Reha Erdem’in Jîn’ine eleştirel bir Kürt bakışı

0
18
REKLAM    

Bir film düşünün; bir Kürt, Ege köylülerinin yaşamı üzerinden evrensel bir konuyu işliyor. Egeliler hakkında birçok şey okumuş dinlemiş, izlemiş. Fakat hakikatlerine hiç dokunmamış, gidip görmemiş, bilmemiş. Kafasındaki tahayyülü kendi kurgusal evrenine göre uyarlamış.

Şimdi de tersini düşünün: İşte Jîn öyle bir film.

Yönetmen Reha Erdem bir röportajında iyi bir filmin anlatılamayacağını, ancak izlenmesinin tavsiye edilebileceğini söylüyordu.

Film, 10 saniyelik 30-40 doğa görüntüsüyle başlıyor. Belli ki Reha Erdem, Öcalan’ın ekoloji meselesinde çokça referans verdiği Murray Bookchin’i hatmetmiş. Doğa tasvirinden de Yaşar Kemal’in kitaplarının başındaki 70-80 sayfalık betimlemeleri fışkırıyor.

Hemen ardından son derece itici, salt izleyiciyi irkiltmek için filmde bolca kullanılan ani bombalama başlıyor. Çatışma atmosferini, savaşın pis yüzünü, filmlerinde çok iyi kullandığı ses ile yapmaya çalışıyor Reha Erdem. Fakat başarılı olduğu pek söylenemez. Ucuza kaçmak,seyircinin zekasını hafife almak oluyor gibi bu türlüsü.
Film hakkında bir söyleşide şunları söylüyor Reha Erdem:

Şu an yaşanan gerçekliğe çok yakın. Onun için de belki bu en zorlandığımız film bu oldu. Çünkü uydurma bir şey yapıyorsunuz ve aynısı, daha gerçeği aynı vahşetle sürüyor. Bunu yaparken bir daha anladık ki gerçeklik çok perver, çok ayıp bir şey. Bu kadar büyük bir trajediyi -halen de yaşandığı için söylüyorum- başka bir forma getirerek, bir masal formunda anlatmaya çalıştık.

Kanımca filmin başlıca problemlerini de özetliyor böylece. Filminin apolojisini daha eleştiri gelmeden, hatta gelecek eleştirilere peşinen bir set hükmünde seriyor.

Kendisi masal konusunda haklı. Gerçeklik konusundaysa fena halde yanılıyor.

Jîn’in başında kırmızı bir şal görüyoruz film boyunca. Hikayeyi Kırmızı Başlıklı Kız masalıyla özdeşleştiriyor Reha Erdem.

Baştaki bombalama sahnesinin ardından çatışmadan dönen gerillaların mağaraya girdiğini belirsiz bir açıdan görüyoruz.

Zaten mümkün olduğu kadar sadece Jîn gösterilmeye çalışılıyor. Mağarada bir kadın gerilla Nizamettin Arıç’ın “Dayê Rojek Tê” parçasının slow, giriş kısmını söylüyor. Şarkının giriş mahiyetindeki bu kısmı politik, sosyal hiçbir şey içermiyor. Bir Kürt operası oluşturma çabası içerisinde olagelen Nizamettin Arıç’ın çok güzel bir parçasının girişi olması ötesinde Kürtler açısından özel bir anlamı yok. Parçanın asıl güzel, Kürtlerce beğenilen, akıllarda yer edinen, umudu canlı tutan kısmı, tam da filmde parçayı söyleyen kadın gerillanın bıraktığı yerden sonrası.

Bir çatışma sonrası hiçbir gerilla ortamında böyle bir parça (kısmı) söylenmeyeceğini 5 yaşındaki Kürt çocukları bile biliyor. Reha Erdem’in temel yanılgısı filmin şu an yaşanan gerçekliğe yakın olduğu yönündeki fikri. Belki evrensel mesajlar kısmında haklı olabilir, akat bu evrenselliğe ulaşmaya çalışırken Kürdün hakikati epey es geçiliyor.

Ardından Jîn gerilladan ayrılmaya çalıştığını görüyoruz. Neden olduğunu yönetmen de bilmiyor. Filmin havada kalmasının en temel noktası bu. Bu noktadan sonra çelişkiler alıp başını gidiyor.

Jîn askerlerle karşılaşıyor, saklanmak için bir ağaca tımanıyor. Aşağıdaki askerlerden biri Neşet Ertaş’ın Yalan Dünyası’nın gene ilk yarısını söylüyor. Dayê Rojek Tê’nin aksine, bu parçanın ilk yarısı filmde kullanılan anlamıyla son yarısına göre son derece politik. Ve de askeri (gerçekte işgalci gücün piyonu da olsa neferini) aklar, temize çeker, ona hak verir, gerillanın mücadesini küçümser nitelikte:

“Hep sen mi ağladın hep sen mi yandın,
Bende gülemedim yalan dünyada
Sen beni gönlümce mutlu mu sandın
Ömrümü boş yere çalan dünyada.
Ah yalan dünyada,yalan dünyada
Yalandan yüzüme gülen dünyada
Sen ağladın canım ben ise yandım
Dünyayı gönlümce olacak sandım
Boş yere aldandım, boş yere kandım
Rengi gözümde solan dünyada
Ah yalan dünyada yalan dünyada
Yalandan yüzüme gülen dünyada”

Sivil hayata karışmaya çalışan Jîn bir köy evine girip kendine göre kıyafet bulmaya çalışırken hasta bir yaşlı kadınla karşılaşıyor. Kurdistan’da geçtiğini sandığımız hikayede, bir köy evinde, 60lı yaşların üstünde bir kadın, yani değil lehçe yapmayı %90 ihtimalle 10 kelimeden fazla Türkçe bilmeyen bir kadın içanadolu şivesi yapıyor, “verivee” gibi kelimeler kullanıyor. Amacını hala anlamış değilim.

Kılık değiştirip sivil hayata adapte olmaya çalışmasından sonra, çobandan toprak sahibine, otobüs yazıhanesindeki adamdan karakoldaki ajana kadar, karşılaştığı her “Kürt erkek”in Jîn’in kadınlığına saldırdığını görüyoruz. Bunu da gene bir röportajında “Benim baktığı yerden dünya böyle gözüküyor” diye açıklıyor Reha Erdem. Zaten kendisinin Kosmos dışındaki tüm filmlerinde erkekler son derece zavallı. Fakat keşke Feminist okumaların yanında az da olsa örgütün “Jineoloji” üzerine karaladıklarına da göz atsaymış. “Bu figür Kürt olmaktan önce kadın” diyor Reha Erdem. Kadının dünya üzerinde gelmiş ve geçmiş örgütler içerisinde Kürt Hareketi kadar ilerici, kesin bir rol aldığı bir hareket daha yok. Ancak gerillanın işlendiği bir filmde ulusal noktalardan bu kadar kopması da onu gerçeklikten keskin bir şekilde koparıyor.

Çapa sahnesindeki figüranların salladığı çapaların yere bile değmemesi sahneyi Reha Erdem filmlerinin en kötü, en yapmacık sahnesi yapıyor.

Filmde zaman algısı da oldukça problemli. Sonlara doğru askerin elinde cep telefonu olmasından hikayenin 2000li yıllarda geçtiği algısı oluşuyor. Bir yerdeyse, artık neredeyse Kürtlerle ilgili her filmin senaryosunda yazılan ilk madde olan “Beyaz Toros”u görüyoruz. JİTEM’in kurumsal tercihi bu araç, 90lı yılların simgesiydi. Ha bir de, Reha Erdem eksik bilgi almış, öldürülen, işkence edilen kişinin cesedinin saklanması için Station Wagon (arkası camlı) olan değil, Sedan Toros kullanıyordu JİTEM.

Gene Jîn’in yardım ettiği yaralı askerin “Allah’tan sana denk geldim” demesi oldukça problemli bir algıya işaret ediyor. Bu eğer yönetmenin algısı ise zaten durumun vehameti su götürmez. Yok, yönetmen askerin algısı olduğunu düşünüyorsa durum daha vahim. Kurdistan’da askerlik yapan istisnasız herkes bilirki gerillaya esir düşen askerin başına olmsuz hiç birşey gelmez. Tersine, o askerin Kurdistan’da başına gelebilecek en iyi şeydir . O asker böyle bir cümle sarfetmez. O cümlenin bir masumiyeti yok yani.

Reha Erdem filmi “evrenselleştirmek” bir yana, global pazara açmış oluyor bu ince ayrıntılarla.

Masal ayrıntısına geri dönersek; film komple evresel masal Kırmızı Başlıklı Kız üzerinden yürüyor. İnsan kurt, kurt insanın yerini alıyor filmde. İnsan Kırmızı Başlıklı Kız’ı yiyor ama masaldaki gibi onu kurdun karnın çıkaracak kimse yok.

Yalnız gene Reha Erdem’in atladığı birşey var. Masala atıfta bulunmak için Jîn’in başına geçirdiği kırmızı şal, gerilla kamuflaj kurallarına uymuyor. Sevgili Reha bey, gerillanın kıyafetleri rastgele seçilmiş değil; rengiyle, kumaşıyla hep bir amaca yönelik.

Gene Mekap ayakkabı da öyle. Hiçbir gerilla, daha hoş gözüküyor diye, Jîn’in dağa geri dönmek zorunda kaldığında, kamuflajını giydikten sonra sadece ayakkabısını değiştirmediği sahnedeki gibi dağda başka ayakkabı tercih etmez, Reha Erdem’in anlatmak istediği gibi, özentiyi ise asla hissetmez.

Vahşi ayıyla ikinci karşılaşmasında “Rêheval” (yoldaş) demesinden, hayvana ve doğaya yaklaşımından, Jîn’in bazı temel eğitimlerden geçtiğini anlıyoruz. Bu da 2-3 senedir dağlarda olduğunu gösteriyor. Ancak aynı Jîn’in, köy evinde denk geldiği Türkçe bir kitaba özendiğini, okumaya çalıştığını, ancak heceleyerek okuyabildiğini görüyoruz. Bu da ayrı bir çelişki. 2-3 senedir dağda olan bir gerilla standart eğitimden geçtiğinde hem Kürtçe’yi ve hem de Türkçe’yi okuma yazmada oldukça geliştirecektir. PKK’nin üstüne onlarca doktora tezi, binlerce makale yazılmış eğitim sisteminden bihaber olması, bir gerilla filmi çeken biri için büyük bir eksiklik. Sadece okuma değil, o kitaba özenti duyması da ayrı problemli. Gerillacılık yapmış birinin ahvali malum Türk eğitim sistemine öykünmesi gibi absürd bir durum söz konusu.

Jîn’in yalnızca ekolojik eğitimden geçtiği algısı oluşuyor, ki bu aslında yönetmenin filme hazırlanırken sadece bu konuya çalışmasından kaynaklı.

Jîn’in berbat Kürtçe’si ise başlı başına facia. Jîn’i canlandıran Deniz Hasgüler, replikleri ezberlediğini söylüyor bir röportajda. Neresinden tutulsa elde kalıyor film. Çokça eleştirilen Gelecek Uzun Sürer’in nadir iyi yanlarından biri, başroldeki kadın oyuncunun Jîn’in Kürtçe repliklerinden az sayıdaki Hemşince repliği için aylarca Hemşinlerin arasında kalması, eğitim almasıydı. Jîn’de de, konusu gerilla olan bir filmi bir Kürdün yapması gerekliliği bir yana, en azından bir Kürt gerillayı bir Kürt canlandırılmalı, hadi o da olmuyor diyelim, böylesi bir eğitim alınmalı, asgari önem verilmeli, özen gösterilmeliydi.

Jîn’in gerilladan neden kaçtığına ilişkin filmde hiç birşey yok…

Filmin sonunda sürüden ayrılan kuzuyu kurt kapıyor. Jîn’in ölmesinin ardından çok daha iyi anlaşılıyor ki gerçekten de, gerillanın bireysel veya toplu olarak dağdan inmesinin, silah bırakmasının en ufak mantıklı-mantıksız bir nedeni yok. Bu algı Reha Erdem’in istediği birşey miydi, bilinçli yapılmış birşey miydi bilmiyorum. Fakat tam olarak bu anlaşılıyor.

Fabllaştırmak ve baştaki Murray Bookchin vurgusuna geri dönmek adına, son sahnede bombardımanda ölmüş eşeğin (ya da katır) diriltilmesi de göze batan ayrı bir rahatsız edici detay..

Film, gündeme geldiği ve gösterime gireceği tarih açısından, tartışılmaya değer.

Reha Erdem’in Kosmos dışındaki tüm filmlerinde olduğu gibi erkekler bu filmde de zavallı rolünde. Önceki filminin ismi “Hayat Var”, baş karakterin ismi de Hayat’tı. Hayat ve Jîn’in sorunlarının benzeştiği ve ayrıştığı yerler görülmeli, üstüne düşünülmeli.

Yakın zamanda gösterimde olan Life of Pi ile benzerliği ve ayrıştığı noktalar üstüne düşünülmeli. Bireysel yaşam mücadelesi, insanoğlunun Pavlov’un deneyini kendisinin idrak etmesinden farklı olarak, bilimsel ve sosyal miras ışığında insanın yeni bir hayat tahayyülü ortaya koyma çabasının anlamı düşünülmeyi hak ediyor.Into the Wild’da gene sistemden tekil kaçışta Jîn’le aynı sonu paylaşan karakter hatırlanınca bayrağı başkalarına bırakma, toplu bir mücadele sürdürme gerekliliği kendini dayatıyor.

Grizzly Man’deki gerçek hikayeye nazaran doğayı doğru algılama, doğayla ilişkiyi doğru kurma, fantezi ve romantizmden sıyrılma hakikati kendini gösteriyor.

Yılmaz Güney ile karşılaştırıldığında, bir Kürdün rahatlıkla Türkler, onların yaşamları, sorunları hakkında ve onların dilinde film yapabileceği, veya şarkı yazabileceği (Ahmet Kaya, Müslüm Gürses, Hülya Avşar), şiir, roman yazabileceği (Ahmed Arif, Yaşar Kemal, Murathan Mungan), hatta bu alanlarda Türklerin önüne geçebileceği ortadayken, tersi durumun mümkün olmadığını göstermesi bakımından numunelik bir filmdir.

Ve son olarak, gerilla filmi yapmak isteyenler için, bu işin piri Halil Dağ’ın işine ve dediklerine kulak verme gerekliliğini ortaya sermesi açısından Jîn oldukça önemli bir kötü örnektir. Onun dediği gibi, Kürt ulusuna, gerillaya dokunabilen, onun gerçekliğini yansıtabilen film yapmanın yegane yolu onların içinde, onlarla yapmaktır, kıstas onlardır.

Türk yönetmen (ve/veya tüm sanatçılara) naçizane önerim, eserlerinizde savaşı işlemek istiyorsanız siz de, Türk tarafında oluşturduğu tahribata dokunun, kendinizi irdeleyin.

Bakın sizin dilinizde, sizin Kürtlerle ilgili yapmaya çalıştığınız bir şeye dair sayfalarca şey dökebiliyoruz bağrımızdan, sizin tek kelime bilmediğiniz dilimizde şöyle bir atasözü var:

Birîndar bi birîna xwe dizane.

-Yaralı yarasını bilir. Ya da sizdeki karşılığıyla: Ateş düştüğü yeri yakar.

 Rêwing Tîgrîs

Reklam

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse