Sanat Filmleri Neden İzlenmez?

0
77

“Sanat” kulağa çok hoş gelen bir kelimedir. İnsanlar onun yararlı, olması gereken, ayrıcalıklı kimselerce yürütülen çok özel bir etkinlik biçimi olduğunun farkındadır. Bu özel yetenekli kimselerin ürünlerini çok merak eder, sık sık galerileri basar, onları yumruklar, tehditler savururuz; bunların tek sebebi onları tanıma çabamızdır. Gelgelelim davulun sesinin uzaktan kulağa hoş gelmesi gibi, sanat da yaklaşıp hayatımıza sokuldukça birden o büyüsünü kaybetmeye, kafa karıştırıcı ve uyku getirici bir şey olmaya başlar.

 

Benzer bir durum sanatsal sinema filmleri için de geçerlidir. Şimdi, sinemanın kendisi yedinci sanat sayılırken, sanat ve sinema kavramlarının nasıl yan yana geldiğini, yani aslında iç içe olması gereken şeylerin birbirinden neden ayrıymış gibi algılandığını sorarsak işler biraz karışır. Çünkü sinema baştan beri biraz bahtsız bir sanat olmuştur. 20. YY’lın ilk çeyreği onun bir sanat olup olmadığı, eğer öyleyse bunun nasıl olduğu/olması gerektiği konusundaki tartışmalarla geçmiştir. Sinemanın kendisini bir sanat olarak kabul ettirdiği dönemde ise artan ticarileşmeyle birlikte onun zanaatlaşması meydana gelmiş, özellikle Hollywood filmleri bu zanaatlaşmanın merkezi olaraka lgılanmıştır. Sinemanın zanaatlaşmasına gerekçe olarak geniş halk kitlelerinin anlayabileceği, pek derinliği olmayan, basit aksiyona dayalı filmlerin daha büyük gişe getirmesi ve yapımcıların da bu yüzden böyle filmlere öncelik vermesi gösterilmiştir. Buna karşıt olarak ise, okyanusun berisinde, daha çok Avrupa merkezli filmlere atfedilen sanat sineması ortaya çıkmış, bu filmlerin zanaatlaşma tehlikesine sapmadan daha dar bir kesime hitap ettiği ve sinemanın sanatsal niteliğini koruduğu düşünülmüştür. Bugün buna Üçüncü Dünya Sineması ve Bağımsız Sinemacıları da dahil edebiliriz. Diğer yandan gişeyi zanaat sineması sağlarken, prestijli ödülleri daha çok sanat filmleri toplamıştır.
Genel olarak bakıldığında kime sorsak sanat sinemalarının çok iyi bir şeyolduğu söylenir. Onlar Türkiye’nin adını uluslararası arenada duyurmuş, aldıkları ödüllerle ulusal gururumuzu okşamıştır.  Nuri Bilge Ceylan’ın 3 Maymun’u veya SemihKaplanoğlu’nun Bal’ı böyledir. Gelgelelim bu filmleri izleyen sayısına baktığımızda sinemalarda hiç de gişe getirmediklerini, insanların onları izlerken bi güzel uyku çektiklerine şahit oluruz. Peki, niye böyledir? Niye insanlar çok saygı duydukları bu filmleri izlemekten kaçınır?
İlk gerekçemiz anlaşılabilirlik olabilir. Bu filmler anlaşılması güç filmlerdir. Üzerinde düşünmek gerekir. Gerçekten de sanat filmleri kendi konularını ve içerdikleri temayı bize hemen açık etmezler. Hatta bazen bir konuları bile olmayabilir. Bir süre geçtikten sonra birden “o kimdi,” “o ne yapmaya çalışıyor”, “yok daha neler”, “kadın niye böyle uzun uzun yürüyor”, gibi sorularla kafamız kurcalanabilir. Sinemaya işlevselci bir şekilde yaklaşan bir düşünce, sinemanın eğlence işlevine vurgu yapar ve ortalama bir seyircinin sinemaperdesi veya televizyon karşısında eğlenmek istediğini söyler. Zaten gün boyucanı burnunda çalışmıştır. Bir de akşam evde film izleyip üzerinde düşünmeyebaşlarsa hayat çekilmez hale gelebilir. Dahası hayatını sorgulamaya başlarsaişler daha da sarpa sarar. İnsanların düşünme ataletinde olduğunu söylerkimileri. Bu yüzden düşündüren sanat filmleri, insan bedenini fazladan enerjiyakmaya sevk ettiğinden bünye bunu kaldırmaz ve daha az enerji isteyen bir işe, genellikle uyumaya yönelerek kaybolması muhtemel bu enerji korunur. Bilindiğigibi vücudun en büyük enerji tüketicisi beyindir. Beyin düşünmeden bu kadar enerji yakıyorken bir de düşünse kim bilir ne olur?
Düşük bütçelidirler. Gelirlerinin en büyük kalemi festivaller ve yarışmalardır. Görsel efekt pek yoktur. Sanat filmlerini yapımcılar da sevmez. Zira bu filmleri kimsenin anlamayacağı bilindiği için onun için harcanan para “batmış” kabul edilir. Eh yönetmen de sağdan soldan bulduğu parayla çektiği bufilmi mümkün olduğunca az paraya kotarmaya çalışır. Bu yüzden ne etkileyici kamerahareketleri, görsel efektler ne de ünlü oyuncular vardır. Hal böyle oluncasinemaya “büyülenmeye” giden izleyici perdede uzun ince bir yoldan yürüyenyaşlı bir kadını izleyince içine gına gelir. Kazıklandığını hisseder. Yaşlı kadının derhal uçmasını, sakladığı pelerini çıkarmasını ve derhal dünyayı kurtarmasını bekler. Buna karşın yaşlı kadın o uzun ince yolda küt diye düşer,ölür. Seyirci salonda “Vay canına!” diye haykırmak ister. Filme fazla paraharcanmayınca izleyici “ya bunu ben de çekerdim” düşüncesine kapılır aniden. Kendisi bile bunu çekebilecekken neden üstüne para verip sinemada izlesin ki? Daha filmin arası verilmeden salon boşalır. Bir daha da böyle filmlere gitmeyetövbe edilir. Çok lazımsa, birkaç ödül almışsa korsanı temin edilir. Eh, ayrıca filmi çekip gösterime hazır hale getirseniz bile önünüze kale gibi dağıtımcı firmalar çıkar. Onlar da tıpkı yapımcılar gibi filme ticari açıdan bakar veeğer filmin kar getirmeyeceğine inanıyorsa gösterime bile sokmaz.
Toplumsal bir sorunu konu alırlar. Bu konular çoğu kez duyulmak ve görülmek istenmeyen konulardır. Yabancılaşma, psikolojik problemler, içsel yolculuk, azınlıklara baskılar, alt kültürlere ait sorunlar, ötekileşme, çalışma koşulları, işsizler, evsizler gibi konular insanların gündelik hayatta da karşı karşıya kaldığı, zaten rahatsız olduğu, en iyi çözüm yolu olarak da “görmezdengeldiği” sorunlardır. Bu kadar görülmek istenmeyen bir şeyin aniden gözünüze sokulduğunu hissettiğinizde ne yaparsınız; tabii ki gözünüzü kapatırsınız. Sosyal psikolojinin bize söylediği gibi insanlar sahip oldukları tutumlarıkolay kolay değiştirmezler ve buna zorlanırsa kendilerini gerilimde hissederler. Gerilimler bir yerlere patlar; patlarsa da kötü patlar. Hayattagenellikle “kötüler kazansa” da filmlerde hep iyilerin kazandığını görmekisterler. Böylece iyimserliklerini korumuş olurlar. Örneğin çocuklara yönelik ensest ilişki baskısının % 15lerde olduğu bir toplumda bu sorunu gündeme getiren film, ensestin kendisinden daha çok tepki çekebilir, toplumun ahlakını bozmakla suçlanabilir. Bu yüzden filmler katarsis sağlamalı, yani insanları boşaltıp, deşarj etmeli diye düşünülür. Sanat filmleri ise deşarj değil, tam tersi sizde bir eksiklik duygusu uyandırırlar. Filmin sonunda bir şeyler yapmak istersiniz. Bu ise çok tehlikeli bir şeydir.
Bu gerekçeyle bağlantılı olarak bu tür filmler insanın midesine hiç hitapetmezler. Hayır, bu vahşet görüntüleriyle dolu oldukları için değil, (aslında böyle olsa daha çok gişe sağlarlar), böyle önemli bir meseleyi konu alan bir filmi izlerken insanların bir şeyler yemeye utanması sebebiyledir. Diyelim ki filmdeaile içi yabancılaşma anlatılıyor ve siz habbur hubbur cips veya mısır patlağı yiyorsunuz. Aniden aslında ailenizle pek konuşmadığınızı, alışageldik konuşmalar dışında hallerini hatırlarını sormadığınızı ve bunun şu anda da devam ettiğini fark ediyorsunuz. Ya da küçük kız şehrin caddelerinde sürüklenir, hasta adam ölümü beklerken siz kolanızı yudumluyor, üstüne bir de üst perdeden geğiriyorsunuz; oldu mu? Elinizdeki yiyecekten tiksinmeniz içten bile değil.Hal böyle olunca mideniz de çalışmayı keser, hareketsiz kalan vücudunuz derhalalgı pencerelerini kapatır. İnsanın düşünmesi pek kar getirmez. Midesininçalışması ise kar getirir. Filmin acıktırması ve susatması ekonomiyicanlandırır. Sanat filmleri ise yiyecekseniz de insanı yedirmez eder.
Alışagelen film süresini aşabilirler. Aynı sebeple şekerleme yapmak içinbirebirdirler. Çoğu insan uyumak için ya bir sanat filmi ya da bir kitap açar. Çünkübu filmlerin kurgu ve çekim planları daha uzundur. Gerçekçi bir sinema anlayışıyla yönetmen çerçeveyi hazırlar ve nereye bakmanız gerektiğini tümüylesize bırakır. Yani biraz alan derinliğine önem verirler, çerçeveleri kılı kırkyararak hazırlarlar. Zanaat filmlerinde ise nereye bakacağınız bellidir. Çünküodak yeri hariç her yer bulanıktır. Kafa karıştırmazlar. Sanat filmleri isekafa karıştırırlar.
Liste daha da uzayıp gidebilir ama son bir gerekçe olarak, bol aksiyonlu, cinsel sömürü içeren, en derindeki korkularımıza seslenen Hollywood filmlerineo kadar çok alıştırılmışızdır ki, sanatın bize “elit” kimselere ait bir şeymişgibi geldiğini söylememiz gerekir. Bu kültürel bir yargıdır ve öğrenilmiş birşeydir. Sanata ilişkin genel bir görüş, sanatın anlamlar siteminden oluştuğunu söylemektedir bize. Sanat bir dildir. Nasıl ki bilmediğimiz bir dilde yazılmışbir kitap bizim için anlamsızsa, bir sanat yapıtının da kendi dili olduğu ve onu anlamak için önce onun dilini öğrenmemiz gerektiğini söyler bu görüş. Eğersanat yapıtının diliyle konuşmaya başlarsak, yapıtın sıkıcı olmaktan çıkıp,bilakis eğlenceli olacağı, insanları uyutanın yapıtın düşündürücülüğü değil,insanların düşünmekten alıkonup, uyutulmaya çalışılmasının bu yapıtları“sıkıcı” yaptığı söylenir. İnsanlar düşünmekten değil, düşünememekten sıklır bugörüşe göre. Onları düşünmeye kapatan ise anlam dilinin anlaşılmazlığıdır. Bu anlaşılmazlık konuşmaya konuşmaya unutulan bir dil olması sebebiyledir sanat yapıtının. Bu sanat sineması yapıcıları da, insanlarla bilmediği bir dille zorla konuşmaya çalışangarip kimselerdir. Bu yüzden herkes onları ilginç bulur ama kimse dinlemez.
Eylül – 2011
Mikail Boz

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse