz kaldığı bu erkek düzenine bir tepkidir, bir isyandır, bir karşı koyuştur. Başka bir anlamıyla dilsiz-sağır kadın doğanın yarattığı bir bireydir! Toplumsal ilişkilerin, bağların, sessel-işitsel olarak şekillenmesi nedeniyle kadın “doğal” olarak bir noktada bu kümenin dışında kalmıştır. Doğa, zamanla sağır ve dilsiz kadın için bir kaçış yeri, bir dinlenme yeri, bir kendini bulma mekânına dönüşür.

Kadın ve İktidar

Was’ın en dikkat çekici yanlarından biri filmsel-belgenin odağında olan iki kadın arasında ilişki modelini geniş bir perspektifle ele almasıdır. Bu bakış açısının alt metinsel yapısı gayet güçlü tasarlanmış. İki kadın arasındaki ilişki ilk görüşte “kuma” olarak tanımlayabileceğimiz geleneksel bir modele yaslanmaktadır. Fakat yönetmen Caner Canerik bu ilişki modelini kadrajına alırken daha geniş bir alt metinsel yapı oluşturuyor. İki kadının ilişkisi hiyerarşik ve aynı zamanda çeşitli iktidar kodlarının açık veya gizli anlamları ile yüklü olduğu bir modellemedir. Nasıl? Dilsiz-sağır kadın diğer kadının çocuklarının olmaması nedeniyle kuma olarak getirilmiş, bir boğa karşılığında. Daha sonra her iki kadın ast/üst ilişkisine yakın bir modelde aynı kocanın iktidarı altında hayatlarını geçirmişler. Kocalarının ölmesi ve köylerinin de yakılması ile kadınlar başka bir köye göç etmek zorunda kalmışlar. Hayat ve doğa karşısında bu tutunma çabası zamanla bir ortaklığa hatta “kader” birliğine dönüşmüş. Fakat tüm bu ortaklığa rağmen baskın olan kadın ise Beser, yani kocanın ilk eşi… Koca ölmesine rağmen bu hiyerarşik düzen iki kadın arasında devam etmektedir. Sağır-dilsiz kadın yani Fatma bütün işlere koşmakta, doğadan ot toplamakta, evin tüm işlerini yapmaktadır. Beser hasta olduğu için işleri Fatma yapıyor gibi gözükebilir. Fakat bu iki kadın arasındaki ilişki modelinin alt metinsel bir analizi yapıldığında daha farklı sonuçlara ulaşmaktayız. Ulaştığımız bu sonuç ise erkek referanslı iktidar ilişki modelinin kadınlar arasında da geçerli olduğuna dairdir. Diğer sonuç ise Fatma’nın sağır ve dilsiz olması nedeniyle toplumsal algıda bu tarz insanlara karşı gösterilen “eksik insan” yaklaşımının Beser şahsında bir yansımasıdır. Zaten Beser belgesel boyunca yaptığı konuşmalarda Fatma için “sağır” tanımını kullanmaktadır. Beser’in Fatma’ya hitap ederken kullandığı bu “dil” bile iktidar referanslıdır. Bütün bu yaklaşımları ve iki kadın arasında sosyal/psikolojik olarak şekillenen ilişki modelini Caner Canerik gayet nesnel ve sade dokunuşlarla “kadrajına” başarılı bir şekilde yansıtmayı başarmış.

Was, Kişisel Olan Politik mi?

Evet, kişisel olan politiktir. Fakat sorduğum soruya daha geniş manada kişisel yanıtımı vermeden evvel yakın bir zamanda hayattan ayrılan Sosyolog Ulus Baker’den yapacağım şu alıntıya kulak verelim: “Gilles Deleuze, karşı kutba “littérature mineure”, azınlık edebiyatı adını verdiği şeyi yerleştiriyordu. Burada artık kişisel olan her şey politik, politik olan her şey de kişiseldir. Bu sayede Kafka “aile” makinesini “devlet” makinesiyle, bürokratik aygıtla eş-uzamlı bir mekâna ve zamana taşıyabilir; Virginia Woolf kadının çok “kişisel” dünyasının nasıl da kentin, metropolün ve dünyanın başkentlerinin bütün noktalarıyla birlikte titreşebildiğini gösterebilir; giderek Sovyet sinemacı Dziga Vertov, Eisenstein’ınkiyle karşıtlaşan kurgu doktrini doğrultusunda, herhangi bir yerde çekilen imajın başka herhangi bir yerde ve zamanda çekilen imajla eş-titreşime geçmesini sağlayabilir. Bu roman, bu edebiyat ve bu sinema artık biteviye işleyen tek bir plan üzerine yerleşecek, eserin bütününü sürekli bir yeğinlikler transı halinde tutacaktır.” Klasik sinema algısında şöyle bir durum var. Sinema veya belgesel politik bir konuya el attığında ailevi-kişisel veya devlet-kamusal ile ilgili olan şeyler arasında çeşitli mesafeler her zaman belirli bir noktada çizilir. Fakat modern sinemanın kimi temsilcileri –Jean Luc Godard, Yılmaz Güney– bu ayrımı giderek ortadan kaldırmışlar. Sinema alanında “Kişisel olan politiktir, politik olan kişiseldir” tanımı ile açıklayacağımız yeni bir algı yaratmışlar. Was’ın öyküsel omurgası diyebileceğimiz şeyi “kişisellik” üzerinden kurması ilk bakışta yanıltıcı olabilir. Fakat daha ötesine veya derinliğine baktığımızda aslında her iki kadının sahip oldukları tutum, davranış ve ard öyküleri tamamen politiktir! Onların güncelde yaşadıkları durum, sıkıntı, zorluk ve bu zorluk karşısında takındıkları direngen tutum tamamen politiktir. Yaşam ve insanın varlığı ile ilgili olan tüm aksiyonlar politiktir. Burada “politiklik” nosyonunu daha geniş bir manada kullanıyoruz. Kamusal anlamından öte politikliği kişisel olarak hayat karşısında aksiyonlarımızı belirleyen temel tutumlarımızın toplamı olarak ele alıyoruz. Yoksa salt kaba anlamıyla sinema veya edebiyatta siyasal bir konuyu politik saymak en genel geçer tabirle sığ bir bakıştır. Was, feodal-aşiretsel bağlar ve yakın tarihte yaşanan köy boşaltmalar nedeniyle yalnızlaşan iki kadının hikâyesini odağına alması ve bu kadınlar üzerinden yarattığı “tarihselleştirme” metaforu ile övgüyü hak etmektedir. Was için son olarak şunu söylemek isterim. Was klasik bir belgesel mantığından öte yarı-kurmaca bir belge-drama türüne yakın durmaktadır. Bu nedenle değerlendirmemi bu mantık üzerinden yaptım. O zaman Caner Canerik’e yeni belgesel projesinde sonsuz başarılar diyerek değerlendirmemizi son bir sözle kapatalım. Was’ı izleyince kişisel olanın politik, politik olanın kişisel olduğunu tekrardan hatırlamanızı tavsiye ederim!

Caner Canerik’in Filmografisi:

  • 2013 – Was / Belgesel
  • 2012 – Nava / Belgesel
  • 2011 – Pepuk’un Sesi / Belgesel
  • 2010 – Bertij / Belgesel
  • 2009 – 73. Millet / Belgesel
  • 2008 – Düzgün Baba / Belgesel
  • 2008 – Pırdesur / Belgesel

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse