Sinan Yıldız Röportajı

0
46
REKLAM    

 

 Sinemaya nasıl başladınız ? Sinema ya da film üzerine eğitim aldın mı?

Öncelikle şunu belirtmek istiyorum, sinemadan ve diğer sanat dallarından bahsederken çok komplike cümleler kurmanın gereksiz olduğunu ve kuracağımız cümleler ifadeler toplumun ortalama algılayış seviyesine göre olması gerektiğini düşünüyorum. Ve diğer sanatçı arkadaşlarımızın da bu abartılardan tuhaf tuhaf terimlerden kaçınmasını isterim ki ancak bu şekilde zaten toplumuzdan uzak kalmış sanatı toplumun içine sindirebiliriz. Nasıl ki iyi bir siyasetçi halkın dilinden konuşandır bence bir yönetmen ya da sanatçı da öyle olmalı ama kimse çıkıp sormasın yönetmen kişi siyasetçi mi kardeşim diye ?… Neyse sorunuza geçeyim, ilginçtir ki sinemaya çocukluk yıllarımda izlediğim Yeşilçam filmlerini izleyerek başlamışım, izlediğim her bir film iyi kötü bende bir tesiri olmuş. Kamera gözü bilinci vermiş sanırsam, kamera gözü demek kameranın vizöründen yani bir çerçevede insanlara olaylara dünyaya bakarken ki gelişen hissiyattır… Evet bu Yeşilçam tesiri daha sonra evrildi gibi, Kürt filmleri ile tanıştım Bahman Qoabadi gibi usta yönetmenlerin filmleri mesela. Yeşilçam filmlerinin üzerimde bıraktığı asimilasyon etkisini yitirmeye başlamıştı, hep onların destanlarını izledik hep onların kültürlerini izledik, müziklerini dinledik ki çoğu film de sanattan nasibini almamıştı sadece ağlatan ya da güldüren, kahramanlar yaratan bir melodramdan öteye geçmiyordu. Kürt sineması beni özüme doğru götürdü artık “bizim” dediğimiz filmlerde kaldım filmlerimizin bir çoğu ne kadar yoğun bir ajitasyon içeriyorsa da çok güzel örnek yapıtlar karşılaşınca benim için o zamanlar bilinmezlik ve gizemlilik taşıyan sinemaya karşı derin bir hayranlık besledim. Uzun bir dönem hobi amaçlı fotoğrafçılıkla uğraştım bu zaman içinde kadraj mantığımın oluştuğunu düşünüyorum(basitçe kadraj mantığı ne demek: az evvel çerçeveden bahsettik işte bu çerçeveye nesnelerin öznelerin mantıklı ve insan gözüne hoş gelecek bir şekilde yerleştirmek demektir). Ama bir süre sonra fotoğraflar da artık beni tatmin etmiyordu. Mimariye, edebiyata, şiire, felsefeye olan aşkımı bir kenarda bırakamazdım ve sinema “yüzyılın görüntü ile hayal kurma sanatı” ile atölyelerde tanıştım. İstanbul’da sinematek atölyesinde bir dönem film yapım ve yönetmenlik eğitimi aldım akabinde Başkent İletişimden Akademisinden oyunculuk eğitimi gördüm, işin mutfağına girdiğimde duyduğum heyecan içimden bir ses doğru yerde olduğumu söylüyordu. Senaryo yazma noktasında da yaklaşık iki yıl boyunca “bir film senaryosu nasıl yazılır?” ı anlamaya çalıştım, araştırdım. İlk yazdığım kısa senaryoları yırtıp atıyordum bu yırtmalara bir anlamda seviniyordum.

 

 

Sizi film yapmaya iten sebepler neler ?

Tam olarak neyin beni film yapmaya ittiğine kanaat getiremiyorum, sanırım bu içgüdüsel bir eylem oldu. Belki de hiç bir şeyden tatmin olamama durumum… Ama en önemlisi toplumsal olarak var olan büyük derdimizi anlatma isteği… “vatan borcu”… Kurduğum hayallerin tanık olduğum olayların, hayatların başka insanlarla paylaşma isteğ… Bir yüzyılı ölümsüzleştirme isteği beni sinemaya götürdü… İlk zamanlarda kendim için film çekmeyi hayal etmiştim, her geçen gün başka insanların çekmek istediğim filmlere olan ihtiyacı gördükçe artık toplum için film çekilmeli düşüncesine doğru evrildim.

 

Film yapımının zorlukları neler? Kürt çevrelerinden destek bulabiliyor musun?
Film çekerken her şeyden önce insan bir sorumluluk taşıyarak hareket ediyor bu sorumluluğu sırtınızda hissettiğiniz an zaten yeterince bir yük yüklenmiş oluyorsunuz. Teknik zorlukları cakası, başkalarının rahatlıkla ulaşabildiği teknolojiye sizin çok uzak durmanız canınızı sıkabiliyor, teknik yetersizlikler bir yerde elinizi kolunuzu bağlayıp pes etme noktasına gelebilirsiniz… Oyuncular disiplinsiz davranıp işin zorluğu çıkrığından çıkabiliyor… Evet tüm bunları göze alarak başladığınızda emin olun ki başarılı olacaksınız ben buna inanırım. Sinemaya başlamak da bir anlamda ticarete atılmak gibi bir şeydir, risk ister cesaret ister, yuhalancağınız, insanların sizi anlamayacağı anlar bile gelir, iflas bayrağını çeker beş kuruşsuz kalırsınız sabırla bu işi sürdürmek size kalıyor. Kürt çevremden kısıtlı imkanlar bulabildim filmin bütçesinin üçte biri denilebilecek kadar bulabildim. Bizim toplum kadar sinemaya ihtiyaç başka bir millet zor bulursunuz ama bizim millet kadar da sinemaya yatırım yapan başka bir milleti zor bulursunuz. Bu çok tezat bir durum… Unutmamak gerekir ki Avrupa’da rönesansı başlatan burjuva sınıfı olmuştur fakat bizdeki burjuva sınıfı ancak karı kıza parayı yatırır bir de havasını atmak için parayı harcar… Kürt sinemasının gelişmemesinin en büyük nedeni yine kendimizin kendimizi sömürmemizden kaynaklanıyor, ben İstanbul’da Giresunludan film çekimi için sponsor isterken haklı olarak beni çok daha varlıklı sözde Diyarbakırlı, Cizreli hemşehrime havale ediyor, bildiğiniz aynaya bak ondan sonra geliniz diyorlar ve bu bizi açıkçası çok üzüyor.

 

Sinan Yildiz Röportaji

 

Kaniya Lîço fikri nasil oluştu? Film bittikten sonra toplumun tepkisi ne oldu?

İki sene önce Kaniya Lîço’yu çektik , ondan önce sürekli tuhaf tuhaf fikirlerin kafamda dolaştığı fantastik şeylerin peşinde olduğum kısa metrajlı senaryolar yazıyordum, kendi toplumumun gerçeklerinden biraz uzakta İstanbul’da yaşıyordum. Fakat gittiğim bir misafirlikte duyduğum bir haber beni beynimden vurdu, henüz 14 yaşlarında olan bir kürt çocuğu daha sınır ticareti yaparken askerler tarafından vurulmuştu. O an bütün senaryoları bir tarafa bırakıp duyduğum acının üzerine gittim ve en öncelikli senaryomu kısa bir zamanda yazdım bu senaryo da Kaniya Liço idi. Vakit kaybetmeden acısı hala taze olan o kardeşimizin ve bu yolda öldürülen diğer kardeşlerimizin anısına Kaniya Lîço filminin çekimlerine başladık… Filmin çekimleri ve kurgusu bir ay içinde tamamlandı, elimizdeki imkanlardan dolayı çok da amatör bir tarzda başlamıştık ve filmin tamamı bitince Gundikê Melî’de(Balveren) yani öldürülen kardeşimizin yaşadığı yerde ilk galasını yaptık. Filmin gösterimini bir bahçede açık alanda büyük bir duvara yansıttık, bütün köy halkı izlemek için bahçeyi doldurmuştu insanlar merakla her gün yaşadıkları trajediyi kah gülerek kah ağlayarak izlediler. Kimi anneler yollarını bilmediği, neler olup bittiğini hiç görmediği ama her gün çocuğunun geçtiği hayat mücadelesine beyaz perdede tanık oluyordu, ve bu onlar için inanılmaz farklı bir şeydi beyaz perdede herkes kendine başka duygu hissiyat içinde sempati ile acı ile baktı … Film bittikten sonra bize olan güzel teveccühleri evet bu işi neden yapmak istediğimizin en güzel ve motive edici cevabı oldu…

 

 

Etkilendiğiniz sanatçılar, yapıtlar kimler, nelerdir ?

Sinema için konuşacaksak başta Yılmaz Güney’in sanata bakışını, yorumlayışını çok önemsiyorum, heval Halil Uysal ’ın mücadeleci kişiliği bu yolda bizi motive eden en büyük lokomotifimizdir… Dünya sinemasına büyük bir miras bırakan Andrey Tarkovsky etkilendiğim üstadların başında gelir, evrenselliği çok iyi yakalamış nadir yönetmenlerden biridir, evrensel olan dili bizim de yakalamamız gerektiğini düşünüyorum ki ancak bu yolla başka milletlere toplumlara kendimizi ifade edebilir, tanıtabiliriz. Benim için müzik sinemanın ruhudur ve müzik ile hayal kurabiliyorum bir şeyler üretebiliyorum, bu müzik de özellikle Hesen Zirek, Şakiro gibi usta dengbêjlerdir, bunun yanında klasik müziği de çok dinlerim vazgeçilmezlerim arasında Bethooven vardır, en iyi bestesi olan 9. Senfonisini sağırken yazmıştır bunu ilk duyduğumda insanoğlunun hayallerinin sınırsızlığı karşısında ürpermiştim … Edebiyat alanında özellikle Çehov okuyorum, film yazmak çekmek isteyen biri için Çehovu bir el kitabı olarak görüyorum, çocukluğumda okuduğum Mehmed Uzun’un kitapları beynime kazınmış Kürdistan’daki sürgünler acılar sevinçler ayrı bir ilham kaynağım…

 

Diğer Kürt yönetmenlerle ilişkilerin nasıl?

Son yıllarda birçok Kürt yönetmen arkadaşımız festivallerde büyük başarılarla dönüyorlar her birisi bizim için ayrı ayrı bir övünç kaynağı moral gücü oluyorlar. Bu arkadaşların bir kısmı ile diyalog içindeyim, hiç çekinmeden onlarla fikrimi paylaşırım, onlardan fikir edinirim. Şunu çok net söylüyorum başka bir yerde göremeyeceğiniz bir dayanışmayı yardımlaşmayı siz Kürt yönetmenleri arasında çok rahat görebilirsiniz, bu da ayrı bir sevinç kaynağımızdır…

 

Sizin sinema eleştirmenleri ile aranız nasıl?
Yakın olarak tanıdığım birkaç eleştirmen var. Onlardan eleştiri almak gerçekten çok özel bir şey çünkü bir sonraki hatanızın farkındalığına varmanızı sağlıyorlar. Bazen haklı olarak yerde yere vurulduğum oldu bu biraz can acıtıcı ama bir o kadar da tatlı geliyor bana. Örneğin ismini vermek istemediğim bir eleştirmen abiye senaryomu göndermiştim kısa zamanda bana eleştirisini yazdı ve okuduklarım karşısında şaşırmıştım acaba bu işi hala yapmalı mıyım diye kendime sormuştum çünkü eleştirmenin benden istediği şey “sen senaryo yazmayı bırak ancak roman yazabilirsin” olmuştu… ben de sonraları ona hak vermiştim çünkü o zamanlar gerçekten bir çok eksiğim vardı. Ama senaryo yazma konusunda da da her kişinin kedine özgü bir üslubu var mesela bazı yönetmenler filmi senaryosuz çekerler. Bence senaryo olgusuna çok takılmamak gerekir, benim açımdan senaryo sadece işimizi daha pratik yapmamızı sağlar…

 

Sinemaya başladığınız ilk günden bugüne sinemaya bakış açınızda ne gibi değişiklikler oldu ?

Bireysellikten toplumsallaşmaya doğru evrildim diyebilirim. Evrenselliğin önemini kavradım ki sinemanın anadili evrensel olanıdır. Kendi kafamda büyüttüğüm engellerin aslında çok da büyük olmadığını eldeki teknolojik imkânlarla da yine derdimizi anlatabileceğimize inandım. Sinema dünyanın en büyük reklam alanıdır hem de sosyal bir alandır bu ikisinin farkına varınca hedeflerim ve sinemadan beklentilerim de değişti bir anlamda. Benim için sinema salt bir eğlenceden öteye geçip hayal kurma sanatına dönüştü. Usta yönetmenlerin hayatını sinemaya bakışını mutlaka okumak gerekiyor, o zaman içinde bulunduğumuz devasalığın farkına varabiliriz.

 

Küçüklüğünüzden itibaren, unutamadığınız filmler ve idol yönetmenleriniz ?

Sinema aşk ise bu aşkı Behmen Qubadî İle tanıdım. Hala unutamadığım Kaplumbağalar da Uçar filmi benim için hala en iyi film. Once Upon A Time In America ( Bir Zamanlar Amerikada) filmi de unutulmazlarım arasında, özellikle bu iki filmi zikretmek istedim çünkü gerçekten beni derinden sarsmış iki filmdir. İdol yönetmen kavramını çok benimseyemiyorum birbirinden değerli yönetmenlerin hepsi benim için idol…

 

Kurt yonetmen sinan yildiz

 

Filmleriniz vizyona girdikten ve seyirciyle buluştuktan sonra izleyenlerden size gelen en güzel yorum neydi, sizi en çok etkileyen…?

En güzel tepkiyi görüntü yönetmeni olan bir dostumdan almıştım, bir sahnede benim de fark edemedğim bir imgeyi söyledi “buradaki amacın buysa seni alnından öperim üstadım” demişti, ama ben onu bilinçli yapmamıştım ona rağmen çok hoşuma gitmişti. Diğer tepkilerden biri de “bu filmi sanki iki kişi çekmiş gibi, biri çok amatör biri çok profesyonel” demişti bu yorum da bana ilginç gelmişti. Aldığım yorumların geneli filmin çok amatör olması ve belli ki çok kısıtlı imkanlarla çekilmiş olması vs. idi seyirci de çok kısıtlı imkanlarla çektiğimizin farkına varmıştı. Ama herkesin takdir ettiği bir şey vardı ki o da bize cesaret veriyordu, bütün olumsuzluklara rağmen bu işe başlama cesaretini göstermemiz üzerine üzerine gitmemiz ve neticede acı bir hadiseyi sinema sanatı ile ölümsüzleştirmiştik oldu…

 

Öncelikle Yaşam senin için ne tarif etmektedir? Nasıl bakıyorsun hayata?

Sanki ressam renkli bir tablo çizmiş ve içindeki her şey hareket ediyor, evet yaşam benim için bu cümleden ibarettir demek çok hayalci olabilir ama bir anlamda biz zaten hayallerde yaşıyoruz.
Sadece bunu söylemek istiyorum zira üzerine daha fazla bir şey söylersem tam ifade etmemiş olurum…

 

Ezilen bir halkın daha doğrusu bilinmeyenlerin yönetmeni olmak nasıl bir duygu?

“Bir film, ayakkabının içine kaçmış bir taşa benzemelidir” der usta yöetmen Lars Von Trier, bizler ayakkabılara taşı koymanın peşindeyiz. Taşı gediğine koyduğumuz vakit bilinmeyenlerin yönetmeni olmaktan çıkarız. Kimliği, kültürü, dili yok sayılmış bir milletin yönetmeni olmak insanı bir şeyler üretmek noktasında daha da hırslandırdığını düşünüyorum, belki de beraberinde daha farklı bir yaratıcılık ruhunu da getiriyor. Son yıllarda kürt yönetmenler dünyanın birçok prestijli festivallerinde büyük ödüllerle “Kürt Yönetmnin Yapıtı” damgası ile dönüyorlar ve sanırım bu bilinmezlik biraz da kırıldı.

 

Adalet duygusu olan empati ile sinema sizin için neler tarif etmektedir?

Kişinin kendisini, karşısındakinin yerine koyup, olaylara onun bakış açısından bakması ve hissetme çabasıdır empati. Empati sahibi olabilmek için küçükken (gençken de mümkün) başkaları tarafından kırılmış olmak gerekir. Yani empati yoksunu insanlardan çok çekmiş olmak size empati kazandırır.
Başkaları sizin gibi kötü hissetmesin ve de aynı özgüven kırıklıklarını yaşamamasın isterseniz. Sonucunda sözlerinde-mimiklerinde-davranışlarında dikkatli bir insan olursunuz.
Ucunun ikiyüzlülüğe dayandığını söylemek de yanlış olmaz sanırım. Mesela Kızılderililer birini yargılamadan evvel yargılayacağın kişinin mokasenleriyle dolaş demişler. Onun ayakkabıları giyebilmek için, evvela kendimizinkileri çıkarmalıyız. Çoğu insan kırıcı davranışlar sergiliyor çünkü kendilerini karşılarındaki insanın yerine koyamıyor, onun gibi düşünemiyor. Empatik iletişim kuramamak karikatürlere geçmiştir, derenin iki tarafında da iki hayvan, biri ötekine sorar karşıya nasıl geçeceğim diye, öteki zaten karşıdasın ya der. Ama ne yazık ki Kör/sağır yargılayıcı bir iletişim sistemi bizimkisi. Ama bir taraftan sinemanın temel yapı taşlarına empati duygusunu yerleştirdiğimiz vakit adalet duygusu da insanlara aşılanabilir. Ki sinemanın temel amaçlarından biri de bu olmalıdır, adalet duygusunu inşaa etmek, madem sanat insan için toplum için diyoruz sinema ile hedeflenen şeyde de toplumu erdeme olana güzel olana yönlendirebilmeli. Sinema insanların düşünme biçimlerini şekillendirdiğine inanıyorum, ama şu hataya da düşmemem gerektiğini biliyorum evet toplum bir bilgisayar sistemi değil ki bir program yazacağız ve bunu ona yükleyeceğiz, hayır benim için bu çok yanlış bir düşüncedir.

 

derhenere kurd sinan yildiz

 

Bakışlarınızın rengi olan yaşam dünyanızda yönetmen kimdir? Ve Nasıl Olmalıdır?

Şehit heval Halil Usal‘ın için çok güzel söylenmiş bir söz vardı cevabınızı bununla başlamak isterim, “Halil dağları, dağlar da Halil’i sevdi” . Sorunuzu genelden alıp bir kürt yönetmenin nasıl olması gerektiğini kendi bakışımdan söylemek isterim, ki cevabım yine az önce söylediğim şeyde saklıdır, her şeyden önce dağların sevdiği insan gibi insan olmak gerektiğini düşünüyorum… 1 nisan 2008’de şehit düşen heval Halil Uysal‘ın, Botan yolculuğuna hazırlandığı günlerde Xelil not defterine bu yolculuğun gidişini şu cümlelerle not etmiş:

 

”Şimdiye kadar bende eksik kalan bir türlü karşılığımı veremediğim tek şey kuzeyin dağları ve insanları oldu. O dağlarda ve orada yaşayanlara henüz borcumu ödemedim. Onlardan ve o mekanlardan çok şey aldım. Ama bir türlü istediğim biçimde karşılığını veremedim. Fotoğraf makinem ve kameram dağları ve gerillasını çok zaman fotoğrafladı. Ama kuzey girmedi kadrajlarıma. Şimdi oraya borcumu ödemek için gidiyorum. Kuzeyin dağları, taşları, akarsuları, gerillaları beni bekliyor. Geç de olsa borcumu mutlaka ödeyeceğim. Çünkü ben o dağlardan ve insanlardan eşsiz bir hayatı armağan aldım. Ve onlar için de görevimi yerine getireceğim..”

 

Halil’in sanat anlayışında olduğu gibi halkın gerçeklerinden, değerlerinden ve mücadeleden kopuk olmayan bir sanat anlayışı ve duruşu benimsenmeli. Ancak bu şekilde kürt sinemasının taşları da yerine oturur, bir borcun ağırlığını hissederek kılı kırk yararak sinema sanatını işlememiz gerekir, işte o zaman iyi yönetmen kötü yönetmen zaten suda üste çıkan yağ gibi beli olur.

Bireye mi hitap etmek, topluma mı?

Başta da dediğim üzere sinemaya gitmek ya da sinemasal bir alanı üretmek başlı başına bir sosyallik durumu içerir. Bu sosyallik durumunu bireylerden oluşan toplum oluşturur. Bireyi toplumdan zaten ayırmamız mümkün değil, şuna gelmeye çalışıyorum bireye hitap ettiğimiz an otomatikman topluma da hitap etmiş oluyoruz diye düşünüyorum, bir birne labirent gibi iç içe geçmiş bir şeydir bu. Sanat toplumun aynasıdır sözünü biraz çevirip şunu da diyebiliriz, toplumun aynası bir anlamda o toplumda yaşayan bireylerdir. Ama büyük yangınlar yine küçük bir kıvılcımla başlar deyip öncelikle bireye hitap etmek gerekir diye düşünüyorum ama yine birey üzerinden asıl hitap etmek istenen tabana toplumdur.

 

Yeni bir projen var mı?

Evet şubat ayının ortalarında İstanbul’da başladığım yeni uzun metrajlı sinema filmimizin çekimleri yaklaşık iki aydır hala devam ediyor. Konusu itibari ile yazdığım bütün senaryolar arasında bu ilk ve belki de son olacak bir proje. Çünkü kürt sineması kapsamında değerlendiremiyorum biraz da bunun mahcubiyeti içerisindeyim, ama zaman ve şartlar bu projeye başlamama neden oldu yoksa kürt toplumunu dilini, kültürünü işleyen başka bir senaryomu çekmeyi isterdim. Filmin dili biraz farsça biraz Türkçe. Film İranlı bir santur ustasının İstanbul’daki sürgün hayatını ele alıp, kahramanımızın sahip olduğu müzik sanatı ile İstanbul gibi mega kapitalist bir kentte hayata tutunma mücadelsini anlatıyor. Teknik olsun diğer yol ve yöntemler olsun minimalist bir tarzda hareket ediyoruz, filmin sinematografyasının sağlığı açısından bunu daha uygun gördük . Gerçi istesek bile çok devasa bir organizasyon ile çalışamazdık çünkü bütçemiz de çok sınırlı oldu…

 

Kürt filmleri veya sinemasi hakkında ne düşünüyorsun? Kürt filmini nasil tanimlarsin?

Herkesin bu soruyu cevaplandırma şekli farklılık gösteriyor, kürt sineması üzerine konuştuğumuz bir çok arkadaşın farklı farklı yaklaşımı var kimisi Kürtçe zorunluluktur der ki bir anlamda katılıyorum bu fikre kimisi film çeken kişinin Kürt olması gerekiyor ya da Kürdistan coğrafyasında oradaki imgelerin kullanılmış olması gerektiğini vs. dile getiriyorlar. Bu fikirlerin hepsini bir çerçevede değerlendirip geniş geniş konuşmak gerekiyor aslında ama benim açımdan en büyük kriter filmin Kürtçe çekilmiş olması gerekir (filmin tamamen Kürtçe olması gerekir öyle yarı Türkçe kısmen Kürtçe üvey evlat yaklaşımı olarak değil). Dilin yanında toplumun hassasiyetlerini, örf ve adetlerini iyi çözümlemiş olup onların acılarına, sevinçlerine, aşklarına, efsanlerine, kültürüne yer vermek gerekir. Senaryo tabi ki toplumu eleştiren ve toplumun kendisini silkelemesini sağlayan bir şekilde olay örgüsü özgürce yazılıp çizilip kürt sineması kategorisine koyulabilinir. Kötü örneklerin en iyilerinden biridir mesela Mahsun Kırmızıgül, kürt olmasına rağmen ve filmlerinde kısmen kürt coğrafyasını işleyen Mahsun kendi halkının trajyedisini tüccar gibi kullanıp insanlara mal gibi pazarlıyor. Hiç unutmam bir sahnesinde karakol komutanı gelip köy halkına “lütfen köyü boşaltır mısınız” diyor, Kürdistanda 5 bine aşkın köy boşaltıldı ve nasıl bir imha oparasyonu ile boşaltıldığı sağır sultan bile duymuştu, bu nasıl bir etik anlayışıdır ancak imanım para ve sistem diyenlerin anlayışı olabilir ve bunun gibiler asla Kürt sineması içinde görülmez… Bunları söylemekteki amacım sadece Mahsun’u yerden yere vurmak eleştirmek değildi çok kötü bir örnek üzerinden fikrimi anlatmaya çalıştım, bunun yanında bir Yılmaz Güney ekolü var ki Güney sinemasında kürt coğrafyası, kültürel imgeleri ve dili(hiç yok) çok az görürsünüz ama Kürtlerin en çok sahiplendiği yönetmenlerin başında gelir ve onun sinemasını da kürt sineması olarak kabul edilir, halkın böyle bir algısı var bence halk herkesi hak ettiği yere yerleştiriyor. Ayrıca bir film için kürt filmi diyeceksek her şeyden önce filmi çeken kişiler filmini halkına adamış olması gerekir, bunu dile getirmelidir bence. Son olarak şunu söylemek istiyorum kürt sineması doğum sancıları yaşadı evet ama artık dünyaya açılan yeni yönetmenlerimiz var ve Kürt sineması denen bir mühir artık Avrupa’daki büyük yapımcılarca ve festivallerde kabul görüyor.

 

Kürt sinemasının gelişmesi için ne yapılmalı?

Her şeyden evvel Kürdistan’ın her şehrine büyük modern sinema salonları açılmalı, filmler çok ucuza satılarak insanları bu sosyal alan içine çekilmeli. Buna sinemaya gönül vermiş insanlar da iyi kötü demeyip sürekli bir sinemasal üretim içinde olmaları gerekir. Kürt sinemasına jönler, aktörler kazandırılmalı ve sürekli gelişen bir oyuncu kadrosu oluşturulmalı. Büyük kentlerimizde sinema okulları açılmalı Avrupa’dan ve Türkiye’de öne çıkan usta senaristler ve yönetmenler davet edilip derler verilmeli. Kürt gençlerinden oluşan yaklaşık 35 kişilik bir oyuncu kadrosunu oluşturdum henüz amatör olabilirler ama hepsi de birbirinden yetenekli arkadaşlar ilerdeki projelerde görev almak üzere hazır bulunuyorlar ve tabi diğer yönetmen arkadaşların da onlara ulaşabileceği bir alan yaratmak istiyorum. İlerde Cizre ve Hewler’de olmak üzere iki tane sinema okulu açmayı planlıyorum inşallah her şey yolunda gider ve milletimize olan borcumuzu belki bu şekilde bir nebze olsun öderiz…

 

Sitemizi Nasıl buluyorsunuz?
www.sinemayakurdi.com Sitenizden haberdar olduğum ilk günden beri heyecanla takip ediyorum, en son ilk kürt filmi olan “Zarê” yi bizlerle paylaşmıştınız, bu araştırma ruhu ile bizlere Kürt sinemasından çok güzel örnekler sunuyorsunuz. Siteniz üzerinden Kürt yönetmen arkadaşların yapıtlarından haberdar etmeniz ve bütün Kürt filmlerini ve yönetmenlerini bu konseptte buluşturmanız bizim için bulunmaz bir nimet. Eminim ki siteniz ile beraber siz ilerleyen zamanlarda çok daha güzel işlere imza atmaya vesile olacaksınız. Bu güzel ve örnek alıcı hizmetinizden dolayı sizlere sonsuz teşekkürlerimi ve saygılarımı sunuyorum.

Teşekkürler Sinan Yıldız

Röportajı Gerçeklerştiren: Ferhat Baysal, Yusuf Kaya ve  Leyla Aslan

 


 Sînan Yıldız Sayfası İçin Tıklayınız..


 

Sinan Yıldız’ın Kaniya Lîço İsimli Filmini İzlemek İçin Tıklayımız

kaniya lico izle

 

Reklam

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse