Sinemanın dengbêjleriyiz

0
24
REKLAM    
Önder ELALDI
 

Hüseyin Karabey’in yeni filmi  “Were Dengê Min (Sesime Gel)” İstanbul Film Festivali’nde yarın 19.00 seansında sinemaseverlerle buluşuyor. Karabey, filmde 90’lı yıllarda yaşanan Berfê ana ve Jiyan’ın trajik hikayesini, Kürtlerin yüzyıllardır sürdürdüğü dengbêj geleneğiyle birleştirip anlatıyor. “Aslında bütün film hikaye anlatıcılarına bir övgü” diyen Karabey, hikayede bir masalın nasıl oluştuğunun da takip edilebileceğini ifade ediyor. Aynı zamanda sinemacılar olarak dengbêj geleneğinin sürdürücüsü olduklarını söyleyen Karabey ile filmini konuştuk.

 


– Filmde kadim zamanlardan günümüze gelen içi içe geçmiş hikayeleri izliyoruz. Bir yandan Berfê ananın diğer yandan dengbêjlerin hikayesi. Filmin hikayesi nasıl ortaya çıktı?

Kürtlerin makus talihinden bahsederiz hep. Bu hikayelerimiz ve masallarımıza da yansımış. Ama karşılaştığımız gerçek olaylar  masallarda anlatılanlardan pek farklı değil. Hep başımıza aynı şeyler geliyor. Fikir oradan çıktı. Aynı zamanda dengbêjlerin Kürt toplumundaki yerini, hikâyeleri nasıl topladıklarını ve günümüze nasıl uyarladıklarını da anlatmak istedik. Bundan 15 yıl önce Abdullah Öcalan yakalandığında dengbêjlerin o süreci bir hikayede anlatıklarını dinlemiş, çok etkilenmiştim. Hikaye, Kürdün direniş tarihinde geçmişte de böyle anlar olduğunu anlatıp güncel olayla bağını kuruyordu. Bu yöntemden yararlandım. Dengbêj hem yaşanmışlığı hem öğrenmişliği hem de bizzat o sırada yaşadığını anlatıyor. Filmin sanatsal anlamda beni heyecanlandıran tarafı, böyle sürecin nasıl oluştuğunu seyirciye tanıklık ettirmesi. Bir masalın nasıl oluştuğuna tanıklık ediyoruz. Bir de hikâye içerisinde hikaye anlatmayı seviyorum.

– Senaryoyu yazarken nasıl bir yöntem izlediniz. Hikaye gerçek hayatla mı ilgili yoksa kurgusal mı?

Gözaltında silah istenmesi hikâyesini defalarca duydum. 80’lerden bu yana yaşanan bir süreç. Daha korkunçları da yaşandı. Bizzat bu durumu yaşamış insanlardan dinledim. Askerler köye geliyor, köylülerde olmayan silahları istiyor, bulamıyor. Silah getirmeleri karşılığında onları rehin alıyor. Köylüler de çaresizlikten askerden silah alıp tekrar onlara veriyor. Daha sonra hikaye başka bir yöne kaymaya başladı. Askerlerin halka çektirdiği azabı göstermeye çalıştım. Bunu da nine ve kız torunu üzerinden anlatmak istedim. Silah orada başka bir objeye dönüşüyor. Öldürmek için aranan bir şey değil de kurtarmak için kullanılıyor. Dengbêj hikayeleri konusunda Abidin Parıntı ile çalıştık. Aynı zamanda senaryoyu beraber yazdık. Bazı tarihsel hikayeleri o getirdi. Tilki hikayesini ise Mizgin Müjde Aslan buldu. Masal bizim hikayeye çok uydu. Senaryo 3 yıl içerisinde hem yaşanmışlıklar hem araştırma hem de başkalarının katılımı ile ortaklaşa bir süreçte gelişti. Yine en başından bana bu fikri veren Hüseyin Yıldız’ı da unutmamam gerek.

– 90’lı yıllarda Kürdistan’daki köylerde faili meçhullerden dışkı yedirmeye kadar giden sürece şahit olduk. Askerlerin köyü basarak köylülerden silah isteme ve sonrasındaki yöntemleri biraz yumuşak gösterilmemiş mi?

Söylediklerinize tam anlamıyla katılmıyorum ama tabii ki daha sert anlatılabilirdi. Artık bundan sonrasına seyirci kendi kararını verecektir. O dönemi ben de yaşadım. Genel anlamda savaşın haksızlığını, savaşın kendi yarattığı durumla anlatmak istedim. Bu filmde anlatılanların çok daha korkunçları yaşandı. Önceki filmlerde onları anlattım, belki diğer hikayelerde de anlatacağım. Burada yaşanan, fiilen görünmeyen ve onların kafasında meşrulaştırılmaya çalışılan savaşı batıdakilere göstermeye çalıştım. Trajik ortamlarda, trajik durum yaratmadan karakterlere odaklanıp anlatmayı tercih ettim. Bu insanlar kendi ülkelerinde işgal altında. Devamlı taciz ediliyor. Direnişi; nine, dengbêj ve küçük kızın üzerinden vermeye çalıştım. Şiddeti direk göstermeden anlatmak istedim. JİTEM’in durdurup tehdit ettiği çocuğa ne olacağı belli değil ama o gerilimi hep yaşatmak istedik.

nuce 15042014-111456-1397549696.07

– Sizin anlattıklarınız ve diğer fimlerde şu realite ortaya çıkıyor; Kürdistan’daki savaşı batıdakilere anlatma çabası ile Kürdistan’da savaşı yaşayanların yaşadıklarını filmlerde görme algısı. Bu algı kopuşu aynı zamanda Kürt sorununun kendisi. Bu denge nasıl yakalanacak?

Fiilen yaşanmış sorunları anlatan bir sürü belgesel yaptım. Şunu öğrendim; sadece gerçekliği anlatmak tek başına bir şey ifade etmiyor. Çünkü insanlar biliyor ne olduğunu. Bir empati duygusu yaratılmadı. Buradaki adam bizi kurbanlık koyunlar gibi gördüğü için yaşanan hak ihlalleri ile ilgili bir sorun yaşamıyor. Bu filmde Kürt karakterleri daha önce sinemada bu şekilde yer almadı.

Filmdeki karakterler aracılığı ile savaşa sessiz kalan, gizlice onaylayan insanlara bir dur deme şansı yaratabileceğimizi düşündük.

Aynı zamanda bu sürecin kendi dinamiği içinde yürüyeceğini düşünüyorum. Eleştiri mekanizması burada devreye girebilir. Bizim başka çalışmalarımız da var. Çalışmalarımızın bütününe baktığımızda diğer eserlerimizde bu dengeyi yakalıyoruz. Mesala Asi film olarak yeni bir çalışmamızda da yönetmenliğini Zeynel Koç ve Cenk Örtülü’nün yaptığı “O iklimde kalır acılar” filminde Kürdistan’daki toplu mezarları anlatıyoruz.

– Filmde dağları hemen hemen bütün karelerde görüyoruz. Dağın izleyenlerin imgeleminde hangi anlamları çağrıştırdığını söyleyebiliriz?

Kürtlerin varlıklarını sürdürebilmesi, bugüne kadar gelmesi dağlara borçlu. Çok coşkulu, etkileyici, büyük bir şans bizim için. Belki de şanssızlık olabilir. Ovada olan bir toplum olsaydık belki daha çabuk uluslaşabilirdik. Gecikmiş ulusallığımız bazı sorunlara yol açıyor. Diğer yandan da kültürel olarak değerlerimizi koruyup yok olmamızı sağladı. Dağ aynı zamanda bugüne kadar gelen direnişin ayakta kalma nedeni.

– Fotoğrafik sahnelerin ağırlığı da filminizde öne çıkıyor…

İnsan yaşadığı acıları sağaltmak için hayattan güzel şeylerle durumun üstesinden gelmek istiyor. Yaşadığımız yer güzel bir yer, hayat her zaman karanlık anlardan oluşmuyor. Bu güzellikleri paylaşabildiğimizde karakterimiz, nasıl bir coğrafyada yaşadığımız ve hayatla kurduğumuz bağ da görülebiliyor. Kürtler olarak en eksik yanlarımızdan biri de bu. Haksızlığa uğradığımızı anlatmaya çalışırken kendi kültürümüzü yeterince anlatamadık. Bu sahneler de biraz bunu sembolize ediyor.


Sorun varsa o silah topraktan çıkar

– Film, biraz silah üzerinden yürüyor. Hikayede barışın üstüne silahların gölgesi düşmesin denilip silahların gömülmesine değiniyorsunuz. Bu meselede bugüne göndermeleriniz var mı?

nuce 15042014-111502-1397549702.65Dünyanın her yerinde silahı toprağa gömmek barışı temsil eder. Silahı toprağa gömerseniz günü gelirse yine çıkarılabiliriz mesajını verirsiniz. Sorun ortada var olduğu sürece o silah topraktan çıkacak. Onun çıkmaması için barışın tüm unsurlarıyla bu topraklara gelmesi lazım. Savaşın en büyük kahramanları bile silahı lanetler. Savaşın kendisi lanetlidir. Savaş bir mecburiyet. Biz savaşa aşık değiliz. Yok olmamak için direndik. Kürt halkı damarına basıldığında, aşağılandığında isyan ediyor. Bugün barış sürecinde görüyoruz zaten. Kürt tarafının yaptığı açıklamalar çok metanetli. Mümkün olsa da bu silahı gömsek türünde. 30 yıldır bunun ustası olsa dahi silaha aşık değil. Bu film barış sürecine ufak da olsa katkısı olursa amacına biraz olsun ulaşmış olacak.


Film hikaye anlatıcısına bir övgü

– Kadim zamanlardan günümüzle buluşan bir hikayeyi anlatırken bununla birlikte Jiyan’ın öğrendiği hikayeyi diğer çocuklara anlatarak da bu geleneğin süreceğine şahit oluyoruz…

Sinemacılar olarak dengbêj geleneğini bir şekilde sürdürüyoruz. Burnumuzun dibinde olan kadim sanatı anlatma biçimini bir form olarak kullanma şansımızın olduğunu göstermek istedim. Sonuçta Jiyan anlatıyor, ben de hikaye anlatıcısına bir övgü olarak Jiyan’ı anlatıyorum. Aslında bütün film, hikaye anlatıcılarına bir övgü.

 

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse