Sinema ve Edebiyat Türleri Arasında Görülen Etkileşimler

0
33

Sanat, biçim-içerik ilişkisinin birlikteliğiyle var olmaktadır. Biçimsel 

öğelerle içeriksel öğelerin yoğrulması sanat yapıtının oluşmasını sağlar. İki
farklı sanat dalı, edebiyat ve sinemanın birlikteliği benzer bazı içeriksel ve
biçimsel özellikler taşır. Anlatım dillerinin bazı ortak özellikleri
aracılığıyla etkileşim içerisindedir. Her iki sanat dalında da türler bulunmakta
ve farklı yaklaşımlarla da olsa bir öykü anlatmaktadırlar.

Diğer sanat dallarının bir bireşimi olan sinemanın, Yedinci Sanat özelliği
edebiyattan, tiyatrodan, resimden, fotoğraftan, mimariden ödünç aldığı öğelerle
gerçekleşir. Bu yazıda iki sanat dalının etkileşimi, kendilerine özgü anlatım
dilleri ve türleri bağlamında ele alınmış, konunun kapsamlı olmasından dolayı
her iki sanat dalından örnekler vermek yerine yöntem olarak kavramların
incelenmesi seçilmiştir.

 

1. GİRİŞ
Bu çalışmada sinema ve edebiyat türleri arasındaki etkileşim incelenmekte-
dir.Her iki sanat dalındaki türler tanımlanmakta, anlatım dilleri ele alınarak
aralarındaki etkileşim incelenmektedir. Tanımlardan ve konu ile ilgili kaynak
taramasının ardından bir karşılaştırmaya gidilerek bir örnek olarak belgesel ve
deneme türlerine değinilmektedir.

Sinema sanatı, diğer sanat dalları ile karşılaştırıldığında çok yeni bir sanat
dalıdır. Sinema resim, edebiyat, müzik, tiyatro gibi sanat dallarının bir
bileşkesi gibidir. Diğer sanat dallarına bakıldığında bu yeni sanat dalının
gelişimi öylesine hızlı bir biçimde olmuştur ki, teknik olarak gerçekleştirilen
ilk gösteriminden bu yana neredeyse kendini aşar duruma gelmiştir. Ne var ki
Yedinci Sanat sinema ile en büyük etkileşim içerisinde olan sanat dalı edebiyat
olmuştur. Sinema ile roman arasındaki etkileşimden Monaco şu biçimde söz
etmektedir: “Sinemanın anlatı potansiyeli öylesinedir ki, en güçlü bağını resim,
hatta tiyatroyla değil romanla kurmuştur. Hem filmler hem de romanlar çok
ayrıntılı uzun öyküler anlatırlar…” (Monaco, 2000: 47).

Luis ve Auguste Lumiere kardeşlerin 1895’te gerçekleştirdikleri ilk halk
gösterimi
seyirciler için tamamen bir şok etkisi yaratıyordu. Karanlık bir salonda
önlerindeki perdede titreyen resimler hareket ediyor ve “Trenin Gara Girişi”
adlı filmde, üzerlerine dumanını tüttüren bir tren geliyordu. Bu olay karşısında
seyircilerden bazıları panikleyerek salondan kaçıyorlardı. Burada gerçek hayata
dair en gerçekçi yaratıcılığın ilk adımları da atılmış oluyordu. Lumiere
kardeşlerin gerçekleştirildiği bu gösterim sinemanın hayatın doğrudan aktarımını
sağlıyordu. Yine bu gösterimden etkilenen seyircilerden biri de George
Melies’dir. Sinemayı yaratıcı bir biçimde ilk kullanan Melies olmuştur. Lumiere
kardeşler sinemanın anlık görüntülerini kaydederken Melies ise bu yeni araçla
yeni anlatım yolları aramaktaydı. Sinemaya bu iki yaklaşım tarzı, zamanla farklı
türlerin oluşmasını sağladı.

2. SİNEMA VE EDEBİYATTA TÜRLER

Sinemada türleri (genre) kurmaca (fiction) ve kurmaca-olmayan (non-fiction)
biçiminde genel olarak ikiye ayırabiliriz. Kurmaca sinemada başlıca karşımıza
çıkan film türleri drama, bilim-kurgu, müzikaller, komedi, korku, savaş,
tarihsel dönem, western, canlandırma, kara-film (film-noir) gibidir.
Kurmaca-olmayan sinemada da türleri genel olarak belgesel filmler biçiminde ele
alabiliriz. Her şeyden önce film türlerini bir bütün olarak incelemek
gerekmektedir.

Başlangıçta, filmlerdeki oyunculuk, yönetim, kamera kullanımı ve kurgu gibi
teknik konular üzerinde durulmaktaydı. Daha sonraları film türleri ile ilgili
kuramlar geliştirildikçe, filmlerin yaşam ile olan ilgisi de incelenmeye
başlandı. Bu yaklaşım, filmi çevreleyen tarih, politika, ekonomi, ideoloji ile
olan ilişkisini de irdeleyen bir yaklaşımdı (Bywater ve Sobchack, 1989:91).
Kaminsky’ye göre de film türlerinin incelenmesi aracılığıyla filmlerin “…din.
Mitoloji, sosyal bilimler, psikoloji ve antropoloji ile olan ilişkisinin
analizi” (Kaminsky, 1985:3) söz konusu olmuştur. Böylece filmin
oluşumu kadar onun oluşum süreci de önem kazanarak bir bütünlük oluşturulmaya
çalışılmıştır.

Film türleri disiplinler arası çalışmalara da olanak tanımaktadır. Bu yolla
filmler
bir metin (text) gibi görülebilmekte ve değişik ‘okuma’ biçimleri ortaya
çıkmaktadır.
Claude Levi-Strauss’un yapısalcı yöntemini popüler film türlerine ilk
uygulayanlardan olan Jim Kitses’e göre; “…tür filmleri mitolojiye benzer.
Kültür ve bireyin onunla olan ilişkisi hakkındaki önemli ve bazen çatışan
davranışları ritüel bir tarzda tekrarlanmakta ve her bir izleyici bu çatışan
değerlerden bir anlam çıkarmaya çalışır gibidir. Örneğin korku filmlerinde
doğaüstü olaylara inanma ve inanmama duygusunun oynadığı rol gibi. Bu konuya
yalnız genel anlamda insani değerlerin birçok türde bulunmasını değil, aynı
zamanda tarihsel ve kültürel özel alanlar eklenebilmektedir” (Bywater ve
Sobchack, 1982: 91).

William K. Ferrell’e göre edebiyatın dört temel türü (genre) bulunmaktadır:
“…şiir, kurmaca (fiction), kurmaca-olmayan (non-fiction), ve drama.” (Ferrell,
2000: 31) Yine Ferrell edebiyatın alt-türlerini romans, macera, bilim-kurgu,
gizem (mystery), korku, güldürü, ve drama olarak belirlemektedir. (Ferrell,
2000: 31) Bu tür belirlemeleri sinema için de geçerlidir. Keith Cohen gösterge
bilimsel açıdan farklı sinema ve edebiyat gibi iki ayrı sistemin aralarında
nasıl bir ilişki bulunabileceği biçimindeki bir çalışmaya, her iki sanat dalında
da benzer kodların birden fazla sistemde yeniden ortaya çıkabileceği yolundaki
sonuçla varılabileceğini söylemektedir. Başka bir deyişle, görsel ve sözsel
öğeler geniş bir anlam sisteminin bağdaşık parçalarını oluşturarak iki sanat
dalının benzerliklerinin odaklaşması olarak görülmesi biçiminde özetlemektedir

(Cohen, 2000: 696).

Deneme, gezi, şiir, roman, öykü, eleştiri, röportaj gibi edebiyatın her türü si-
nema için kaynak oluşturmaktadır. Edebiyat türlerinin sinema türleri
benzerlikler bulunmaktadır.
Örneğin metin düzeyinde bir deneme ile bir belgeselin, bir roman ile kurmaca
herhangi türden bir filmin arasında benzerlikler bulunmaktadır. Yalnızca anlatım
biçimi olarak bir sanat dalı yazınsallığı ön planda tutarken bir diğeri de
görselliği kullanmaktadır.

3. SİNEMA VE EDEBİYATIN ANLATIM DİLİ

Bazin’e göre “…her sanat, sanatçının söyleyebilecek bir şeyi olduğunu ve bunu

bu araçla söylediği ölçüde, kendine göre bir dildir. (…) Sinema bu yüzden öbür
sanatların bir devamı olmaktan başka bir şey değildir. Ancak, sinemanın anlatım
olanakları geleneksel sanatlarınkinden öylesine zengin ve değişiktir ki,
sinemayı ayrıca ele almak ve konuşma diliyle gerçekten boy ölçüşebilen tek
anlatım tekniği saymak daha yerinde olur.” (Bazin, 1995:19)

Film dilini böyle betimleyen Bazin, bu dilin kullanımındaki birtakım özelliklere

de değinmektedir: “…sinema nicelik yönünden şimdiye kadar çoğunlukla her
şeyden önce estetik biçimlerde ortaya çıkıyor. Bu bir boş film kilometresi
sorunudur: Bir metrelik teknik filme karşılık yüz metrelik öykülü film
çevrilmektedir. Bu tıpkı dilin onda dokuzunun roman ya da tiyatro oyunu yazmakta
kullanılması gibidir” (Bazin, 1995:20).

Bazin burada dolaylı olarak film türleri arasındaki ilişkiye değinmektedir.
Üretilen filmlerin çoğunluğunun kurmaca filmler olduğunu, ne var ki sinema
dilinin bundan çok daha fazlası olduğunu belirtmektedir.

Sinemada senaryo aşamasında yapılan tüm tasarımlar öykü içerisindeki kişilere,

olaylara, ya da yere göre bir “çevirim senaryosu” hazırlamak biçiminde
olmaktadır.
Daha sonra hazırlan çevirim senaryosu doğrultusunda yazı dili görüntü diline
aktarılmaktadır.
Bu doğrultuda çekilen görüntüler kurgu aşamasında yönetmenin isteğine göre
uzun planlar ya da kısa kesme olarak adlandırabileceğimiz tekniklerle bir araya
getirilirler.
“Aksiyonun tek tek her durumunun, anının planlara ayrılarak belirtilmesiyle
yalnızca heyecansal izlenimi güçlendirmekle kalmaz, olayların özgün yorumunu da
yaparız.
Alıcının her yeni konumu seyirciyi olaylara belirli tek bir yerden baktırır. Bu
arada
senaryonun akışı içinde, kişilerin mekân içinde aralarındaki genel ilişkilerini,
hareketlerinin yönünü, zaman ve ritim birliğini, vb… korumak da gerekmektedir”
(Eisenstein, 1999:88).

Her sanat dalında olduğu gibi sinema sanatının da kendine özgü bir anlatım dili
bulunmaktadır. Jean Mitry bunu “Edebiyat, resim ve müzik sanatını oluşturan şey
sözcüklerin, renklerin ve notaların kullanım biçimidir. Sinema için de aynı şey
geçerlidir. Sinema bir araçtır. Hem de öyle bir araç ki!” (Mitry, 1989:10)
Edebiyat ile sinemada da karakterler, onların gerçekleştirdiği olaylar ve bu
olayların geçtiği yer bulunmaktadır. Senaryo yazımı bir filmin iyi ya da kötü
olmasında belirleyici unsurların başında gelmektedir. Denilmektedir ki; iyi bir
senaryodan kötü bir film çıkabilir ancak kötü bir senaryodan iyi bir film
çıkmaz. Burada görülmektedir ki tasarım aşamasında filmin iyi bir biçimde ele
alınması gerekir. Sinemanın edebiyattan ödünç aldığı anlatım teknikleri, senaryo
aşamasında ortaya çıkmaktadır. Sonrası ise sinemanın kendine özgü anlatım
tekniklerinin işidir.

Sanatın dili değer yargılarına değil, beğenilerimize göre belirir. Buna göre bir

sanat yapıtını değerlendirmemiz değer yargılarından çok bireysel beğeniye göre
değişkenlik gösterir. Sanatsal değerlendirme estetik ve estetik-dışı ölçütlerin
çatışması biçiminde olmaktadır. Bu olguyu Berna Moran’ın sözleriyle şu biçimde
açabiliriz: “Bugün edebiyat tartışmalarında estetik ve estetik-dışı ölçütler
çatışması biçiminde süregelmektedir.
Edebiyat eserlerinin çoğunda bu iki çeşit değer de yer alır (…) Hayatla sarmaş

dolaş edebiyat eserlerinin sadece yapısını dikkate almak ve hayat değerlerine
gözümüzü kapamak kısır bir yöntemle yetinmek olur. Fakat yan etkilere önem
verenler eserin yapısı üzerine biçimciler kadar titizlikle durmadıkça onların da
ölçütleri bir sanat eserinin hakkını vermekte yetersiz kalacaktır” (Moran,
1983:248).

Sanatsal varoluş biçim-içerik ilişkisi içerisinde gerçekleşir. Biçim içeriğin
içerik
de biçimin taşıyıcısı olmuştur. Sanat yapıtları, biçimsel öğelerinin (ses, renk,
ritim, simetri, vb.) içeriksel öğelerle (anlatım, konu, tema, vb.) yoğrulmasıyla
oluşur. Bu iki öğe birbirinin ayrılmaz parçalarıdır. İşte sinema ile edebiyatın
birlikteliği de bu noktada başlar. Sinema, edebi anlatım biçimlerini kesme,
zincirleme gibi kurgu teknikleri aracılığıyla geriye dönüşler (flash-back),
ileriye sıçramalar (flash-forward) gibi zenginlikleri de katarak belki de
romanın düşlemsel boyutunu kendine özgü zaman-mekân ilişkisiyle bir üst boyuta
aktarır. Fransız Yeni Dalga sinemasının öncülerinden Alain Resnais “Hi-roşima
Sevgilim” (1959) ve “Marienbad’da Geçen Yaz” (1961) adlı filmlerinde bunu
başarıyla gerçekleştiriyordu. Bilmekteyiz ki sinemada zaman şimdiki zamandır.
Beyazperdede olaylar hep şimdiki zaman izlenimi vermektedir. Ancak seyircinin
bir filmi
izleme süresince zaman öylesine serbesttir ki, zaman-mekân ölçüsünde bir yerden
başka bir yer ve zamana sıçrayabilme olanağına sahiptir.

Sinema tarihi, sinemaya uyarlanmış sayısız edebiyat yapıtıyla doludur. Bunların

hepsinde ortak yan sinemaya gidip film izlemeye başladığımızda yaşadığımız
deneyimin artık okumaktan çok seyretmeye dayalı olmasındadır. Deneyimimiz bir
roman ya da öykü okumaktan öylesine farklı bir noktaya gelir ki, bazı durumlarda
bu olgu yazar ile sinemacı arasında tartışmalara yol açabilmektedir. Yine de
sinemada çok başarılı edebiyat uyarlamalarına rastlamak söz konusudur. Şurası da
bilinmeli ki iki farklı sanat dalının anlatım farklılığı buna kaçınılmaz olarak
yol açmaktadır. Bu konu hem sanatçı hem de seyirci açısından irdelenmelidir. Bir
edebiyat uyarlaması söz konusu olduğunda, yazar her ne kadar filmin yönetim
takımı ile (senaryo yazarı, yönetmen, görüntü yönetmeni, genel sanat yönetmeni,
vb.) birlikte çalışsa da izlediği sanat yapıtının (filmin) artık kendi sanat
yapıtıyla (kitapla) pek bir ilgisi kalmamıştır. Bu hemen bütün edebiyat
uyarlamalarında yazar ile sinemacı arasındaki çatışmanın en önemlisidir. Filmin
oluşum aşamasında edebiyatın yerini artık sinemanın diline bırakmıştır. Başka
bir deyişle yazının dili görüntünün diline uyarlanmıştır.

Sanatçı açısından durum böyleyken seyirci açısından bu deneyim pek de farklı
değildir. Okur ve izleyici yalnızca iki deneyimin farklılığından doğan olumlu
gelişmeyi ya da olumsuzluğu takdir etmekte ya da etmemektedir. Seyirci kitap
okurken kendi deneyim ve dünya görüşü doğrultusunda yapıtı yorumlar ve
imgeleminde olayları, yerleri, ve karakterleri canlandırır. Aynı kitabın
sinemaya uyarlanmasında ise karşısına bir başka sanatçının, sinemacının
yorumuyla karşı karşıyadır.

Hangi roman türünden söz ediyorsak edelim (tarihsel, biyografik, izlenimci,
romantik, vb.), hepsinde ortak olan yön kullandığı araçtır: yazı dili. Sinemada
da senaryo, çekim, ve çekim sonrası aşamalarında kullandığı dil sinematografik
dildir. Sinematografik dili göstergeler ve bu göstergelerin oluşturduğu bir
sistem oluşturmaktadır.
Sinemayı bir roman ile karşılaştırdığımızda bir çekim (filmde kameranın
çalıştırılıp durdurulduğu ana kadar olan bölümü) bir cümleye eş olduğunu
söyleyebiliriz. Bir örnek vermek gerekirse; “Adam kapıdan çıkarak önünde uzanan
yol boyunca ilerler” biçimindeki bir cümle sinemada kameranın adamı kapıdan
çıkarak yol boyunca ilerleyişini takip eden bir çekimle eşdeğer olmaktadır.
Sinemanın dil ile olan benzerliğini James Monaco şöyle betimlemektedir: “Sinema
bir dil değildir ama dil gibi olması nedeniyle, dil araştırmalarında
kullandığımız yöntemlerin bazılarını sinema araştırmalarını uygulamak yararlı
olabilir” (Monaco, 2000:153).

Bir filmin başlangıç aşaması
onun tasarlanma aşamasıdır. Bu da senaryo yazımıdır.
Michel Chion bir film senaryosunu şu bölümlere ayırıyor: düşünce ve öykü,
sinopsis, outline, tretman, çekim senaryosu, teknik dekupaj ve story-board (Chion,
1987:264). Bu aşamalar sinemasal yaratım sürecinden en temelden en ayrıntılıya
olmak üzere film yönetmenine yapacağı filmde yol gösteren bir harita niteliği
taşımaktadır.

4. BELGESEL VE DENEME

Edebiyat ve sinema türleri arasında iki tür vardır ki birbirlerine birçok yönden
benzerlikler taşımaktadırlar. Bu iki tür deneme ile belgesel türleridir. Bir
yazı türü olarak deneme, yazarın herhangi bir konu, kişi, ya da olay hakkındaki
duygu ve düşüncelerini yargılara varmadan doğrudan okuyucuya vermesi olarak
tanımlanabilir. Denemeler herhangi bir konuda olabilir. Başka bir deyişle konu
bakımından sonsuz seçeneğe sahiptir.

Denemeyi diğer edebiyat türlerinden ayıran en önemli özelliği onun üslup
özelliğinden kaynaklanmaktadır. Bir deneme yazısı hepsinden önce serbest bir
yazı biçimidir.
Denemeyi diğer yazı türlerinden ayıran onun içeriğidir, denemecinin kişisel
üslubu da onun biçimsel yönünü ortaya koymaktadır. Yazının bulunuşundan bu yana
sözcüklerle bir iletişim kurulmakta ve bu iletişim en temel anlamıyla sözün
yazıya aktarılmasıyla geniş kitleler arasında bir bağ oluşturmaktadır. Yazı türü
günlük yazıdan sanatsal yazı biçimlerine kadar geniş bir alanı kapsamaktadır.
Bir gazete yazısını bir edebiyat eserini okur gibi okumayız. Yazı bu anlamda
farklı özellikler içermektedir.

Yukarıda deneme için söylenenlerin aynısını belgesel sinema türü için de
rahatlıkla söyleyebiliriz. Deneme ve belgesel türleri öylesine ortak özelliklere
sahiptirler ki kolaylıkla biri birinin yerine geçebilmektedir. Kuşkusuz söz
konusu olan anlatım özellikleri farklı iki sanat türüdür. Yaşanan dünyaya ve
onun getirdiklerine yaklaşımları o kadar benzer bir biçimde olmaktadır ki
kullandıkları farklı anlatım biçimi içerik açısından onları ortak bir noktada
buluşturmaktadır. Bill Nichols belgesel sinema için “İyi bir belgesel konusu ile
bir tartışmayı harekete geçirir, bizzat filmin kendisi ile değil” diyerek bir
belgeselin içeriğinin ne kadar önemli olduğuna işaret etmektedir (Nichols,
1991:10).

Öncelikle belirlenmesi gereken gerek deneme gerekse de belgesel birer
sanat türüdürler. Kendilerine özgü yapıları vardır. Bir belgesel film yapımı
öncelikle konu seçimiyle başlamakta ve daha sonra gerekli hazırlıklar
yapılmaktadır. Bir kurmaca film türüyle belgesel arasındaki farklardan en
önemlisi (tıpkı deneme ve diğer edebiyat türleri arasındaki farklar gibi)
yaşanan gerçekliğe doğrudan müdahale etmemesidir. Deneme ve belgesel türlerinin
özelliklerine baktığımızda aralarındaki anlayış ve yaklaşım benzerliğini daha
iyi görebiliriz: “Hangi yönden bakılırsa bakılsın, sözcükçe ne anlama gelirse
gelsin, sınır diye hiçbir kısıtlamaya sığmayan özgür açılımıyla,
insan-dünyasının vazgeçilmez bir zenginliğidir deneme” (Uygur, 1999:222).

Denemenin ne olup ne olmadığı
Nermi Uygur’un “Denemeli Denemesiz” adlı yapıtında neredeyse her yönüyle
betimlenmektedir. Tıpkı belgesel gibi deneme de “tür” kavramının dar kalıpları
içerisine sığmaz. Eğer bir tanımlama ya da bir yerlere ait olma ise söz konusu
olan ne deneme ne de belgesel öyle kolay kolay tanımlanıp dar bir kalıp
içerisine konamamaktadır. Uygur; “Gerçi sözlüklerde ‘deneme’ sözcüğünün tanımını
bulmak işten değil. Ne yazık ki, şimdiye kadar iler tutar yanı olan bir deneme
tanımına rastlayamadım. Neredeyse hepsi birbirinden özetlenerek kopya edilmiş
gibi. Özetle:
‘Deneme, bir yazı
türüdür’ diyerek geçiştiriyorlar” (Uygur, 1999: 36) diyerek deneme
tarafından konuyu çok iyi belirlemektedir.

Bize göre denemenin sinemadaki özdeşi olarak gördüğümüz belgesel açısından
bakıldığında, tür kavramı yalnızca dar bir kalıp içinde belgeselin zengin
anlatım olanağını kısıtlamaktadır. Yaşadığımız dünyada bir anlatım aracı olarak
belgesel geniş olanaklara sahiptir. Anlatım dili sinemanın dilidir. Ne var ki
konusuna yaklaşım biçimi ile
belgesel, diğer sinema türleri arasında kendine özgü bir yere sahip olmaktadır.
Tıpkı denemeci gibi belgeselci de konusunu ister uzun süreli bir araştırma
sonucu, ister anlık deneyimleri ile o andaki gelişimi sırasında biçimlendirsin,
özünde hayatın kendisini görüntülemek ve ona yorumunu katmak vardır. Bir
belgeselin biçimi, onun hangi konuyu ele aldığı ile ilgili değildir. Konunun
kendisi biçimi belirler.

SONUÇ

Bir edebiyat yapıtının sinemaya uyarlanmasında yazar ile sinemacı arasındaki
ilişkilerin her zaman olumlu olması beklenemez. Sinema ve edebiyat ilişkileri
yazar ile sinemacı arasındaki yaratıcılık aşamasında yapıta yansıması pek de
kolay olmayan bir serüvendir. Doğal olarak bir yazınsal anlatımdan görsel
anlatıma geçişte zorluklar olacaktır. Ne var ki bu birbirini tamamlayan bir
düzeyde olduğunda bu etkileşimden yararlı çıkacak olan sanat olacaktır.

Bazin bunu şu biçimde özetlemektedir: “Sinemanın yeniden dirilme dönemi romandan
ve tiyatrodan bağımsız olarak gerçekleşecektir. Fakat artık romanlar doğrudan
doğruya sinema için yazılmaktadır. Onu düzenleyecek sanat tarihinin
diyalektiğini beklerken sinema yeni kaynaklar arayışı içinde olacaktır.
Sinemanın yeniden keşfedilmesi için böyle bir yapılanmaya ihtiyaç vardır. (…)
Gerçek olan şey, ortada bir yarışmanın veya birbirinin yerine geçmenin
olmadığıdır. Sinema sanata yeni bir boyutun eklenmesidir. Bundan kim şikâyetçi
olabilir ki?” (Bazin, 1993:59).
Sinema ve edebiyat üzerine birçok yazı yazılmıştır ve yazılacaktır. Doğal olarak
bu konuda hiçbir zaman yapılanlara bir kısıtlama getirilemez. Her iki sanat dalı
da kendi anlatım biçimleri doğrultusunda yapıtlarını vermeyi sürdürecektir.
Edebi metinlerin çekiciliği her zaman sinemanın ilgi alanı içinde olacaktır.

 

 

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse