Sizin Semtte Anlatamadınız, Öteki Semtin Çocuklarını

0
19
REKLAM    
Fazla acımasız görünmemek için ‘büyük çoğunluğu’ diye vurgulayacağım Batılı sanatçılar, topluma öncülük misyonu yüklenen sanattan çok, maddiyatı orijine koyup, hareket ederken, maneviyatın beşiği Ortadoğu’da farklı ele alınmak zorundadır bu vaka.
 
Kanıksatma, tarihi ve bilimi lehlerine anlatma, asimilasyon ile tek kültürlü, tek dilli bir yaşamı yaratma hedefinde, sanata-sanatın içerisinde de özellikle sinemaya- büyük anlam biçiyor. Neden mi sinema? Günümüzde tüm eğitim setlerinin dahi görsel malzeme ile yapıldığını düşündüğümüzde, sonuca kuşkusuz kısa sürede ulaşabiliriz.
 
Görüntünün bilinçaltı kodlamalarındaki yeri, tüm psikoloji uzmanlarınca onanmış bir olgudur. Ortadoğu gerçekliğinde yaşanan ise genelde şöyle bir durumdur; işten yorgun argın eve gelmiş bir insan, belki okumaya az zaman ayırabilir, ancak deşarj olmak için olsa dahi bir film izlemek, daha uygun bir tercih olarak karşısına çıkacaktır. Dolayısıyla, televizyon aracılığı ile kolayca ulaşılabilen materyaller olan filmlerle, kimi tarihler yeniden yazılabilmekte, kimi tarihler silinebilmekte, birileri kahramanlaştırılarak sofralarımıza sunulmakta, gerçek hikâyeler örtbas edilebilmektedir. Bizlerde bize sunulan sofradan, algı düzeyimize göre nasibimizi almaktayız. Belki bu noktada Franz Fanon’un “Ey bedenim, beni daima sorgulayan bir insan kıl” sözünü bir duaya dönüştürebiliriz. Ancak, farkındalığı yakalama gücüne ulaşamamış, sadece verili olan bilgiye güvenen, ona tabi milyonlarca insanın varlığını kabul edersek, işte o zaman bambaşka bir sorun çözücüye ihtiyaç duyulacaktır. O da, sistemin kirlenmiş politikasına bulaşmamış, ahlaki bir politikanın gereğine inanmış gerçek sanatçılar ve sinemacılar.
 
Fazla acımasız görünmemek için ‘büyük çoğunluğu’ diye vurgulayacağım Batılı sanatçılar, topluma öncülük misyonu yüklenen sanattan çok, maddiyatı orijine koyup, hareket ederken, maneviyatın beşiği Ortadoğu’da farklı ele alınmak zorundadır bu vaka.
 
Halkların değişim-dönüşüm isteminin, özgür yarınlara olan inancının sürdürücülerinden olan Kürt halkının sanatı, Ortadoğu halkları içerisinde felsefi yaklaşımları ile ayrı ele alınmayı gerektiren bir konudur. Hele de Kürt konulu filmlerin yoğun işlendiği, her yeni gün yeni bir Kürt yönetmenle tanışılıp, Kürt Sineması üzerine kitapların yazıldığı bir dönemde, Kürt Sineması ve sinemacıları, bu kadar gündemdeyken. ‘Devletsiz bir ulusun sineması’, ‘Sinemada ve Kürt sinemasında politikanın yeri’… vb. tartışmalar, neredeyse tüm sinema eleştirmenleri ve ilgililerinin değindiği, üzerine kapsamlı çözümlemeler yapılan temalardandır. Sadece satabilen filme yatırım yapılan ‘Tecimsel sinema’da, yeni pazar arayışında farklı konu arayışı çok belirgindir. Farklı etnik kültürlere yönelme, insanların ilgisini daha çok çekmenin yanı sıra, onların tarihini egemen sistemin bakış açısına göre tanıtma açısından da can alıcıdır. Özellikle de uzun yıllardır uğradıkları parçalanmalar, talanlar, zorla göç ettirilmeler, yoksulluklar ve tabi ki direnişleriyle gündemden hiç düşmeyen Kürt halkı, işlenen konularda sanki yeni keşfedilmişçesine odak olmuştur. Bahman Ghobadi adı ise, dünya gündeminde, filmlerindeki işlediği unsurlardan biri olan mayınlar gibi patlama etkisi yaratmıştır. Her yerde ‘İlk Kürt yönetmen’ olarak sunulmuş, Hollywood tarafından pohpohlanmış, Kürdün kültürünü sinemaya aktardığı (!) her fırsatta öne çıkarılmıştır. Konumuz sinema tarihi olmadığından, Kürt sinemasının ne zaman başladığına ve ne kadar Kürt yönetmen tarafından, hangi filmlerin çekildiğine değinmeyeceğim. Yalnızca 1926 yılında bugünkü Ermenistan’da Zarê adlı Kürtlerin rol aldığı, Kürtlerin konu edildiği filmi çeken Hamo Beknazaryan’a işaret etmek, bu iddiaya cevaben sanırım yeterli olacaktır. Sadece yönetmenin etnik kökeninin Kürt olması, plato olarak Kürdistan coğrafyasının seçilmesi veya dilin Kürtçe kullanılması, o filmin Kürt kültürünü ve kimliğini tanıttığı şeklinde ele alınmasına neden olmamalıdır. Buna ne seyirci, ne de sinema eleştirmenleri böyle yaklaşmamalıdır. Anlatılan olayın, bir halkın gerçeğini hangi oranda yansıttığı, objektif bir biçimde ele alınmalı, eğer bu halktan tarihe bir belge oluşturulacaksa, bu egemen zihniyetin bakış açısıyla değil, bizzat o halkın gelecek kaygısını taşıyan sanatçıların vizörü ile yansıtılmalıdır. O sanatçının, politik duruşu ile olmalıdır. Burada Bahman Ghobadi’nin Kürt Sinemasına ilişkin Rahul Hamid ile yaptığı röportajdan alıntı yapalım:
 
Rahul Hamid: Kürdistan’ın geleceğine dair, sizin görüşleriniz neler?
 
Bahman Ghobadi: Benim bu konuda henüz berrak bir fikrim yok. Sadece geleceğe daha umutla bakmayı ve baskısız bir ömür sürdürmeyi diliyorum. Böylesi konularda fazla konuşmayı seven biri değilim. Benim için çok fazla politikaya giriyor bu konular.
 
Evet. Politikaya girmek istemediğini belirtiyor birkaç kaçamak cümleyle, sistemin öne çıkarttığı Kürt yönetmen. Peki, nedir politika? Yaşamsal tüm ilişkilerden tutalım da, dünyayı algılama şekline kadar, her şeyde politika yok mu dur? İki tür politikadan bahsetmek mümkün. Eser Altınok’un belirttiği, sistemin kirli politikası ve insanlığın lehine üretim yaparak yaşamlarına anlam verenlerin yaptığı ahlaki politika… Sen, hem mayınlar ve bombaların altında, ölümle burun buruna nefes alıp vermenin ve hayatta kalmanın neredeyse tesadüf olduğu bir coğrafyanın insanı olacaksın, birde kalkıp Kürtlerin geleceğine dair düşüncelerinin sorulduğu suale, ‘bunlar fazla politika’ diyeceksin. “Ben sanat yapıyorum, sanatı sanat için yapıyorum”, diyeceksin. O zaman sana sormazlar mı, “Peki Sayın Kürt Yönetmen, neden filmlerinde Kürdün kültürünü işlediğini iddia ederek, kendini Kürtlerin sesini dünya insanlarına duyuran kişi olarak ifadelendiriyorsun?”
 
 
Kaplumbağalar da Uçar adlı filminde Ghobadi, düşman tarafından tecavüze uğramış, bundan bir de çocuğu olmuş Kürt kızı Agrin’i filmin orijinine koymuş. Filmi izleyenler hatırlar, Agrin filmin sonunda hem o çocuktan kurtulur, hem de uçurumdan atar kendini. Politik konularla ilgilenmediğini iddia eden bu yönetmen, bir röportajında, filmdeki Agrin karakterinin, kendisinin (Ghobadi’nin) dünyasındaki Kürdistan olduğunu belirtmiştir.
Agrin benim Kürdistan’ım. Çok küçük bir kadın. Tecavüze uğramış olmasıyla vermek istediğim mesaj, Kürdistan’ın da dış güçler tarafından tecavüze uğramış olması. Ben filmde Agrin karakteri ile Kürdistan’ı anlattım aslında.”
 
Ghobadi gibi ele alırsak, yani eğer Agrin karakteri, yönetmenin Kürdistan sembolüyse, o halde filme geri dönüp bir hatırlayalım sonunu? Ne oluyordu Agirin’e, yani Kürdistan’a filmin sonunda? Uçurumdan atarak kendini öldürüyordu Agrin.
 
Şimdi de aynı konuyu işlemiş bir başka Kürt yönetmene dönelim. Yaşamı algılama ve kimin halka nasıl hizmet ettiğini anlatmak için yorumsuz ikinci örnek olacak. Kürt Yönetmen Halil Uysal’ın sinemasında da, Kürdistan simgesi, tıpkı Ghobadi’de olduğu gibi bir kadına veriliyor. Beritan’a… Kürdistan, onun sinemasında düşmana karşı müthiş öfke duyan, direniş için dağlara taşan bir kadın. Son nefesine kadar özgür bir halk için yaşayan ve son anında dahi halkına ihanet etmeyecek kadar erdemli, onurlu bir Kürt kızı. Hem de Kürdün kendi içindeki, sistem tarafından köleleştirilmişlere verilecek müthiş bir cevabı koyuyor önüne. Uçurumdan atlayan Beritan, “Ya özgür yaşam, ya ölüm”,Ya direniş, ya teslimiyet”e karşı verilmiş ‘Kürdün cevabı’ oluyor.
 
halil_halil_uysal_c_copy.jpg
 
Ghobadi ve Uysal. İki yönetmen. Onların gözünden Kürdistan’ı simgeleyen iki kadın. Beritan ve Agrin. İki aynı son: Uçurum. Tüm bu büyük benzeşmeler ve aynılıklar karşısında, tek ayrışan nokta: Kürt ve Kürdistan neden ve nasıl yaşadı. Uçuruma neden gitti. Her iki filmde de halka nasıl bir gelecek sunuldu. Ve nasıl tanıtıldı diğer halklara… Birinde Kürt aşağılanmış, kirletilmiş kadının, kendinden kurtulup, ölümü çözüm yolu görmesinin portresini çizdi. Bir diğerinde tüm çirkinliklere inat, dağlarla buluşmuş, kahraman bir kadının son ana kadar halkının özgürlüğünden taviz vermemesi. Agrin, uçurumdan düşüp, yiten Kürt, Beritan uçurumlarda özgürlüğü, onuru ile buluşan ve yükselen Kürt.
 
Ghobadi, Kürdü teslimiyet ve yok oluşa yönlendirdiği için, “Halkı en iyi temsil eden tek Kürt yönetmen” (!) olarak ününe ün katar biçimde egemenlerin tarih yazıcıları tarafından kaleme alınırken, kahraman Kürdü, özgürlük sevdasını anlatan Halil Uysal, Kürt halkının gönlünde ve sistem karşıtlarının yazacağı özgürlük tarihinde yerini almıştır.
 
Verilen örnekte de belirttiğim gibi, yönetmenin yaşama nereden baktığı, birbirimize öykülerimizi anlatarak, tanıştırıldığımız ve karşıdakine empati kurmayı sağlatabilen sinemacılar açısından oldukça önemlidir. Bu sadece Ghobadi örneği ile de değil.
 
Bugün Türkiye’de de Kürt halkını görsele taşıma, oldukça rağbet gören bir konu olmuştur. Son dönemlerde gündeme giren Aydın Bulut’un “Başka Semtin Çocukları” buna misal gösterilebilir. Alevi Kürtlerin yoğun yaşadığı ve tarihe direniş kültürü ile geçen, sistemin uyguladığı katliamlar, tecrit edilme ve faili belli cinayetlerle ünlenen Gazi Mahallesinin gerçeğinden uzak biri değil Bulut. Bu nedenle senaryosunu hazırlarken, söz konusu mahalleyi ele almayı düşünmesi şaşırtıcı bir durum değil kuşkusuz. Türkiye’de belki de ilk kez Alevi Kürtler, onun kamerasıyla beyaz perdeye taşındı. Ancak, hangi bakış açısıyla ve kimin lehine? Aslına bakarsanız Aydın Bulut’un konuya ilişkin röportajını okuduğumda, çok üzüldüm. Gazi Mahallesi belgeselini, zor koşullarda hazırlayan, bu konuda geniş bir bilgiye sahip bir kişinin, oradaki insanları neden bu kadar küçük düşürdüğünü anlamak kolay olmadı benim için.
 
 
Baska-Semtin-Cocuklari-Film-Afis.jpg
 
 
Hümanizm yanıyla, 7’den 70’e eğitime ve kültürlerine bağlılığıyla bilinen Alevi insanını, bu kadar küfürbaz-yoz göstermek, büyük bir manipülasyondur. Her üç kelimeden biri, ağza alınmayacak kadar ağır küfürlerle karşılaşıyoruz film boyunca… Oysaki, Alevilerle sistemin kışkırtmalarıyla sık sık karşı karşıya gelen Sünni mezhebindeki insanlarca dahi, Alevilerin kültürlü ve eğitimli oldukları bilinir, dillendirilir.hal böyleyken bunu bu kadar çarpıtmak ve inanılacağını sanmak fazla ütopik bir durum. Aydın Bulut, her ne kadar görselin toplumu yönlendirmedeki etkisine güvendiyse de, insanların gözündeki bu Alevi imajının, onun bakış açısına göre değişeceğini düşünmesi bir handikaptır.
 
Gazi mahalleli iki erkek karakterin (Veysel ve Simo) işi gücü, kadın, yurtdışına kaçma yada bodyguard olma hayali. Alevi ama kendi kültüründe hiç olmayan kan davası güden bir karakter (Semih). İhanetlerden çok çekmiş ve artık el birliğiyle kocaman bir dağ yaratmış bir toplumu, “Artık kendime ihanet etmeyeceğim” diyen bir toplumu ciddi bir inkâr. Aydın Bulut’un Kürde biçtiği elbise de, birlikte doğup, büyüdüğü, ekmeğini ve düşlerini bölüştüğü kişiyi, bir barda bodyguard olabilmek için gözünü kırpmadan öldüren insan tiplemesi olarak çıkıveriyor karşımıza. Yerinden edilip, bir gecekonduya yerleşmiş, orada da her gün eylemde, barikatta olan gençlerin dünyası, düşleri, geleceğe verdiği anlam bu kadar küçük olabilir mi gerçekten?
 
Yılmaz Güney: “Türkiye’ de insanlara özellikle sizin gibi genç insanlara, çok iyi yaşama koşullarının hazırlanabileceği ortam. Eğer o ortam hazırlanmazsa siz orada ne olursunuz biliyor musunuz, bu dinamizmle? Gangster olursunuz. Kabadayılık hastalığına tutulur, hapishanelere düşersiniz. 20 sene… 30 sene… Kiminiz ölür, kiminiz kurşuna dizilir. Kiminiz bir kadına hasta olur, orada bir genelevin önünde, bir barın önünde vurulur. Kiminiz bir esrar kaçakçısı, kiminiz sigara kaçakçısı olarak kaldırımlarda ölürsünüz. Yok… Bir tek kurtuluşunuz var, devrim!” diyor. Ve Aydın Bulut, röportajında, “ben yoz kültürün değişmesi için bu filmi yaptım” diyor. Yılmaz Güney, gençlerin karşılaşabileceği tehlikeleri ard arda sıralarken, karşısına bir de alternatif koyuyordu: Devrim.
 
O halde Aydın Bulut, “Başka Semtin Çocukları”nda, halkın, gençliğin çarpıklığını en korkunç, belki de gerçek dışı bir şekilde sunarken, alternatifini ne olarak koyuyor? Çok dikkatle izlediğim ve kendime yanılma payı bırakarak, arkadaşlarıma izletip görüş aldığım filmde, iki alternatif çıktı ortaya. Bunlardan ilki; Veysel tiplemesinin her fırsatta yinelediği “Bu …. min mahallesinden” kurtuluş ancak yurtdışına gidişle olur çözümü. Karakterlerin kendi mahallerine dönük savurduğu küfürler ve alternatif yaşamı Avrupa’ya çıkışta aramaları, yönetmenin ötekileştirilenlere nasıl bir kurtuluşu işaret ettiğini gözler önüne seriyor. Bir diğer yol ise devlet tarafından uygulanmış sürgünlerle oluşturulan ve burada hiçbir zaman direnişlerinden vazgeçmeyen bir mahalleyi, kumarda alınıp, satılmış, oluşturulmuş gibi gösteren Kerem tiplemesinin, Veysel’in yurtdışı çözümüne karşı alternatif koyduğu şu sözleri: “ Biz ne diyoruz? Gel memleketinde adam gibi bodyguard ol diyoruz.”
 
Yönetmen veya senaristin, ülkenin geleceğine ilişkin düşlerinin geçmişte nasıl olduğunu bilmiyorum. Ancak görünen o ki, bir sinema eleştirmeninin de dediği gibi, bu insanlar oldukça büyük bir hayal kırıklığı yaşamışlar ve kendi başarısızlıklarını, toplumun başarısızlığı saymış durumdalar. Yıkılan hayallerini, gençliğin hayallerinin yıkılışı olarak ele almışlar. Ve sonuçta, toplumun ötekileştirilen ancak değişim ve dönüşümü yapacak, devrimi gerçekleştirebilecek en büyük güç olan ‘varoş’ olarak tabir edilen yerleri, yaşanılmayacak iğrençlikte yerler olarak göstermişlerdir. Ve yazık ki filmin sonunda, gençlik o çarpık alternatif yaşam olanakları karşısında lağvedilerek, kimisi bedensel olarak öldürülmüş (Veysel-Semih), kimi de ruhen öldürülerek bir bataklıkta yok edilmiştir (Simo-Kerim).
 
Sonuç olarak; iş dünyasının bir parçası olan sinema Adorno’nun deyişiyle, “ürettikleri saçmalıkları onaylayan bir ideolojiye dönüşmüştür” Endüstrileşen kültür ve sanat alanını ele geçiren sistem, bedenleri serbest bırakarak ruhlara saldırmıştır. Horkheimer’in sözleriyle: “Benim gibi düşün, ya da yok ol” demek yerine “Benim gibi düşünmemekte serbestsin. Yaşamını ve tüm sana ait olanları da koruyabilirsin. Ancak o andan itibaren aramızda bir yabancısın” demektedir. Kendi ürettiklerinin kölesi olan modern insana (!) karşı, tabi ki alternatifsiz değil sinemacılar.
 
Biz eleştirmenlerin hedefi, yanılgıları, hataları eleştirirken, sadece bununla sınırlı kalmamak, sanatsal bir ele alışla, tecimsel sinemayı (finans kapitalin elindeki) reddederek, alternatifini de işaret etmektir. Sinemacının yetiştiği, şekillendiği toplum tabii ki onun üretimlerini, yaşama bakışını etkiler. Sistemin nüfuz ederek doldurduğu ve piyasa çevirdiği bu alanı, toplum için sanat yapılan bir alana dönüştürme yolculuğunda, tarihsel bir misyonu yerine getirmek çok da kolay değil. Ancak bu işte ikna olan ve sinemaya gönül vermiş sanatçılar için imkânsız da değil. Nitekim Kapitalizmin mekanikleşmiş koşullarında (Almanya) şekillenen Kürt Yönetmen Halil Uysal, maneviyatla buluşarak, özgür insanı, özgür toplumu yaratmadaki iddiası ve üretimiyle Kürt Sinemacılarının, özellikle de genç sinemacıların önünde bunun somut ifadesi olarak durmaktadır. Uysal’a, isminin kültür endüstrisinin yazdığı tarihte bir yönetmen olarak geçmeyeceğini söylediklerinde, cevabı şu olmuştu: “Toplum için yapılan sanat, cüret işidir”
 
dag-sinemasi.jpg
 
İşte şimdi, bu cüreti gösterecek insanları bekliyor Kürt Sinema Sanatı. Köle Kürdü değil, özgürleşmek için yola çıkmış Kürdü anlatacak, sanatçının görevi olan “Topluma yol gösterme” rolünü oynayacak sinemacılara ne de çok ihtiyaç var. Kuşkusuz bunu söylerken, bu tür sinemacıların olmadığını söylemek istemiyoruz. Çok sayıda değerli sinemacı, tarihte önemli çalışmalar gerçekleştirmiştir. Ve yine biliyoruz ki bu gün bir çok genç sinemacı, en doğru ve güzel şekilde sinema yapabilmek için mücadele vermekte ve kendilerini eğitmektedir. İşte genç sinemacılara ve kendini yenilemek, toplum için sanat yapmak isteyen tüm Kürt sinemacılarına farkındalığa ulaşması için, yapılan eleştirilerin ciddi katkı sunacağını düşünüyorum. Tabii “Köle Kürdü değil, özgürleşmek için yola çıkmış Kürdü anlatacak, sanatçının görevi olan “Topluma yol gösterme” rolünü oynayacak sinemacılara ne de çok ihtiyaç var” derken, bu belirleme, “Gelin, dağlarda sinema yapın” anlamına gelmiyor. Biliniyor ki ülkeler, kendilerine daha çok gelişmiş ülkeleri model alırlar ve yüzlerini oraya dönerler. “Yüzünü oraya dönmek” aynı anlamı yaratma, aynı düzeye ulaşmayı karşılıyor. Dolayısıyla Kürt Sineması ve sinemacıları, hatta kendine toplumu değiştirip, dönüştürme misyonu yükleyen sanatçılar, Yüzünü Kürdistan Dağlarının hakikatine, Dağ Sinemasına dönmelidir.
 
Zin EVİNAWELAT
Reklam

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse