Sinemaya Yolculuğum…

Nivîkar: Halil Uysal

0
8
REKLAM    

Bir gün bir film yapacağımı hiçbir zaman düşünmedim. Bunu hayal bile etmedim… Şayet dağa çıkmasaydım, gerilla olmasaydım, Kürt halkının delikanlı çocuklarıyla tanışmasaydım, onların yaşantılarına tanıklık etmeseydim yine film yapmazdım, yapamazdım. Sinema benim fotoğrafla başlayan dağlardaki yolculuğumdur…

“İzmirli bir babanın ve Ağrılı bir annenin ilk çocuğu olarak 1973 yılında Almanyada dünyaya geldim. İlk öğrenim yıllarımı İzmir ve Almanya arasında geçirdikten sonra orta ve lise eğitimimi İzmir Özel Türk Kolejinde tamamladım. Daha sonra avrupaya çıkıp hem işçi olarak farklı alanlarda çalıştım, hem de gece okullarında kısa süreli fotoğraf eğitimi aldım.Avrupada yaşadığım üç yıl içinde özgürlük mücadelesiyle tanıştım.  1994 yılında avrupada kurulacak ilk kürt televizyonu Medya TV nin kuruluş çalışmalarında yer aldım. 1995 yılının 1 nisan günü Abdullah Öcalan ile bir röportaj çalışması için bir alman kameramanın yardımcısı olarak ortadoğuya adım attım. Pkk merkez okulundaki gerillalar ile yaptığım çekimler sırasında tanıştım. Abdullah Öcalan ile yapılan ve benim ilk anlamlı çalışmam olan bu programdan sonra kalmaya ve daha ileri gitmeye karar verdim. Ondan sonraki yıllarım Kürdistan dağlarında Kürt Özgürlük Savaşçılarıyla sürüyor…”

Sinemaya Yolculuğum…

Bir gün bir film yapacağımı hiçbir zaman düşünmedim. Bunu hayal bile etmedim…
Şayet dağa çıkmasaydım, gerilla olmasaydım, Kürt halkının delikanlı çocuklarıyla tanışmasaydım, onların yaşantılarına tanıklık etmeseydim yine film yapmazdım, yapamazdım. Sinema benim fotoğrafla başlayan dağlardaki yolculuğumdur…

Bu topraklarda doğmadım ve bu topraklarda büyümedim. Kürdistan adını verdiğimiz bu ülkenin sadece dağlarını gördüm. Bir de uzaklardan şehirlerinin ışıklarını… Ama akarsularında ıslandım, kayalarına dokundum, yemyeşil yaz sıcağında ter döktüm… Burada arkadaşlarım oldu, arkadaşlarım vuruldu. Onların arkasından gözyaşı döktüm. Bir zamanlar sadece fotoğraflamak için geldiğim bu dağların insanlarıyla yaşadım. Aynı yemeği, aynı battaniyeyi, aynı soğuğu paylaştım. Ölümlerine tanık oldum

İlk geldiğim zamanlar kendimi buralara yabancı hissederdim. İzmir’den öteye doğu yoktu benim için. Annemin Ağrılı, babamın İzmir’li olmasından öte bir bilgim de yoktu. Ötesini öğrenmeyi hiçbir zaman merak etmemiştim. Kürtleri ilk defa gerillalarla tanıdım. Onlarla iç içe yaşadığım zamanlar ve mekanlar olmuştu öncesinde. Ama Kürt gözüyle baktığım ilk insanlar gerillalar oldu. Bir halkı tanımadan onun kahramanlarıyla tanıştım. Bir halkın en dinamik, en güçlü, en güzel, en seçilmiş insanlarıyla bir anda arkadaş oldum. Belki de bu benim en büyük şansımdı…

Çok sınırlı fotoğraf ve kamera eğitimimle Ortadoğu’nun kutsal kenti Şam’a iniş yaptığım 95 yılı baharı hem mücadele, hem de mesleki hayatımın başlangıcı sayılabilir. Yirmi iki yaşıma henüz girdiğim o günlerde İzmir’de özel bir okulda okumuş, Avrupa’da değişik çalışmalara ilgi göstermiş ama arayışlarına bir türlü cevap bulamamış ve yüzünü Ortadoğu’ya dönmüş çiçeği burnunda bir fotoğraf öğrencisiydim.

Her şeyi geride bırakıp Ortadoğu’nun orta yerine doğru yolculuk yaptığım o günlerde bir daha geri dönmemeyi kesinlikle karar altına aldığımı iyi hatırlıyorum. Hayatım ve mesleğim için aradıklarımın beni burada beklediğini heyecanla hissediyordum. Hiç tanımadığım bir coğrafyaya, hiç tanımadığım insanlar arasına, hiçbir kelimesini anlamadığım bir dilin konuşulduğu bu ülkeye koşarcasına girdim.
Fotoğraf makinem ve kameram yeni hayatı görüntülemek, ruhum ise bu hayatı kıyasıya yaşamak için hazırdı.

Görünümler dünyasına yolculuğum, Özgürlük Savaşçılarının hayatlarına yolculuğumla birlikte başladı ve birlikte sürdü. Her iki yolculuğun heyecanı yıllar boyunca birbirini besledi. Kürdistan dağlarında yaşayacaklarımın, kıyasıya çarpışmalarda ruhuma ekleyeceklerimin, kulaklarımla duyacaklarımın, gözlerimle göreceklerimin bir gün beni getirip sinemanın eşiğine bırakacağını o günler hayal bile edemezdim…

Dağlarda uzun yıllar boyunca fotoğraf makinesi ve kamera kullandım. İlk önceleri yeni yetme bir fotoğrafçı heyecanıyla çektiğim fotoğrafların bir zaman sonra nasıl büyük bir değere ulaştığını fark ettim. İçinde yaşadıkça, tanıdıkça, gördükçe, sevdikçe, onlarla arkadaş oldukça, onlardan biri oldukça daha çok yüz daha çok söz yakalamaya çalıştım.

Hayatımın ve mesleğimin ilk ilkesini o günlerde edindim. Dağlarda yakaladığım bir tek simayı, bir tek sözü bile hiçbir şeye değişmeyecektim. Üzerinden atlamayacak, kıyısından geçmeyecektim. Hiçbir şekilde yaşanmamış saymayacaktım. Bir halkın yaratılış günlerinin en güçlü ifadesi olan dağların sözleri ve yüzleri benim yıllar boyunca bu coğrafyada yürümemin tek nedenidir. Dağlardaki arkadaşlarım kadrajlarımın nesnesi olurken kalbimin de öznesi haline geldiler. Objektifin bir tarafından onlara bakarken diğer tarafında onlarla yaşadım. Bazen yabancı bazen de onlardan biri haline geldim.

Gerillaların ardı sıra dağdan dağa yürüdüm. Onların tırmandığı her yüksekliğe, onların ulaştığı her menzile ulaşmak için ter döktüm. Her sözü her yüzü görüntüleyebilmek için elimden gelen her şeyi yaptım. Ama hiçbir zaman yetişememenin acısını da en derinden yaşadım. Ulaşabildiklerim içinde her zaman bir şeylerin yetersiz kaldığını çok iyi hissettim.

Görüntüleyemediklerimin görüntülediklerimin yanında dağlar kadar olduğunu her zaman hissettim. Görüntüleyemediklerimi kalbime işledim. Ve onlara kalbimin çektiği fotoğraflar ismini verdim. Kameraların objektiflerinin göremediği karanlık geceleri, yanık türküleri, sessiz kahkahaları, en masum şakaları, gizli aşkları kalbimin kadrajlarına yerleştirdim…

Ve sinema bu aşamada gelip durdu önümde. Kalbimin fotoğrafları öylesine çok birikmişti ki, bunları anlatabilmenin olanaklarını sinemada yakaladım.

Şimdi her şeyden çok benim ülkem diyebildiğim bu topraklarda yaşananları bütün bir zamana mal etmenin zamanı geldi. Burada yaşananları hatırlanır kılmak istiyorum. Hatırlanmak, anımsanmak kurtarılmak demektir. Unutulmak ise yitip gitmektir. Bu nedenle bu dağlardaki bütün insanlar gibi ben de, hiçbir şeyi unutamıyor, kendimle taşıyorum. Kalbimin çektiği fotoğraflara yüklüyorum.

Ama hangimizin belleği yaşananların ne kadarını kendisiyle taşıyabilir ki, bir başka zamana aktarabilir ki… zamanın yıpratıcılığına hangimiz meydan okuyabiliriz ki… Belleğimizde kayıtlı görünümleri, düşünceleri, duyguları her şeye mal etmek bizler için kaçınılmazdır.

Hiçbir zaman bu savaşı gerillalar gibi yaşayamadım. Bir gerillanın sorumluluğu ile bu savaşı omuzlayamadım. Bu savaşçı olarak ön cephede göğüs göğse, soluk soluğa çarpışamadım. İçinde yaşadığım bütün bu yıllar boyunca hep bir adım geride kalmanın hüznünü en derin yaşayanlardanım. Belki en sıradan bir gerilla gibi yaşayabilseydim biraz olsun vicdanım rahatlayacaktı

Sinema yapmamın tek nedeni de budur…

Eğer bu dağlarda yaşananları herkese, bütün bir insanlığa ulaştıramazsam, bunun için çabalamazsam bu en büyük suçum olacaktır. Çalışmalarımın peşinden böylesine ısrarla koşmamın en büyük nedeni de budur. Arkadaşlarıma, tanıklık ettiklerime, yaşantılarıma, kendime sahiplenme istemidir beni koşturan.

Bu nedenle bir kez daha sinemada ısrar ediyorum. Bu dağlarda yaşananları, gerilla adını verdiğimiz bu hayatı sinema anlatır diyorum. Belki bunca yoğunluğun içinde ufacık kalacaktır ama onun dili dağları, dağların çocuklarını, Kürt halkını anlatacaktır. Belki bu savaşın orta yerinde eksik olan bir şey varsa o da budur.

Bütün bu ihanetin, aldatmanın, kendini ve bir halkı pazarlamanın had safhaya ulaştığı, Kürt belleğinin çarpıtılmaya çalışıldığı bu zamana bir gerilla gibi cevap verebilmeyi, alçaklığın karanlık tarihini kırmak için gerillanın öfkesiyle yürümeyi her şeyden çok isterdim. Onlar gibi olamadığım için şimdi sinema yapıyorum. .

Şunun çok iyi farkındayım…
Gerilla her şeyimizdir. Bir gün gerilla yenilirse her şey yenilir. Geriye ne fotoğraflar, ne yazılar, ne de filmler kalır…  Bunun için buradayım, dağdayım, gerillanın yanı başındayım. Eğer sinema yaparsam da ancak burada, gerillanın içinde yapabilirim. Bir şey isteyeceksem bir tek ondan isteyeceğim, el açacaksam bir tek ona el açacağım ve hizmet edeceksem bir tek ona hizmet edeceğim.

Belki bu çalışmaların yerinin burasının, dağ başlarının olmadığı söylenecektir. Bense buradan başka hiçbir yerde sinema yapamam. Çünkü bu dağ başlarına ve dağların çocuklarına inanıyorum. Bu çalışmanın başka yerlerde yapılabileceğinin de farkındayım. Bunun iddiasında olan birçok arkadaşımız da bulunuyor.

 Ama ben gerilla sineması için varım. Hayata ve görünümlere olan yolculuğum beni buraya taşıdı…

Mecburum…

Sinemaya giriş yaparken en yoğun hissettiğim duygu mecburiyet duygusuydu. Gerilla ortamında yıllar boyunca ruhuma yerleşenlere hayat verme mecburiyetini hissediyordum. Sinema konusunda hiçbir tecrübem, hiçbir bilgim yoktu. Tek dayanağım içinde bulunduğum düşünceydi. Sadece dağın düşünme ve görme biçimine güveniyordum.

Önce bir bekleme süreci yaşadım. Kürt sinemacılarının gerillayı, bu halkı var eden asıl gerekçeyi görmezden gelemeyeceklerini düşündüm. Kürt sineması çıkış yapmak istiyorsa bunun arayışlarını sistemin içinde yapmamalıydı. Kesinlikle Kürt sinemasının düşüncesi ve biçimi, Tahran’da, Bağdat’ta veya İstanbul’da oluşmayacaktı. Hatta Avrupa şehirlerinde kesinlikle olmayacaktı.

O günlerde elime ulaşan ilk Kürt konulu filmlerde hayal kırıklığına uğradım. Bütün bakış açılarıyla zavallı Kürdün filmi anlatılıyordu. Kaçınılmaz bir şekilde Kürt insanı zavallılığı ve çaresizliğiyle dile getiriliyordu. Ki ben yiğit Kürt çocuklarını tanımış, onlarla birlikte yıllarca yaşamıştım dağlarda.

Belki bu yaklaşım bir yere kadar doğru olabilirdi. Ama zavallı tiplemelerde ısrar edilmesinin Kürt yönetmenlerinin yanılgısı olduğunu ilk o zaman hissettim. Zavallı Kürdü kesinlikle inkar edemezdim ama bu ancak devrim sürecinin başlangıcı olarak kabul edilebilirdi. Ondan sonrası için hala sürdürülüyorsa bu yanılgıdan öteye bir şey ifade etmezdi…

Yiğit kürdün filmini yapmanın zamanı geldi, diye düşündüm. Kürt yönetmenler, Kürt sineması için yola çıkanlar buna daha fazla göz yumamazlardı. Kürtlerin son otuz yılına damgasını vuran bir kahramanlık çağı vardı ve artık bu kahramanların üzerinden atlanamazdı.

Kürt anaları son otuz yılda insanlık tarihinin en yüce kahramanlarını yarattı. Hep zavallıları dünyaya getirmediler. Kürt çocukları dağlarda destanlar yazdı. Ben bu insanları tanıdım, onlarla arkadaş oldum, onlarla yaşadım. Ve Kürt sineması için yola çıkanlar bunlar yokmuş gibi devam edemez, bunlar hiç yaşanmamış gibi davranamazdı.

Yiğit Kürdün filmini yapmak bana kalmıştı. Herkes zavallılığı anlatıyorsa ben de yiğitliği anlatacaktım. Ve Kürt halkı otuz yıl süren silahlı mücadelesinin sonucunda bunu hak etmişti artık. Bir halk binlerce şehidiyle ayağa kalkmışsa, dağlardaki çocuğuyla onur duyuyorsa, ben varım diye haykırıyorsa ve Kürt sanatçısı bunu görmezden geliyorsa bu affedilemezdi…

Bütün bilgisizliğimle, bütün tecrübesizliğimle ilk filmime giriştim. Tirej  Kürt sinemacıları arasında değerlendirmeye bile tabi tutulmayacaktı, bunun farkındaydım. Ama Kürde bir başka gözle bakılabileceğini göstermek istiyordum. Bunda da ısrarlıydım. Estetik değerlerin çok uzağında olduğumu biliyordum ama dağın düşüncesine güveniyordum…

Kürde bir yabancı, bir batılı gibi değil. Bir Kürt gibi bakılması gerektiğini sözlerle değil yaparak anlatmaya kararlıydım.  En büyük yanılgının bu bakışta olduğunu biliyordum. Kürt sanatçısı, sinemacısı kendi halkına Batıdan, Tahran’dan, İstanbul’dan bakıyordu.

Ve bu benim en büyük eleştirimdi. Kürt halkına dağdan bakılmalıydı. Bir başkasının gözüyle değil, onun kendi çocuklarının gözüyle bakılmalıydı…

Kürt Yönetmenlerinin, Kürt halkının dışında bir görme biçimleri var. Belki de bu Kürt aydının en büyük hatasıdır. Yapılan çalışmalarda bu yabancılığı görmemek, hissetmemek imkânsız. Kürt Yönetmenleri Kürt halkına bir yabancıya bakar gibi bakıyorlar. Onları başkalarının istediği gibi görüyorlar.

Kürt sineması dağda başlayacaktır. Kürt sanatçısı dağa bakmasını başardığı zaman sinemasını kurabilecektir. Dağ Kürt halkının yarattığı en büyük değerdir. Kürt halkının en güçlü birikimi ve belleğidir. Kürt çocuklarının gencecik bedenleriyle oluşmuş hazinesidir. Ve koca insanlık tarihi içinde dağ Kürt halkının tek dayanağıdır. Kürt halkı dağı yaratmıştır. Dağda düşünmeyi ve görmeyi yaratmıştır. Kürt sanatının da, Kürt sinemasının da doğuşu burada olacaktır…

Kürt sinemacısı düşüncesini çok uzaklarda değil, yabancılaştığı şehirlerde değil, dağlarda aramalıdır…

Benim mecburiyetlerimden bir tanesi de budur. Sinema alanına atılırken bunu anlatmayı hedefledim. Israrla bunu duyurmak istedim. Kürt sinemacılarına kendi halklarıyla gurur duymaları gerektiğini göstermek istedim. Bir yabancı gibi ona acımalarına değil, o halkın ne büyüklüklere muktedir olduğunu bilmelerini istedim…

Eğer bir halk binlerce evladını dağlara gönderdiyse, o halkın sanatçıları, savaşçıları gibi yürümedikçe, o halkın kalbinin yakalamadıkça, kendi halkının sinemasını yapamayacaktır…

Yolum…

Tirej ile başlayan Beritan’a kadar uzanan beş yıllık dağdaki sinema çalışmalarımız sadece bizimle sınırlı kalmadı. Dağlarda yaşayan bütün gerillalara mal oldu. Dağların en güzel yanı işte budur. Burada yapılan her şey herkesindir. Askeri bir eylemden tutalım en sıradan bir çalışmaya kadar yapılan her şey herkese mal olur. Bütün gerillalar sanki kendileri yapmışçasına onu sahiplenir. Onun üzerine değerlendirme yapar, eksiklerini eleştirir…

Her çalışmamız böylesine evrelerden geçti. Sadece film çalışmasını gerçekleştiren ekibimizle sınırlı kalmayıp bütün dağlara yayıldı. Dağlardaki bütün gerillalar tarafından tartışıldı ve çok uzaklardan eleştiriler geldi. İlk başta bu konuda zorlanmadım desem yalan olur.

Sinema çalışmaları konusunda bir tek bilgisi bile olmayan arkadaşların yorumlarını ilk başta kabul etmekte zorlandım. Buradaki hiçbir gerilla sinema yapmamıştı ama her gerillanın yapılan çalışmalar üzerine söyleyecek bir şeyleri vardı. İlk başlarda söylenenlerin birçoğunun yanlış olduğunu bile düşündüm.

Bir zaman sonra asıl halkayı yakaladım. Ben bu gerillayı anlatıyordum. Ama arkadaşlarım yaptığım çalışmalarda kendilerini göremiyorlardı. Öyleyse bu gerillayı anlatmıyordum. Onların sözlerinin, eleştirilerinin ardındaki gizem işte buydu. Demek ki hala onların kalbinin yakalayamamıştım.

Ondan sonra daha özenli, daha dikkatli davranmaya başladım. Gerillayı daha dikkatli dinleyip aslolana daha derinde ulaşmaya çalıştım. Hiç birinin sinema konusunda akademik bir bilgisi yoktu. Bazılar çok uzun zaman bir tek film bile seyretmemişti. Ama yaptığım çalışmaları kendi çalışmaları gibi değerlendiriyor, eleştiriyor, kızıyordu. İlk başta alındığım bu yaklaşımları, sonraları sevmeye başladım. Onun, benim yaptığım bir filmi kendi eseri olarak görmesi, daha iyisini istemesi mutluluk vericiydi. Ve bütün bu zaman boyunca kendimde bir şeylerin biriktiğini fark ettim…

Madem gerillayı anlatmak için yola çıkmıştım, öyleyse onu sonuna kadar dinlemeli ve onun kalbini yakalamalıydım. Yaptığım her çalışmayı ilk önce gerillaya sundum. En sıradan değerlendirmeleri bile ciddiye alıyordum artık. Onun içindeki aslolan bana doğru yolu gösterecekti. Sanat gerillanın sözlerinde saklıydı, bunu bütün her şeyimle hissediyordum.

Ve o günlerde Kürt sanatçısını, Kürt sinemacısının en büyük zaafına kendi ruhumda yakaladım.
Halkın çelişkilerini yakalamak bir sanatçının ilk adımı olmalıdır. Bunu yakalamadan, ne akademik ünvanlar, ne de en güçlü teknik eğitimler başarıyı getirmeyecektir. Bir halk neyi yaşar, onun asıl çelişkileri nelerdir, sanatçının ilk sorması gereken sorular bunlardır.

Sadece sorup öğrenmek değil, bir de bu çelişkileri yaşamak gerekir. Sanatçı halkının gerisinde veya ötesinde değil, tam içinde olmalıdır. Halkını sanatın her hangi bir dalında işlenecek bir nesne gibi değil, onu hayatının öznesi olarak yaşamalıdır. Eğer bir savaşın filmini yapacaksa o savaşçıların dünyalarını paylaşmalıdır. Eğer halkının filmini yapacaksa 2006 yılının baharında Amed’in sokaklarında devletle çatışmalıdır. Bir çocuğun filmini yapacaksa polisin vurduğu çocuğunu kucaklayan annenin sözlerini kendi kulaklarıyla duymalı, kendi gözleriyle görmelidir.

Sanatçı uzaktan izleyen değil, halkının içinde birebir yaşayan olmalıdır. Yaşamı kendi halkının ötesinde olan, düşünceleri mülteci, duyguları yabancılaşmış olan yine mutlaka sinema yapacaktır. Ama bu kendi halkının sineması olmayacaktır.

Sanatçı halkıyla gülmeyi, onunla ağlamayı başaran, onunla omuz omuza sokak sokak çatışan, gerekirse onunla ölmeyi bilen insandır.

Başka bir halkın sinemacıları olsaydık belki sinema yapmamız çok rahat olacaktı. Belki bunları tartışmayacaktık. Ama gerilla savaşı veren bir halkın sanatçılığına soyunuyorsak, onun sinemasını yapacağız diyorsak, hayatımızı şöyle bir ortaya koyup bir kez daha düşünmemiz gerekecektir…

Beritan filmine gelinceye kadar yüzlerce gerillanın eleştirisini gönül rahatlığıyla dinledim. Onlar bu halkın çocuklarıydı. Onlar söylüyorsa bir halk söylüyor demekti. Görüş belirtmeyenlere ben sordum. Bu halka, bu halkın çocuklarına ne kadar yakın olduğumu duymak istedim.

Her film çalışmamdan önce gerilla birlikleri içinde uzun uzun kaldım. Onların yüzlerindeki ter kokusunu duymaya, dudaklarındaki özlemi okumaya, gönüllerindeki sevdayı yakalamaya çalıştım…

Bu da benim sinemadaki yolumdur…

Masal ve ezgi…

Aslında filmlerimin hikâyeleri filmlerimden çok daha büyüktür. Bu şarkı benden çok daha önce bir yerlerde başlamıştır. Ben sadece bir yerden sonra dinlemeye, çok sonraları da utanarak söylemeye başlamışım.

Hikayelerime birebir tanık oluşum ise daha büyük bir sorundur. Hikayeleri dinleseydim, bir yerlerden okusaydım işim belki çok daha kolay olurdu. İlk başlarda onları yaşamış olmamın, o acılara, hüzünlere, duygulara birebir tanık oluşumun bir avantaj olacağını düşünmüş olsam da, çalışmalar içinde bunun çok daha ağır bir soruna dönüştüğünü fark ettim.

Hikâyeleri yeterince işleyememe sorunu, bu konudaki bilgi ve tecrübe yetersizliğim çok uzun zaman çekingen davranmama neden oldu. Ama bir yerlerden başlamam gerektiğine de her zaman inandım. Mutlaka bir yerlerden başlamalıydım ki zaman içinde hakkını verebileydim. Bu anlamda ilk hikayelerimi feda etmek zorunda kaldım. Bunun hüznünü hala yaşıyorum. Tirej filmini bir gün bir kez daha sahneleme istemim hala içimde bir sızı gibi duruyor.

 Hikaye benden önce başlamıştır bu coğrafyada. Ben hikayeye bir yerinden katılırım. Ve şu gerçeğe ulaşırım…

Kürt sinemasının sırrı gerçekte değil, masaldadır…

Ait olmadığım, içinde kendimi bulmadığım, ruhumun içinde olmadığı hiçbir hikayeyi işleyemeyeceğim açık bir gerçektir. Tirej benden önce bu dağlarda yaşadı. Bir doktordu ve bir gerilla komutanı olarak bu dağlarda yürüdü. Ben bu dağlardaki bir patikada onunla bir kereliğine karşılaştım. O karşılaşmadan aklımda Tirej in sadece uzun boyu ve gözleri kaldı…

Yıllar sonra Tirej in vurulup yaralandığı o gece telsiz cihazından son sözlerini o gecenin anlatılamaz serinliğinde, o dörtbin yıllık ezginin içinde dinledim. Tirej  yaralı mevzisinden o büyük mütevaziliği içinde bütün yoldaşlara selamlar, Kürt halkının başı sağolsun derken gözyaşlarımı tutamadım. Ve Tirejin mevzisindeki bu son sözleri beni yüreğimin ta derinlerinde bir yerlerde vurdu.

Filmlerim gerçeklerden daha gerçek masallardan geliyor ki, her defasında tamamlayıp seyrettiğim zaman kendi kendime bu sefer de olmadı diyorum. Ama beklemek yerine yapmayı yeğliyorum. Üzülerek, kanayarak dağdaki insan öykülerinin içine girdim.

Belki ilk zamanlar film seyretme olanağım olsaydı, mutlaka filmlerinden etkileneceğim yönetmenler olacaktı. O zamanlar filmlere çok uzaktım. Ve şimdi diyorum ki, iyi ki uzaktım. Filmlerimi yaparken yönetmenlerden değil de, yazarlardan etkilendim desem daha doğru olacak.

Victor Hugo nun kişilik çözümlemeleri, Orhan Pamuk un inanılmaz imgeleri ve Murathan Munganın Kürt kökenli hikâyeleri filmlerimin belki de asıl temelini oluşturdu. Onların çok güçlü edebiyatçılar olduğunu biliyorum. Ama ben onların yazılarında müthiş bir görsellik yakaladım. Kitaplarındaki güçlü kurgu ve hikâyeleme biçimi beni etkisi altına aldı. Onlar gibi olduğumu söyleyemem şüphesiz ama onların gerilla filmlerine katkılarını da inkar edemem.

Ve hala her film çekimine başlarken yanımda mutlaka bu üç yazardan bir tanesinin bir kitabı olur. Hangisini olacağını zaten ben belirleyemem. Onlar kendileri belirlerler ve aralarında sözleşmişlercesine sırayla bir tanesi önüme çıkar, kendini gösterir. Başlangıç aşamasında bir yerlerde beni bekler. Sessizce kendi masallarını anlatıverir ve bir anda filmime ortak olur.

Kürt sinemasının sırrı sözlerde değil ezgidedir…
Kürt sinemacılarının sadece Kürtçe film yaparak, Kürt konularını işleyerek sinemaya ulaşamayacaklarının iddiasındayım. Kürt müziğindeki derinlik sinema için örnek olabilir. Her nerede olursanız olun, hangi koşullarda dinlerseniz dinleyin Kürt ezgisini mutlaka ayırt edersiniz. Bütün gürültülerin içinde onu yakalarsınız.

Filminin çekimleri boyunca birlikte çalıştığım bir Kürt kızı vardı. Hakkari dağlarının bu güzel kızından her dinlenme anımızda bir şarkı isterdim. Bunun nedenini o an bende pek bilmiyordum. Ona her seferinde bize bir şarkı söyle derdim. Bütün arkadaşlarda destekleyince red edemez söylerdi. Onun söylediği sözlerini anlayamadığım Kürt şarkılarında ne bulduğumu tam olarak bilemiyorum.

 Bir hayal olabilir ama filmlerimde, Kürt müziğinin o eşsiz ezgisine ve Kürt masallarının gerçeklerden daha öteye olan  gerçeklerine ulaşmayı hedefliyorum. Dört bin yıllık bu damar, masal ve ezgi bu gün de Kürt sanatının özünü oluşturuyor.
Kürt sinemasının çıkışı da, çok uzaklarda değil, masal ve ezginin birleştiği ve hiç birimizin inkar edemeyeceği gerçekte, dengbejlerdedir…

Keşke onları anlayarak dinleyebilseydim. Bu da benim öz eleştirimdir…

Cüret…

Bu dağlarda gerillaların çok sevdiği ve sıkça kullandığı bir söz vardır. Bir gün yolunuz dağa düşerse belki de ilk duyacağınız sözlerden bir tanesi bu olacaktır… Kuryeniz size, en iyi yol bildiğin yoldur, diyecektir ve sizi çok iyi bildiği patikalardan geçirecektir…

Bu sözün sıradan söylenmiş bir söz olmadığını, gerillanın kalbinden çıkıp geldiğini dağlardaki yaşamım içinde öğrendim. Hatta gerillanın ötesinde Kürt halkının bilincinin en kuytu köşelerinde gizli olduğunu hissettim. Hemen hemen karşılaştığım her Kürt’ün ruhunun ıssızlığında bunu ilk anda fark ettim…

Zaman içinde dağlardaki hayatımın bu yazılmamış ilke üzerinde çevrelendiğini ve yaptığım çalışmaların bu ilke ile biçimlendiğini gönül rahatlığıyla kabullenmiş durumdayım. Şimdi yaptığım sinema çalışmalarımın içinde, yıllar önce beni dağlara getiren kuryemizin alelade bir şekilde söylediği bu sözün varlığını hissettikçe kendi kendime gülümserim.

Ben şuan Kürt sinemasının da, Kürt’ün bu yalın gerçeğiyle yakından ilişkili olduğuna inanıyorum. Kürt halkının kalbinin şifresi de burada yatıyor. Ve Kürt sinemacılarının bu şifreyi çözmeden, Kürt hayatlarının bu kodlamasını yakalamadan Kürt insanına ulaşamayacaklarının farkındayım.

Burada, kendi halkına ulaşamayanların evrensel ilkelere ulaşmalarının da hayal olduğunu eklemek zorundayım. Hiçbir evrensel kendimizin ötesinde değildir ve diğer insanlara ulaşan yol önce kendimize uğramalıdır, diyerek asıl konuya devam etmek istiyorum.

Kürt Halkının diğer halklardan ayrıldığı en önemli noktalardan biri bu noktadır…  Kürt halkı tarihsel gelişimi içinde hiçbir halk ile benzeşmemiştir. Tarihin içindeki bütün halklar birbirlerine benzer gelişim süreçleri yaşarken Kürt halkı hiç birine benzememiş, ya kendi kurduğu tarzda gelişmesini sürdürmüş, bunun olanağı olmadığı zaman ise gelişmesini durdurmuş, hatta yaşamını sonlandırmıştır…

Burada şuna gelmek istiyorum; Kürt halkı tarih boyunca ancak kendi bildiği yolda yürümüş ya da hiçbir şekilde yürümemiştir. Dağların uçurumlarında açtığı yolları uygarlığın asvaltında koşmaya tercih etmiştir. Bu onun bilmezliğinden veya cehaletinden değil, onun ruhundaki özgürlük eğiliminden kaynaklanmıştır. Belki de Kürt halkını tarihin en eski halkı ve uygarlığın yaratıldığı ana damar haline getiren bu özgünlüğüdür…

Kürt sineması bu gerçeği ne zaman yakalar bilemiyorum. Biz tarihten başka neyiz, tarihin dışında hiçlikten başka neyiz diyordu İmralı adasındaki o güzel insan ve Kürt sanatçısının çıkış noktasının yine kendi halkının tarihinde bulunduğunu işaret ediyordu.

Kürt insanın bünyesi birilerinin tekrarı olmayı, eskisi, müsveddesi olmayı kesinlikle kabul etmez. Kendi sadeliği içinde yüzlerce yıl sabırla bekler ama bir başkasının biçimine bürünmez. Bu Kürdün rengidir. Kürt sanatçısı, sinemacısı bu rengi yakalamak zorundadır. Unutmayalım, tarihin bütün yolları Kürdistan’dan geçmiştir ama Kürt halkı dağlarda patikalar açmayı sürdürmüştür. Buna ister asilik diyelim, ister dik başlılık. Her ne isim verirsek verelim bu duruş Kürt duruşudur. Bunun başka adı yoktur.
Kürt sanatçısı bu Kürt duruşunu, bu özgürlük eğilimini ne zaman yakalar onu da bilemiyorum…

Şüphesiz Kürtler sinemaya çok geç girmiştir. Uygarlık belki bu alanda Kürtlerin yüzyıl önündedir. Sinema sanatının şimdiye kadar yarattığı değerleri hiç birimiz inkâr edemeyiz. Kürt sinemacısı insanlığın yarattığı bu değerleri araştırmak, öğrenmek, kendisine eklemek zorundadır. Ama bunlardan daha önemli olan bir şey vardır ki, o da, Kürt sinemacısı kendi yolunu çizmelidir…

Başkalarının yolarında yürüyebiliriz, hatta çok başarılı çalışmalar yapabiliriz, hatta bu çalışmalar içinde Kürdü işleyebiliriz ve hatta alkışlanabiliriz ama bu Kürt sinemacısı olduğumuzu ve Kürt sineması yaptığımızı ifade etmez. Her zaman onların ardında onların benzeri olduğumuzun ifadesi olacaktır. Ve hiçbir zaman onlara yetişemeyeceğimizin kanıtı haline gelecektir.

Günümüz dünyasında sinemanın bir pazar olduğunu, ürünleri kitlelere ulaştırmak için mutlaka bu pazar yerine inilmesi gerektiğini biliyorum. Kürt sinemasının da bu çarkın dişlileri içinde var olmaya çalıştığının da farkındayım. Kendi sektörü, kendi pazarı olmayan Kürt sinemacılarının zorlanmalarını bu dağlardan hissedebiliyorum. Aynı zamanda bu pazarda var olma özleminin, tutkusunun Kürt sinemacısının ayıbı olarak da görüyorum.

Sinema yapmanın ekonomik kaynaklar, destekler gerektirdiğini biliyorum ama Kürt sinemasının sorununun pazar sorunu olduğunu düşünmenin de bir yanılgı olduğunu biliyorum. Bana göre Kürt sineması bu pazarın içinde değil, ancak dışında var olabilir. Çalışmalarımın pazarın içinde zaman zaman gündemleştirilen, ön plana çıkarılan oryantal bir malzeme haline gelmesindense, Kürt gençlerinin ellerinde sokaktan sokağa, evden eve gizlice taşınmasını, yasaklı ama yürekli seyredilmesini tercih ediyorum.

Kürt gerillası nasıl ki, Kürt halkının özgürlüğe giden yolunu Kürdistan ormanlarının kuytuluklarında açtıysa, Kürt sinemacısı da bu ormana girmeyi göze almalıdır. Nasıl ki Kürt halkının gencecik çocukları kendi yollarını kendileri çizdiyse, tarih Kürt sanatçısından da böyle bir adım beklemektedir…

Sanat cüret etmekse, öyleyse cüret edelim.
O Pazar yerine inmeyelim. Sinemamızı ucuzlatılmış ticaret ilişkileri içinde değil, yoldaşlık ilişkileri içinde kuralım…

Bana gelince…

Ben gerillayım…
Kürt halkı üzerinde inkar ve imha kılıcı savrulduğu sürece elimde silahımla dağ başlarında yaşayacağım. Bu gün kameramanım, yarın fotoğrafçı, öteki gün fırında ekmekçiyim. Tepeci olmam gerekirse tepedeyim, nöbette olmam gerekirse nöbetteyim. Geceler boyu yürümem gerekirse yürüyüşteyim.

Kürt halkının bana vereceği bütün görevlere hazırım.
Bir daha film yapar mıyım bilemiyorum. Ama bunu yapması gerekenler yapmazsa bir kez daha yönetmenim…

 

Reklam

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse