Ulus inşasında sinemanın rolü

0
32
REKLAM    

Viktor Hugo 19. yy en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilen ünlü romanı Sefiller’i 1862 yılında yayınlandığında, Jean Valjean’ın öyküsünün günümüze değin ulaşabileceğini öngörmüş olmalı ki kitabın önsözüne şöyle yazmıştır:

“Yeryüzünde yasalar, gelenekler aracılığıyla uygarlık içinde yapay cehennemler yaratan, ilahi yazgıyı uğursuz insanlar aracılığıyla karıştıran bir toplum lanetlemesi oldukça; çağımızın üç temel sorunu, erkeğin yoksulluk yüzünden alçalması, kadının açlık yüzünden düşkünleşmesi, çocuğun cehalet yüzünden yeteneklerini geliştirememesi sorunları çözümlenmedikçe; bazı bölgelerde toplumun insanları boğması mümkün oldukça; başka bir deyişle ve daha geniş bir açıdan yeryüzünde cehalet, sefalet bulundukça bu gibi kitaplar faydasız olmayacaktır.” 1815’te başlayıp 1832’deki Paris Haziran Ayaklanması’nda barikatların ardında biten öykünün bugüne yetişmesinde sinemanın katkısı gözden kaçırılmamalı. İlki 1934 yılında filme çekildikten sonra neredeyse her 5 yılda bir tekrar filme alındı.


15127907838 050c97dc30 o


‘Jeanne d’Arc’ ( Jan Dark) Avrupa’yı kasıp kavuran ünlü Yüzyıl Savaşları’nda ülkesini korumak için erkek kılığına girip İngiltere’ye karşı Fransa saflarında savaşmış, esir düşünce diri diri yakılarak öldürülmüş bir kadındır. Kahramanlığının dünyanın her tarafında biliniyor olmasının sebebi salt tarih bilgisi değil; ilki Georges Melies tarafından 1899, Carl Theodor Dreyer tarafından 1928, Victor Fleming tarafından 1948, Roberto Rossellini tarafından 1954, Robert Bresson tarafından 1962 yılında ve bugüne dek neredeyse her on yılda bir, bir Jan Dark filminin çekilerek anısının sinema aracılığıyla diri tutulması ile ilgilidir.

2. Dünya Savaşı’nın kaderini belirleyen, faşizmin ilerleyişini sokak sokak, ev ev savunarak geri püskürten Stalingrad muharebesini sosyalist cephenin zaferi olduğu için yapımcılar çok işlemek istemeseler bile yine bazı filmler aracılığıyla biliyoruz. 1995 yapımı ünlü Braveheart/ Cesur Yürek filmini izlemeyenimiz, bilmeyenimiz yoktur. Fakat İngiltere işgaline karşı halkına önderlik eden William Wallace’ı Mel Gibson bu filmle sinemaya aktarıncaya kadar neredeyse hiçbirimiz bilmiyorduk. Her birimizin evinde başucumuzda duran birer mitoloji sözlüğü pekâlâ yok. Herakles yani efsanevi Herkül’ü de haliyle filmlerden biliyoruz. Her izleyişimizde de batı mitolojisinin öykülerini kendi masallarımız gibi ezbere bilişimiz de yine sinemanın bu gücünden geliyor.

Böylece dünyanın tüm ulusları sadece kılıçla, tankla, topla var olmuyor. Egemenlerin savaşları, kahramanlıkları, efsaneleri ve öyküleri; şiirle, resimle, heykelle, edebiyatla bugüne kadar gelmişken, şimdi dünyanın her bir köşesindeki her bir topluluğa en popüler tüketim aracı olan sinemayla sanki kendi tarihleriymiş gibi öğretiliyor. Zaferi olanın tarihi olur şiarıyla kültürel iktidar geliştiriliyor. Çünkü bildiğimiz tarih ve zaferler ‘onlara’ ait. Doğu’nun tüm söylenceleri Batı’nın uygarlığının altında silikleşiyor. Peki; Memê Alan’ın öyküsünün Jan Valjean’ın ki kadar görkemli olduğunu kim filme çekecek? Beritan filme çekilmeseydi dünya bizimde Jan Dark’larımız olduğunu yine de bilecek miydi? Kobanê savaşı faşizme karşı 21. yüzyılın Stalingrad’ı değil mi? Rüstemê Zal’ın Herkül’den daha güçlü olduğunu Kürt yönetmenler ne zaman filmlerinde gösterecek? Kürt halkının yegâne “Cesur Yüreği’ni” sinemaya aktarmak için gecikmiyor muyuz? Hal böyleyken bir ülkenin yeniden var oluşunda inşa tartışılacaksa tüm kurumsallaşmalarının yanında sinemasının önemi ve gereklilikleri de tartışılmalı..

M. Hadi Sümer / Ortadoğu Sinema Akademisi

 

Reklam

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse