Sinemanın Adını Koymak: Dilini Arayan Kürt Sineması

0
14
REKLAM    

Serin bir ikindi vakti Diyarbakır’a indiğimde tepemde jetler uçmaktaydı. Anayasa Mahkemesi Demokratik Toplum Partisi’ne açılan kapatma davasını karara bağlayacağı gün Diyarbakır Sanat Merkezi ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen Konferansa Sînemaya Kurdî ya Navnetewî -Uluslararası Kürt Sineması Konferansı’nı- takib etmek üzere bölgedeydim. Otuz seneden bu yana süregiden bir savaşın, dört parçaya ayrılmış bir coğrafyanın, dünyanın en büyük vatansız mülteci nüfusunun beyazperdeye yansımasını konuşmak üzere toplanmıştık. Varolan bir ulusal sinema mıydı, yoksa o ulusun ürettiği bir sinema mıydı? Bunu cevaplandırmak çok mümkün olmasa da en azından bir çerçeve çizmek ve en önemlisi de bir araya gelmekti amaç.

Konferansın ilk günü Wek Pirsek Sînemaya Kurd (Bir Soru Olarak Kürt Sineması) başlığında, Kürt sinemasının varlığının yönetmenlerce tartışıldığı bir oturum olarak planlanmıştı. Ne var ki oturumun moderatörü ve aynı zamanda Londra Kürt Filmleri Festivali’nin yöneticisi Mustafa Gündoğdu sabaha karşı gözaltına alınarak savcılığa çıkarıldı. Sırf bu durum bile devam eden açılım projesine karşın Türkiye’de birşeyleri konuşmanın hala pek de kolay olmadığının göstergesi gibiydi. JİTEM tarafından ebeveynleri öldürülen iki çocuğun hikayesini anlatan ve bu yıl Altın Portakal’da gösterilen Min Dit filminin yönetmeni Miraz Bêzar’ın sunumuyla başlayan oturumda öncelikli olarak dil unsuru tartışıldı. Kürt sinemasını Kürt yapan en önemli unsurun, Kürtçe olduğunu belirten Bêzar, yasaklı bir dil olarak Kürtçe’nin sinemadaki görünürlüğünün henüz yeni olduğunu sözlerine ekledi. Güney Kürdistan asıllı olup, Norveç’te yaşayan ve  orta metrajlı fimler yapan Hîşam Zaman ise daha ziyade Kürt halkının kültürel meselelerine yönelen ve Hiner Saleem çizgisinde kara mizaha ve stilize bir dile meyleden bir yönetmen. Zaman’a göre bir filmi Kürt sinemasına ait kılan beş unsur var. Bunların başında siyaset geliyor. Kürt filmlerinin hemen hepsinde bir şekilde temsil edilen siyasetin varlığından bahseden Zaman, yaşanılan acıları ve süregelen direnişin burada önemli bir payının olduğunu söyledi. Filmlerin tamamında bulunan bir diğer unsurunsa Kürdistan veya onun ikonları olduğunu dillendiren Zaman, Kürtçe’nin ve kültürel kodların da bu bağlamda önemli olduğunu anlattı. Hîşam Zaman’ın belirttiği diğer maddelerse dağıtım koşulları ve castingdi. Kürt filmlerinin oyuncularının genelde amatör ve mülteci olduklarına değinen yönetmen, bu durumun yönetmenle oyuncu arasında sözsüz bir oyunculuk dili yarattığını ve bu sayede Kürdistan’daki gerçekliğin çok tabii bir şekilde perdeye yansıyabildiğini belirtti. Güney Kürdistan’dan gelen yönetmen Hisên Hesen Elî ise Kürt sinemasını annesini yani vatanını arayan bir sinema olarak tanımlayarak bu sinemayı tanımlamada coğrafi im ve imgelerin önemine dikkat çekti. 

Kürt sinemasının “ne” olduğu sorusuna yönetmenler cephesinden bir yanıt aranmaya çalışan ilk günün oturumu, Kürt sinemasının en azından toplantıdaki mevcut temsilcilerinin (Hîner Saleem ailevi sebeplerden ötürü toplantıya katılamadı) henüz ürettiklerine dair çok da net bir konumlandırmaya sahip olmadıklarını gösterdi. Ürettikleri sinemanın bir ulusal sinema niteliği taşıyıp taşımadığı, taşıyorsa bunu sağlayan unsurların ne olduğu noktasında pek de ortaklaşmayan yönetmenler daha ziyade sanat sinemasının ve azınlık sinemasının da sıkça yaşadığı üretim, finansman ve dağıtım sorunlarına değindiler. Bu bağlamda önerilerden birisi de bir Kürt sinemacıları kollektivitesi oluşturulması şeklindeydi. 

Konferansın ikinci günü daha kavramsal bir çerçevede ve sabah saatlerinde serbest bırakılan Mustafa Gündoğdu’nun moderatörlüğünde gerçekleşti. Kürt, Ermeni ve Filistin sinemaları üzerine çalışan İngiliz akademisyen Tim Kennedy’nin ulusal sinema üzerine değerlendirmeleriyle başlayan oturumda Kennedy; ulusal sinemanın hak ve adalet arayışında taleplerin dile getirilmesinde, ulusu birleştirmede, baskılara karşı direnişte, kurucu teorinin inşasında ve ulusal kimliğin üretiminde oynadığı role dikkat çekti. Ulusal sinemanın tanımlanması ve varlığı noktasında işlevselci teoriyi benimseyen Kennedy, ulusallığı yaratan faktörleri de şöyle sıraladı; coğrafya, anadil, baskı, zulüm, çatışma, sosyal adaletsizlik ve banal milliyetçilik. Ulusal sinemanın toplumsal hafızanın üretimi ve devamlılığındaki etkisine de değinen Kennedy, bu bağlamda Kürt sinemasının taşıdığı büyük sosyal fonksiyon gereği işlevselci perpektiften ulusal sinema olarak tanımlanabileceğini belirtti.

Kürt sineması üzerine çalışmalar yapan, akademisyen ve eleştirmen Ayça Çiftçi, Kürt sinemasını tarihyazımı bağlamında ele alarak; bugün bu sinemanın 90’larda niteliksel ve niceliksel üretim çabalarının motivasyonuyla tarihini aradığını, bu arayışla Yılmaz Güney örneğinde olduğu gibi bir kimliği ve karakteri yeniden inşa ettiğini, çoktan tanımlanmış ve tarif edilmiş bir tarihte kendine yer açtığını söyledi. Bu çabalarla bugün Türk sineması kavramının tartışmaya açılıp, Türkiye sineması, yerli sinema gibi kavramların gündeme girdiğinin altını çizdi. Kürt filmlerinin birbirleriyle diyalogda olan, birbirlerinden söz alan, birbirlerinin sözünü devam ettiren bir yapısı olduğunu belirten Çiftçi, filmlerin tematik coğrafyasının siyasi sınırlarla parçalanmış fiziki coğrafyayı birbirine bağladığını anlattı.

Kürt sinemasının oluşturduğu hafıza kültürünün önemine değinen Ayça Çiftçi, bu bağlamda neyin unutulup neyin hatırlanacağını, biz olmanın sürdürülebilmesi için nelerin unutulmayacağını gösteren bir kollektif hafızanın inşasından bahsetti. Ulus devletten ve dolayısıyla ulusal bir sinema endüstrisinden mahrum olan Kürt halkının sinema aracılığıyla ulusal varoluşta ısrarını gösterdiği, bu sinemada ulus niteliği göstermedeki ısrarının temsil edildiğini anlatan Çiftçi, ulusal sınırların eridiği uluslararası konjonktürde sınıraşırı anlatılardaki kültürel referanslarla Kürt sinemasının hafızayı mekansallaştırdığını ve bu bağlamda metonomik bir karakter çizdiğini kaydetti. Kürt devletinin yokluğunu dahi mücadelenin yarattığı siyasallıkla, varolan bir ortak siyasal değere dönüştüren yapısıyla Kürt sinemasının filmdışı evrenle filmi bağladığını dile getiren Çiftçi, son olarak mevcut siyasal muğlaklığın yol açtığı teorik muğlakla kategorizasyonu pek de mümkün olmayan Kürt sinemasının bu tasnifdışı halinin de sinemasal anlamda olumlu gelişmeleri bünyesinde barındırdığını söyledi. 

Son olarak Küçük Özgürlük filmiyle adını duyuran, Almanya’da yaşayan yönetmen Yüksel Yavuz, Kürt sinemasının diaspora karakterine değinerek bu yolla aidiyetsizlik, kimlik ve Avrupamerkezcilik kavramlarını sorguladığına dikkat çekti. Yavuz öte yandan, sürgünlüğün yarattığı travmaların da farklı boyutlarıyla bu sinemada tezahür ettiğini belirtti.  
Kimlik siyasetinin tavan yaptığı, kültürlerarası diyalog ve birarada yaşamın yoğunlukla tartışıldığı şu dönemde doğrudan ulusal bir kimlik ve aidiyet temelinde şekillenen bir sinemasal üretimin imkan ve açmazları şüphesiz konferansın zihinlerde yarattığı en önemli sorulardan birisiydi. Kapitalizmin yarattığı ulus-devlet paradigması iflas ederken, onun zulmünden kurtulmak için ulusal kurtuluş teorilerine bel bağlamak ve bu mesele üzerinden sanatsal üretim arayışlarına girmek ne kadar makul, muhakkak ki tartışma konusu. Öte yandan ulusçuluğun bu coğrafyadaki yama olmaklığının kültürel tezahürleri de ulusal kimlik arayışlarının sürekli bir “gelenek icadı”, bir “hayal etme” biçimiyle gerçekleşmesi manidar. Hal böyleyken buralılık iddiasından bir sinemanın bu coğrafyanın değerleri, mirası ve kültürel kodlarıyla bir dil arayışına girmesi beklenebilecekken, bu sorunun muhatapları olan Kürt yönetmenlerinin meseleyi belirli sınırlara hapsolmamak şeklinde geçiştirmeleriyse açıkçası bir hayalkırıklığı yarattı. Kürt yönetmenlerin bu minvaldeki teorik tartışmalarının henüz mücadelenin siyasal tartışma eksenini yakaladığını söylemek pek mümkün değil. Zira modernist paradigmayı tasfiye eden, coğrafyanın kadim kültürü ve medeniyet birikimiyle uyum içerisinde, ondan beslenen ve güç alan bir siyaset ve yaşam biçimi arayışında çok ciddi mesafeler kat eden Kürt hareketinin aynı başarıyı sanatsal üretim mecrasında  gösterdiğini söylemek pek mümkün değil. Bilhassa sinema alanında mevcut üretimler, bu tartışmaların gerek siyasal gerekse kültürel ve sanatsal düzlemde yeterince ciddiye alınmadığının göstergesi niteliğinde.

Mevcut pratik sıkıntıları, çevresel ve konjonktürel şartların zorlayıcılığını da gözardı etmeksizin, Kürt yönetmenlerin bir Kürt sineması dili geliştirmede, ulusallığın kısıtlayıcılığında değil, demokratik toplumun kuşatıcılığında bir anlatım biçimi arayışında neden ısrarcı olamadıkları sormaya ve tartışmaya değer bir konu. Zira sanatsal üretimin, siyasal ve toplumsal tartışmaların bir göstergesi olması dışında, bizzatihi kendisi de varoluşsal bir iddia ve derinlikli bir tartışma zemini olmasıyla dikkate değer oluşu gözden kaçmamalı. Tam da bu noktada Ayça Çiftçi’nin kavramsallaştırmasıyla “suskunluğuyla konuşan bir sinema” kendi “dil”inin arayışında neden bigane kalmakta?

Sorunun tek ve kesin bir cevabı olmamakla beraber buna dair sıralanabilecek çeşitli sebepler mevcut. Güncel siyasetin keskinliği ve sürükleyiciliği bu gibi teorik tartışmaların derinleşememesinde ve bu tartışmalarda mesafe alınamamasında ciddi bir engel niteliğinde. Hem halkın gerçekliğinden kopmamak hem de kendi sahasında kendi gerçekliğini inşaya uğraşmak bir yönetmen için çok ciddi bir yük ve altından kalkılması pek de kolay değil. Bununla beraber film yapmanın bir hakikat iddiası niteliği taşıdığı gözönüne alındığında bu yükün altından kalkılmasını beklemek, Kürt halkı nezdinde haksız bir talep de sayılmamalı. Sanat piyasasının ve kültür endüstrisinin trend ve talepleri, özellikle diaspora eksenli yönetmenler için ciddi bir baskı ve yönlendirme unsuru. Sanatsal iradeyi hakim paradigma ekseninde şekillendirmeye meyyal bu talepler, genç yönetmenler için ciddi bir hesaplaşma ve vicdan muhasebesi, adeta nefis mücadelesi niteliğinde. Zira bir tarafta konjonktürel üretimlerle yakalanabilecek imkanlar ve sanatsal başarılar varken, öte yanda halk gerçekliği ve bunun bedelleri yer almakta. Bu bağlamda neoliberal endüstriyel koşulların teşvik ettiği çokkültürlülük trendlerinin, yerel ve farklı olanı hem olağanlaştırdığı- Kürt gerçekliğinde legalleştirerek tanıdığı- hem de tüketime uygun bir forma dönüştürerek kendi pazarında erittiği gözönüne alındığında sözkonusu konjonktürelliğin açmazları daha iyi anlaşılabilir. Güncel siyasi tartışmalarla son derece ilintili ve Kürt sanatı için hiç de uzak olmayan bu üretim tarzı ve biçiminin kimlik eksenli üretim yapan her sanatçı için olduğu gibi Kürt sinemacılar için de ciddi bir sorun teşkil ettiği, konferanstaki tartışmalar ekseninde daha da belirgenleşmiş oldu.

Son olarak, salt Kürt halkının değil, Kemalizm şahsında trajik bir 3. Dünya modernleşmesi deneyimiyle muhatap olan Türkiye halklarının ortak meselesi olan ve Kürt hareketi için de maalesef geçerliliğini koruyan kendi entellektüel ve kültürel diliyle konuşma sorununa değinmekte fayda var. İmha ve inkara başkaldırıyla yola çıkan ve varolma savaşını kanlarıyla, canlarıyla veren bir halk nezdinde “dil” maddi anlamının ötesinde, bir üslup ve aidiyet unsuru olarak da ciddi önem arzediyor. Hal böyleyken mevcut tartışmalarda takip ettiğimiz manzaranın, Türk modernleşmesinin deneyimlediği tepedenci, aydınlanmacı, elitist kültürel teorinin ve onun travmatik sonuçlarının maalesef hareket nezdinde de tekrarlanmak üzere olduğunu gözlemliyoruz. Öyle ki siyasal tartışmalarda moderniteyi tasfiyeye yönelen bir hareket, kültür sanat tartışmaları ekseninde ilkel bir modernitenin izini sürmekte. Kürt sineması konferansında da gözlemlediğimiz, yönetmenlerin söyleminde alttan alta mevcut bu diskur oldu. Bu noktada hemen yanıbaşımızda, İslam İnkılabının ardından yeni bir dil arayışına giren ve Fars kültürünün kadim mirasını, taziye, mesnevi ve minyatürgibi deri kültürel formları, çok başarılı ve özgün bir biçimde sinemaya uyarlayan ve ürettiği yeni formla paradigmasını başarılı bir şekilde yeniden üretirken, uluslararası mecrada da ciddi yankılar yaratan bir deneyim varken, Kürt yönetmenlerin biçimsel tercihleri bu bilinç ve idraktan maalesef yoksun gözüküyor. Bu durum, mevcut siyasallığın oldukça önemli ve değerli kaygılarının, bir şekilde bu alanda kendini üretemediğini, yahut bunu gerçekleştirmede yetersiz kaldığını gösteriyor. Kadrolara bağlanabileceği gibi, saha çalışmasına gereken önemin verilmemesiyle de ilişkilendirilebilecek bu sorun, her halükarda süratle değerlendirilmesi ve üzerine gidilmesi gereken bir mesele. Zira mücadelenin geldiği aşamada “dil”, salt bir siyasal talep olmanın dışında varlığın her şekilde tezahür zemini olması hasebiyle, bilhassa entellektüel ve sanatsal üretim ekseninde yoğunlaşmanın elzem olduğu bir unsur.

Çok boyutlu ve çok katmanlı bir dil, bir anlatım imkanı olarak sinema, bünyesinde barındırdığı derin estetik potansiyelle bittabii hayatın kendisinden kaynağını alıyor. Bu bağlamda dertlerden, acılardan, mevzu ve meselelerden beslenmesi de aşikar. Kürt sinemasına hayat veren de Kürt halkının kapitalist modernitenin ürünü ulus devletlerin sürdürdüğü imha ve inkar politikalarına karşın bitmek bilmeyen bir inanç ve aşkla sürdürdüğü direniş ve bu direnişin gündelik hayattaki binbir türlü izdüşümleri. Meselesi olmayanın üretimine kabil olmadığı sinema, meselesi olana da en zengin üretim imkan ve biçimlerini sunacak kadar cömert. Dolayısıyla her ahval ve şeraitte zulme başkaldıran Kürt halkı da bu aşkın ve inançlı isyanın temsilini beyazperdede görmeyi hakediyor.

Reklam

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse