Sanat ve insan

0
93

 

Fethi Abdullah/ Bingöl M Tipi Cezaevi
Özellikle tarihi incelerken, yeni toplumsal alt-üst oluşlarda, sanatın kendi içinde önemli bir değişim öğesi olduğunun farkına varırız. Sanatçı da üretken olduğu kadar, çağının temel özelliklerini kendine uyarlayarak, bu eksen temelinde bir teorik temel edinmektedir. Bu kimlik, doğal ve toplumsal gerçekliğin yaratıcı süreci içinde bir yanıyla kendi bilincine varmasını sağlar.

Bugünün dünyasına bakıldığında sanatın evrensel boyutuna yakışacak bir tarzda temel insani değer yargılarına uygun olmadığı görülecektir. Nitekim sanatın insan zihni ve ruhsal dünyasını diri tutmaktan çok, piyasa için üretildiğini söyleyebiliriz. Sanat, sektörlerin elinde tekelleşmiş, insani ihtiyaçları karşılamak için değil, kâr güdüsüyle üretilmektedir. Bu şekildeki yaklaşım, sanatı bilgiyle sınırlı kalan seyirlik bir haz alma konumuna indirgemiştir.

İlk çağlarda insanın metafizik özelliği, felsefik bir var olma anlamını temsil ederken, günümüzde aşırı maddiyatçı yön kazanmasıyla birlikte, insanlar adeta zincirlerinden koparılmış birer makine parçaları haline gelmişlerdir. İnsanın mayası olan maneviyat, böylesine acımasız bir şekilde vurulmuştur.

Sanat, daha sonra, alt-üst ayrışmalarına, kafa-kol emeğine indirgenmiştir. Üst ve alt olarak vitrinlenen ‘sanat’ asla uzlaşmayız kutup tahtlarına oturtulmuşlardır. Tarih, bu tecridin bize öğretilmiş bir kabul olduğunu; iktidarı ve onun algısını tanıdıkça, mevcut durumu aşan bir farkındalığa gün be gün yaklaştığımızı gösteriyor.

2.500 yıldır bize gösterilen, sanatın hep form-biçim tarafı olmuştur. Oysa onun harcı, malzemesi, niçin yapıldığı, nasıl bir inançla ele alındığı, neleri anlatmak istediği toplumdan gizlendi, toplumdan kaçırıldı. Bizim elimizde kala kala, “şu fiyata satılıktır” etiketleri kaldı. Sanatın kimliği sektörleşmiş-tekelleşmiştir.

Kendi varlığını kimseye armağan edemeyecek kadar sahipsizdir. Oysa sanat, Babil kulesinde 72 dile sahipti. Herkes, birbirine ve diline saygılıydı ve günümüzdeki gibi “bilinmeyen bir dil” aşağılaması yoktu. Bugün sanat yapıtlarına, ürün diyorlar; tek varlık gerekçesi ise tüketilmeyi beklemek oluyor.

Ruh satılmış, beden ëmodernleşmiş’, akıl tek-tipleşmiş ve herkese başvuru formu verilmiş. İlk soruya verdiğiniz cevapta, ‘satılık hayallerinizi’ sıralıyorsunuz. Aşağıda seçilecek şıklar bile var: a. iktidar, b. devlet, c. şirket, d. hepsi. Al sana başarı puanları ve hayatın kurtuldu garantileri!..

Sen, ben veya biz artık küresel bir köy olmayı tercih etmişiz. Bunun anlamı, aslında “sen” diye bir şeyin kalmamasıdır. Bedenen bir çöküş, kalan ruhu da semavi dinler paylaşmışlar. Muasır medeniyet, bir heykele can veremez artık. Dil medyalaşmış, toplum ‘kanal’laştırılmıştır. Bize kala-kala uzaydan sadece Çin setini izlemektir.

Bildiğimiz her şeyi dışa vuralım. Kaç manzara çıkar acaba? Artık ‘büyük birader’ dışında herkes kör edilmeye çalışılmış. Her şey bir paraşüt gibi süzülerek aşağı düşmüş ve eğer yürüdüğünüz yollar nemliyse su içtiğiniz kuyu bile sızdırmaya başlamış demektir.

Eski Ahit’e bakıyoruz; ‘öldürmeyeceksin’ diyor. Yenisine bakıyorum, ‘günahkarsın’ diyorlar. İkisi de bizlere ait olamaz. Bunun için söylemek, izlemek yetmez. Eleştirmek, bilinçlenmek bunları katlayıp katılmak gerekir.

Bunları bilmememiz için çok kütüphane yaktılar. Ordular ilk şehre girdiklerinde ilk hedef buralardı. Ciltlerce kitap yanarken göç başladı ve bir başka yerde adımız ‘yabancı’ya dönüştü. Bundandır ki bugün önce kendimizi yaratıyoruz. Çünkü yarattıkça ‘yabancı’ dirilir ve kurtuluşa koşar. Bu yolculukta, en büyük sanatın insanın kendisi olduğunu fark ederiz.

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse