Reha Erdem Röportajı

0
22
REKLAM    
alt
Şahsi fikrim, “Türk sinemasının en parlak yönetmeni” olan Reha Erdem’in Arka Pencere dergisinin 74. sayısında güzel bir röportajı yayınlandı. Röportajda yönetmenin; aldığı ödüller, sanat filmi-gişe filmi, korsan yayınlar, kendi filmleri ve hatta Kars’taki “İnsanlık Anıtı” ile alakalı oldukça ilginç fikirlerini okumak mümkün.

alt

Katıldığınız festivallerin ve siyad ödülleri’nden genellikle eliniz boş döndüğü olmuyor pek… Eleştirmenlerin size olan bu sevgisini neye bağlıyorsunuz? Ne düşünüyorsunuz?

 

 

Siyad ödülleri bana çok cesaret veriyor. Bir jüri kararı değil, daha iyisi; bir topluluk beğenisi dile getiriyor. Filmlerim de Siyad Ödülleri’nden sonra daha çok konuşuluyor, bu çok ilginç aslında. Bu sadece bana olmuyor, Semih’e, Nuri’ye de oluyor… her SİYAD ödüllerinden sonra malum SİYAD kıyımı başlıyor. “Kimsenin beğenmediği, izlemediği, beş para etmez filmlere ödül verildi.” deniyor. Aylarca konuşuluyor. Bütün yıl her taraf popüler işlerle, filmlerle uğraşıyor sadece SİYAD sinemanın sanatına eğilim gösteriyor, ama buna bile tahammülleri yok insanların. Bu bana çok tuhaf geliyor. Öyle bir ortam var ki, insan hakiki bir mahcubiyet yaşıyor ödül alınca. Bu seneki ödüllerde inan ki yönetmen ödülü alırken çok sevindim ama bir yandan da tedirgin oldum. “İnşallah olmaz, ‘En İyi Film’i de verirlerse yandım.” Dedim içimden. “Kaddafi durumuna düşürecekler beni, ‘Yeter artık!’ diyecek insanlar” diye düşündüm…


Türkiye’de yaşanan ve hiç bitmeyen bu gişe filmi-sanat filmi tartışması hakkında ne düşünüyorsunuz? Türk entelejansı bu meseleyi neden aşamıyor bir türlü?


Her zaman popüler bir tartışma bu. Sinemanın eğlenceli yönü, popüler tarafı var. Ama bir yandan da bu bir sanat. Zaten bunun için sinemanın bu tarafı çok aşağılanıyor. Çünkü sanat ve kültür aşağılanıyor şuan. O yüzden iyi ki SİYAD var. Şu an yurtdışında hangi festivale gitsek konu Türk kültürel enginliğine ve Türk sinemasına geliyor. Ve bu hep SİYAD’ın dikkat çektiği filmlerle oluyor. Bu filmler ülkenin zenginliği bence. 90 tane sinema eleştirmenini de bu filmleri destekliyor diye eleştirmenin gereği yok.


Gişe filmi yapanların sanat filmlerine olan bakış açılarına ne diyorsunuz? Orda da bir sakatlık var gibi…


Gişe filmlerinin bu kadar iyi işlemesi beni mutlu ediyor. Bizim yaptığımız sinemaya da yarıyor bu durum. Ama enteresan işte, onlar da Bakanlığın verdiği küçük desteklerin, sembolik para yardımlarının bile bu filmlere verilmesini istemiyorlar. Bakanlık da bundan etkileniyor. Geçenlerde duydum ki küçük bir bütçeyle çekilebilecek iyi bir film sadece “artık daha popüler işlere destek vereceğiz” gerekçesiyle reddedilmiş. Bu acı bir şey. Bakanlığın görevi bu değil. İçerdeki popüler sinemanın destekçilerinin tuhaf bir doymazlığı var sanırım. Anlayamadığım, tuhaf bir şey bu.


Türkiye’deki popüler filmler için ne düşünüyorsunuz? Bu filmler de doğru algılanıyor mu sizce?


Ödül alanlar ve çok seyirci alan filmler birbirlerine karşı değiller aslında. “Eyvah Eyvah” çok güzel bir film bence mesela. Kendi kendine güzel yürüyor, iyi ki de yapılmış. Ama yani bunun yanında “Bal” ya da “Pus”a yapılmasınlar mı diyelim? Bunlar aslında birbirlerini zenginleştiren şeyler diye düşünüyorum. “Cem Yılmaz’a neden ödül verilmedi” tartışması falan çok saçma. Ödülü alan Settar Tanrıöğen kaç yıldır döktürüyor. Az mı iyiydi Çoğunluk’ta? Popülist tartışmalar yüzünden iyi bir oyuncunun performansını da harcamaktan çekinmiyorlar…


Genel sinema izleyicileri filmlerinizin zor olduğunu düşünüyor…Oysa insanlar önyargılarından sıyrılıp seyirlerine daha fazla duygu, düşünce ve biraz da içgörü katsalar anlaşılmayacak bir şey yok. Aynı sebepten Nuri Bilge Ceylan’a da bir öngörü var. Bu sizi rahatsız ediyor mu?


Böyle görüldüğünü biliyorum. Yaptığım filmlerin zor olduklarını düşünmüyorum aslında, hiçbirinin ardında gizli anşamşar yok. Fakat ben özgür filmleri seviyorum. Daha ilk baştan beni aptal yerine koyan, hikayesini hatta bir sonraki planını ilk baştan kestirebildiğim filmler benim için işkence halini alıyorlar. Vizyon filmlerinin büyük bir kısmı böyle. Bu benim seyirci olarak şahsi fikrim. Ama mesela beni başka yerlere götüren, sinemasıyla hayaller kurdurtan, arada bana boşluklar bırakan filmleri seviyorum. Ben de böyle filmler yapma hevesindeyim. Hazıra alışmış seyirci için zor olabilir tabi. Oysa çok az film görmüş insanların benim filmlerini seyrettiklerinde buldukları haz gerçekten ön yargısız bir haz. Beş Vakit’i çektiğim yerdeki insanlara seyrettirdiğimde filmi çok beğendiler. Çünkü önceden oluşmuş kalıplaşmış bir referansları yok.


Bu filmlerin az seyirci tarafından görülmesini çok da kafaya takmıyorsunuz yani…


Ben o anlamda hiç karamsar değilim. Çünkü filmi yapıp DVD’ye koyuyorsunuz ve o öyle duruyor. Bugün olmazsa başka bir zaman seyircisini bulma şansı var. Mesela bazı kitaplar var, o dönem okumuşsunuz zevk almamışsınız, sonra başka bir zamanda yeniden karşılaşıyorsunuz kitapla ve size başka bir zevk veriyor. Mesela tiyatro öyle değil. Oldu oldu, olmadı bitti gitti, suya yazmak gibi… Sinema da tiyatrı gibi değil, bugün olmadıysa yarın nasılsa yerini bulur diye düşünüyorum.


Kars ve “Kosmos” ilişkisi hep çok konuşuldu. Kars’ın etkileyici güzelliği bu filmi yapmanıza da sebep oldu. Hatta buna bizzat ben de Gezici Festival’de tanık olmuştum. Geçtiğimiz aylarda Kars’la ilgili olarak yoğun bir haber gündemi de oldu. ”Kosmos”u bugünlerde çekiyor olsanız oradaki “ucube heykel” tartışmasına küçük bir “mim” koyar mıydınız?


Orada da konuşmuştuk, bambaşka bir projenin içindeyken Kars’ın güzelliği bana öyle bir hayal kurdurttu ki gerçek güzelliğinin dışında nasıl baktığınla da alakalı bir görecelik var tabi. İnsanlık Anıtı bizim filmde bir planda gözüküyor. Bir sanatçının büyük emek harcadığı,yapılmış bir sanat eseri var. O zamanki belediye başkanı Naif (Alibeyoğlu) Bey’in onayı ve isteğiyle yapılmış bir sanat eseri var ortada. Zaten Naif Bey’in Kars’a çok emeği oldu. Onsuz Kars ne kötü kaldı.


Fakat şunu da söylemeden edemeyeceğim, heykeli ilk gördüğümde bir şoke olmuştum, onu söylemeliyim. Bir şehrin siluetiyle oynamak cesaret ister doğrusu. Büyük bir hareketmiş aslında o kadar büyük bir heykeli oraya dikmek. Başbakan’ın “ucube” filan demesi de yaralayıcı şeyler tabi ama ben de ilk gördüğümde bir şaşırmıştım açıkcası. Hatta görüntü yönetmenimiz Floren Herry ile de karşısına geçip bakakalmıştık.


Oysa anlamı ve temsil ettikleri hiç konuşulmadı…


Evet, Türkiye’de her şey böyle ‘eksik’ konuşuluyor. Mesela heykelin başka bir anlamı daha var ve ben o anlamı çok seviyorum: Heykelin Ermenistan’dan da görünebiliyor olması…


Filmlerinizin temelinde hep bir “isyan”ın olduğunu düşünüyorum. ”Kosmos”da da şehre gelen Kosmos’un insanları uyandırmaya çalıştığını ya da bir nevi “isyana teşvik ettiğini” söyleyebiliriz.B u açıdan bakınca Türkiye’ninde bir Kosmos’a ihtiyacı olduğunu düşünüyor musunuz?


Valla Türkiye’nin değil de benim bir birey olarak bir Kosmos’a ihtiyacım olduğu kesin! Kosmos gerçek olmayan bir ideal, öyle bir figür yani. Herkesin hayatında belki böyle küçük kosmoslara ihtiyaç vardır. Bu hayatta çok çırpınıp duruyoruz ya gayri insani olarak; bunun böyle olmaması gerektiğini söyleyecek, insanın ruhunu besleyecek, var olmayan bir varlık gibi… Kosmos bir öneri değil, bir dilek ya da teselli figürü daha çok… Herkesin zaten her lafa cevabı var, dolayısıyla mesih benzetmeside hoşuma gitmiyor benim.. Bugün kim kime tavsiyede bulunabilicek bir durumda ki?


Yaşam eskisinden çok daha hızlı akıyor ve çok hızlı yaşıyoruz aslında… Filmleriniz sanki biraz yavaşlatıp farkında olmaya çağırıyor izleyenleri… SİYAD ödülleriyle ve yazılarımızla da aslında bunu duyurmaya çalışıyoruz daha çok…


Ama ödüller ve yazılarınız bu anlamda terse çalışıyor. Çünkü “Kosmos”u ilk kes bu bahaneyle yazan insanlar bir kere daha bu filmin halktan kopuk olması gerektiğini yazıyorlar. Aslında bu filmlerin duyurumu öyle de kolay olmuyor. Ancak bu şekilde bazı yayınlarda yer alabiliyorsunuz. Ama ben yeni medyaya çok güveniyorum. Artık insanların kendileri birer medya. Sosyal medyanın gücünü seviyorum o yüzden. Oradaki genç kuşak birbirlerini iyiye ve doğruya çekecek. Yeni teknoloşi sinemayı daha da demokratikleştiriyor bence. Tüm dünyaya açılabilme, filminizi yayabilme olanağı sağlıyor…


Ama bu yeni teknoloji filmin bizatihi kendisinin de yasal olmadan yayılmasına sebep oluyor…


Ben ona hiç takılmıyorum. Bu yüzden kaybedilecek paradan ziyade kazanılan seyirciyi önemsiyorum. Öğrenciysem cebimde sayılı para varsa ve istediğim filmi izlemek için 20 lira vermemdense; bir yerde bana bunu bedava sunan bir kaynağı tercih ederim tabi ki. Çok da iyi ediyorlar bence internetten indirmekle. Aslında sistemini bunu düşünerek kurmayanlar için büyük bir dert bu. Benim için değil mesela…


Son üç filminizin arasında hep iki yıl var. O zaman bu dizilişe göre 2012 yılında bir Reha Erdem filmi daha görecek miyiz?


Şimdi henüz yazıyorum. 2011’de çeksem yine 2012’yi bulurum tabi… İstanbul’da geçen bir hikaye ve şimdiye dek yaptıklarımıa hiç benzemeyecek diye düşünüyorum. Sinemanın verdiği imkanlarla oynamak beni şu an çok heyecanlandırıyor. Bu yüzden tür sinemasına yakın bir şey olacaktır.


Montajı başkasına bırakmamak gibi bir özelliğiniz de oluştu zamanl ve artık o kategoriden de ödül almaya başladınız bu arada…


Çünkü biraz bencilce davranıp montajda aldığım zevki kimseyle paylaşmak istemiyorum. Koskoca bir malzemeyle bir masada baş başa kalmak büyük bir mücadele ve bu mücadeleyi çok seviyorum. Bir filmdeki iki küçük karenin yerini değiştiğinizde büyük anlamlar yaratabiliyorsunuz. Çok büyük bir düşünce arayışı bu. Bunu seviyorum ve paylaşmak da istemiyorum.

Reha Erdem Sayfası İçin Tıklayınız

Reklam

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse