REKLAM    

Sur direnişinde, farklı bir şey söylenmek isteniyordu: Orada bir öykü var ve bu tümüyle yok edilmek, silinmek isteniyor. Orada yaşananlar ortadan kaldırılmak isteniyor. Öykünün kendisi bile soykırıma uğratılmak isteniyor, adı bile yasaklanıyor. Ama direnişçiler de diyor ki, ”yok, bu öykü dışarıya çıkacak! 

Ersin Çelik, on yıldan fazladır savaş ve direniş bölgelerinde gazetecilik yaptı. Sur direnişini an be an izledi. Çelik’in gazetecilik dışında belgesel ve kısa filmlerin yönetmenliğini yaptı. Ersin, uzun süredir üzerinde çalıştığı Ji Bo Azadiyê (Özgürlük Uğruna) filmini tamamladı. Film, 2015 yılında Amed’in Sur ilçesinde Türk ordu ve polis ablukasına karşı 100 günlük direnişi, gerçek olay ve kişilere dayanarak anlatıyor. Kobanê’de çekilen film tamamen özgüce dayanan bir çalışma.

Sur direnişini neden filme çektiğini Çelik, “Kürtlerin hafızası masallarla doludur. Öyle büyümüş, öyle yetişmiş. Her masal bir resim demeti, bir öykü demek. Doğal olarak anlatılmayan öyküler bizim üzerimizde büyük bir yüke dönüşüyor ve bir şey anlatmak lazım. Masal anlatmazsa, masal dursa ölecek! Halk olarak içinde bulunduğumuz durum da biraz bu. Kendimi öyle hissettim’’ sözleriyle anlatıyor. Sözü Ersin’e bırakıyoruz.

Herkes merakla bu filmin bitmesini bekliyor. Ben en baştan başlayalım istiyorum: Sinema yoluyla Sur direnişini anlatma fikri nasıl ortaya çıktı? Sinema bir sanat olarak onun ne kadarını anlatabilir?

Şuna inanıyorum ki Kürtler dengbêjlik, çîrokbêjlik gibi, kendini iyi anlatabilecek bir yöntem bulamadı. Bir boşluk var. Ben o yüzden sinemayı wênebêjlik olarak da tanımlıyorum. Resimle derdini söyleyen, resimlerle öyküsünü anlatan. Ama ortada bir boşluk var, öykü anlatma boşluğu var. Oysa Kürtlerin hafızası masallarla doludur. Öyle büyümüş, öyle yetişmiş. Her masal bir resim demeti, bir öykü demek. Doğal olarak anlatılmayan öyküler bizim üzerimizde büyük bir yüke dönüşüyor ve bir şey anlatmak lazım. Çok olay anlatıyoruz ama öyküsü yok. Örneğin Kobanê’de bin insan yaşamını yitirdi, diyoruz. Rakam olarak bin. Bin öykü demek bu.

Burada sanatçının sorumluluğu nedir? Sanatçı ne yapacak, nereden beslenecek? Buradan beslenmeyen bir sanat zaten toplumla bağ kuramaz ki. Ya da örnek aldığımız, sevdiğimiz sanatçılar var. Neden seviyor ya da örnek alıyoruz, çünkü toplumun sorunlarını anlamak istediler, toplumu hissettiler. Bu alandaki boşluğun nedeni bu. Sinema bu açıdan da önemli. Kürtler geleneksel olarak, kültürel olarak da buna alışkın. Tamam, resimler gösterilmemiş ama her öykü bir resim oluşturmuş hepimizin hayal dünyasında. Ama bu kadar kan revan, bu kadar ağır sonuçları olan dönemler sadece matematiksel kavramlarla, siyasetin ulaştığı sonuçlarla, yenme-yenilmeyle ele alınamaz, anlaşılamaz da. İçeride ne oldu? Sanat esasen bunu anlamaya, hissetmeye çalışmalı.

Kürtler geleneksel olarak öykü anlatmaya bu kadar alışkın olmasına rağmen bugün kendini gösteren anlatamama durumunu neye bağlıyorsunuz?

Çîrokbêjlik sadece Kürdistan’da değil bütün Ortadoğu coğrafyasında güçlü bir gelenektir. Binbir Gece Masalları’ndaki esas anekdotlardan birisi nedir, masal anlatmazsa, masal dursa ölecek! Halk olarak içinde bulunduğumuz durum da biraz bu. Kendimi öyle hissettim. Öykü anlatmazsak öleceğiz! Kürtlerin kültürel olarak ayakta durmasını sağlayan, öykü anlatması. Bugün Kürt edebiyatını, Kürtçeye dair birçok şeyi hep buna bağlamıyor muyuz? Ölmemişsek bununla ilgili.

Bir de öykü anlatmak, kendini de anlatmadır. Demek ki kendimizi anlatmaktan da korkuyoruz. İçinde bulunduğun toplumun öykülerini, kendi öykün gibi hissettiğin ve onunla duygusal bağ kurduğun zaman, kendi öykünmüş gibi anlatabilirsin de. Ama bizde her ikisi de olmuyor. Hem kendi gerçeğimizi anlatmaktan, incelemekten, araştırmaktan korkuyoruz, hem başkasının öyküsünü kendi öykün gibi hissetme sorunu var.

Peki Sur direnişin öyküsünü anlatma istemi sizin açınızdan nasıl ortaya çıktı?

Aktif gazetecilik yaptığım bir dönemdi ve her gelişmeyi çok yakından takip ediyorduk. Sadece siyasi gelişmeleri değil, insan hikayelerini, tanıklıklarını dinliyorduk. Sur direnişinde, farklı bir şey söylenmek isteniyordu: Orada bir öykü var ve bu tümüyle yok edilmek, silinmek isteniyor. Orada yaşananlar ortadan kaldırılmak isteniyor. Öykünün kendisi bile soykırıma uğratılmak isteniyor, adı bile yasaklanıyor. Ama direnişçiler de diyor ki, ”yok, bu öykü dışarıya çıkacak!”

İşte Sur direnişinin komutanı olan Çiyager de, bir yerden sonra mücadelesinin önemli bir boyutu, bu öyküyü dışarıya çıkarmak istemesidir. İş artık öykünün kuşatmadan çıkma savaşına dönüşüyor. Bir devlet diyor ki yok, ”oradan hiçbir şey çıkmayacak.” Çiyager de tersine, çıkan herkese bunu öğütlüyor: Çıkın ve anlatın, Sur direnişini anlatın, diyor.

O sesi dışarıya ulaştırmak için sinemayı tercih etmenizin nedeni ne? Ya da neden bunun için sinemanın en doğru yol olduğunu düşünüyorsunuz?

Elbette bir belgesel değil, kurmaca film. Gerçek olay ve kişilerden besleniyor ama tümüyle o değil. Sur’da bir Yılmaz var ama Yılmaz belki de bilmediğimiz onlarca insanın öyküsünü birleştiriyor. Ya da kendi dönemi içerisinde Cizre’de, Nusaybin’de, Şırnak’ta yaşanmış bir hikaye orada da yaşanıyor, biz bilmiyoruz. Aslında gerçeğin sinemasal yeniden ele alınış biçimidir söz konusu olan, ya da başka gerçeklerle buluşması. Tamam elimizde bazı veriler vardı, A kişisi böyle konuştu, B kişisi böyle dedi, olayları biliyorsun ama sonuçta senaryo yazıyorsun. Bir durum var, o durumu biliyoruz, onun etrafında bir yaşam örüyorsun. Ben ve çalışma arkadaşlarım sinema ile anlatmak istedik, anlatılabileceğini düşündük.

Bir olay da bizi etkiledi. Başından ağır yaralanan bir genç, Diler, tedavi için dışarıya çıkarılmak isteniyor. Diler’i taşımak için tabut kullanılıyor. Yağmurlu bir gün, fark ediliyorlar ve bir süre tabutu da bırakmak zorunda kalıyorlar. Sonra bir şekilde tabutu da alıp dönüyorlar. Diler yaşıyor. Xemgin Roj bunun üzerine Sur günlüğüne şunu yazıyor: Anlatılabilse, sadece o gece yaşadıklarımız roman ya da film olur.

Senaryo için detaylı bilgilere ulaşabildiniz mi? Hangi kaynaklardan beslendiniz?

Önce direnişin belli kesitlerini anlatan günlükleri okuduk. O kuşatmadan çıkabilen YPS’liler vardı, ulaştık ve onlarla uzun uzun konuştuk. Bir de tüm yazılanlardan, anlatımlardan ya da yaşanan bütünden, anlatamayanı, sözcüklerle formüle edilemeyeni aramaya başladık. Çünkü bırakalım insanı, orada sağlam ev bırakılmadı. Yani Sur’da yaşanılanlar tümüyle silinmek, adeta taşların üzerinden kazınmak istendi. Ve şu soruları soruyorsun: İçeride ne oldu? 50-60 gencin, ki büyük çoğunluğu daha önce eline silah bile almamış, 100 günden fazla büyük bir askeri güce ve kuşatmaya karşı direnmesini sağlatan güç neydi?

Dışarda ne oldu? Neydi bu kin, bu nasıl bir düşmanlık? Elbette tüm bu soruların cevabını orada 100 günde yaşanılanla anlamak zor. Onun için son 100 yıla bakmak gerekti.

Sur direnişinden söz edildiğinde insanın aklına daha çok Çiyager’lerin, Nucan’ların adı geliyor. Fakat oradaki direnişin içinde yer yüzlerce insan vardı. Bu sizin açınızdan nasıl bir zorlanma yarattı?

Bu film, izleğinin tek karakter ya da kahramanın olduğu bir film değil. Bir grup filmi. Ana karakter sayısı o yüzden fazla. Ama sonuçta bir film, herkesi ve her şeyi anlatamaya gücü yetmez.

Oradaki her insanın anlatılması gereken bir öyküsü var. Elbette filmin hikayesi, Sur direnişinin ortak duygusu ve direnişinin önemli kesitlerinden oluştu.

Mesela filmin de ana kişilerinden olan Yılmaz’dan bahsedeyim. Yılmaz bir kişi değil, bir topluluktur. Bilmediğimiz yüzlerce Yılmaz’dır o. Sur’daki Yılmaz’a ilişkin şunları öğrenmiştik. Birincisi, Yılmaz savaşın en yoğun olduğu günlerde ”düşman benim evimi geçemeyecek” demiş. Onu anlatan arkadaşları ise ”Yılmaz, bir ordu gibi savaştı’. Yılmaz’ı bize anlatan aslında bu iki cümledir. Çok etkileyici , neden, Yılmaz kendi evini ülkesi, ülkesini de evi yapmış. Başka bir orduya karşı, kendi evinde bir ordu gibi savaşmış. Bu, bir roman ya da senaryonun ana fikri için yeterli…

İşte tüm bunlar yanı başımızda olurken başka bir konu düşünemezdik. Elbette oradakilerle bağ kuruyorsun. Orada ne yaşıyorlar? Onlarla diyalog kurmaya çalışıyorsun. Bunu yapabilecek en önemli şey sanattır. Metafiziksel bir bağ kuruyorsun onlarla. Nasıl yaşıyorlar? Ne yiyor içiyorlar? Ne konuşuyorlar? Neye gülüyorlar? Bir şey söyleniyor orada bize. Ben öyle duydum. Nedir o? Bizim bir öykümüz var. Ve bu öykü dışarı çıkarılmaya çalışılıyor. Nedir bu öykü? Direniş öyküsü.

Tam burada Halil Dağ’ı anmak gerekiyor. Halil Dağ ”Zavallı Kürdün değil, kahraman Kürdün filmini yapacağım” diyor. Bu bir tercihtir.

Bu direniş öyküsünün her Kürdün hafızasında yer aldığı bir sözü var, ‘Son muhteşem olacak’. Bu sözün sizdeki etkisini tarif edebilir misiniz?

‘Son muhteşem olacak’ öylesine söylenmiş bir söz değil. Çok derin felsefesi var. Bir insan fiziki olarak her an paramparça olabilecekken bunu söylüyor. Çok büyük bir umudu büyütme meselesidir. Dünyada çok az örneği vardır. Kürtlerin kendi tarihinde Mazlum Doğan’dır bunun en yakın örneği. Berxwedan Jîyane demiştir. Tek cümledir ama bir dönemi anlatmaya yetmiştir.

Ben o sözdeki sonun, sadece kendi yürüttükleri direniş için söylendiğini düşünmüyorum. Nihai sonuçtan bahsediyor. O, toplumun bütün olarak yürüttüğü mücadeleye ilişkin bir fikir veriyor. Belki bir dakika sonra ölecek. Bir dakika sonra ölebileceğini bilen bir insanın ‘Son muhteşem olacak’ demesinin daha derin bir anlamı vardır. On bini bulan asker ve polisin, 12 tankın kuşatması altında söylenmiş bir söz bu. Sonumuz ne olacak, sorusunun cevabı veriliyor. İnsan iradesinin nirvanası dedikleri bu olsa gerek. Bu müthiş bir şey. Sanat için de müthiş bir şey.

Bir de Çiyager’in şöyle farklılıkları var: Amed’de gazetecilik yapmış, orada üniversite okumuş, Amed dağlarında gerilla olmuş. Ve Sur’da bu şekilde direnmiş birisi. Yani bunlar tesadüf değil. Bir arayışın sonucu. Sanat da tesadüfi olmayanı arar. Aradığımız zaman kör değilsek de ilk bunu görürüz. Biz de ilk bunu gördük.

Sur’un filmini, yüzyılımızın en büyük direnişlerinden birinin yaşandığı Kobanê’de çektiniz. Bunun hem zorlukları hem de avantajları ne oldu?

Sur çok karakteristik mimariye sahip bir kent. Sur’da fotoğraf bile çekilmesinin engellendiği bir dönemde orada bu filmi çekemeyeceğimiz kesindi. Bizim en önemli engelimiz buydu. Çoğunlukla siyah bazalt taş dokuya sahip, her kültürün bir mimari katman oluşturduğu, dar sokaklı bir kent. Evet filmin ana çekimlerini Kobane’de yaptık. Hatta Kobane direnişi sırasında düşmeyen iki mahalleden birinde yaptık. Yani aslında yarı yıkılmış bir mahalleydi. Bunun ötesinde Sur direnişinin filmi Kobanê direnişinde tahrip olmuş bir mahallede yarı plato, dekor yapmak kendi başına büyük bir mesele oldu.

Ne zamanki Kobanê’de karar kıldık ve ilk çivi çakıldı, herkeste büyük bir güven oluştu. Çekilen mekan hemen sınırdaydı. O sırada Reqa savaşı bitmemişti, film çekimlerindeyken Efrîn savaşı başladı, Kerkük el değiştirdi. Sürekli saldırı tehditleri vardı. Biz de hep şunu dedik, olurda setimize saldırı da olsa, biz kurmaca film olarak başladık, filmi belgesel olarak sürdürürüz. Ama bunu yapacağız. Böyle motive olduk ve bitirdik.

Peki filmde kimler oynadı? Daha önce deneyimleri var mıydı?

Valla o deneyim meselesi sadece oyuncular için değil, hepimiz için geçerli. Böyle zor bir konu, kalabalık oyuncu ekibi, savaş filmi, büyük bir dekor… Kısacası tekil olarak hiçbirimizin tecrübesi bu kapsamda bir filme yetmezdi. Ama biz amatör olsak da, profesyonel çalışacağız dedik. Tecrübeler ortaklaştı. Ve büyük bir ekip, sonuna kadar filme inanan bir ekiple başardık. Oyuncular konusuna gelirsem, örnek, Sur direnişinde yer almış iki kişi, Haki ve Korsan Şervan filmde kendilerini oynadı. Sinemada fazla örneği olan bir şey değil. Onun dışında birçok kişi de benzer öykülere sahip insanlar olduklar. Yani oyuncuları ağırlıkta o duyguyu zaten yaşamış insanlardan seçtik, buna dikkat ettik. Belki orada yaşamamış ama Reqa’da yaşamış ya da farklı bir yerde.

Bu filmin bir özelliği de budur, öz güce dayanması. Elbet çekim öncesi ve sonrası da dışarıdan da çok destek aldık, alıyoruz ama esas omurgayı Kürdistan’daki sinemacılar ya da bu işe gönül veren insanlar oluşturdu. Örneğin, Rojava’da Erkê Xwe Parastin’in emeğini kim ödeyebilir? Çoğu yanımızda askerliğini bitirdi. Oradaki ekiplerin tamamı oranın kendi gücünden oluştu. Tabi Rojava Film Komünü’nün rolü çok önemliydi. Savaş içerisinde 2015’ten beri filmler yapılmıştı, yapılıyordu. Tüm bu tecrübe ve emekler bu film etrafında toplandı.

Sur direnişi üzerinden daha üç yıl geçti. Filmini çekmek için erken değil mi ya da böyle düşünenler yok muydu?

Evet, öyle diyenler çok aslında. Hala da diyenler var. Hani biraz daha soğusaydı, biraz daha zaman geçseydi diyenler çok oldu. İlk günden itirazımız da şuydu: Sadece Sur direnişi ya da sadece Sur’da yaşanmadı ki bunlar. Yani en yakın zamanı düşünelim, son 40 yılda çok benzer hikayeler oldu. Ya da yüz yıl öncesi aynı coğrafyada vardı bu öyküler. Yani ne faşizm ve soykırım yenidir, ne buna karşı direnenlerin hikayesi yeni. Bu yönüyle geç bile kalındı.

Diğeri konunun hassasiyeti. Çünkü öyle bir durumdan sonra bu yaşanıldı ki insanlar konuşmaya bile korkuyor şimdi. İktidara yakın medyanın nasıl yönlendirmesi olduysa ona yakın ele alındı ve çok çarpıtıldı. Daha öncede kısa filmler ve belgeseller yapmıştım ama 10 yıldan fazladır da bu coğrafyada gazetecilik yaptım. Hatta senaryo fikrinin ilk cümlesi direniş sürerken yazıldı. Elimizde belge bilgi yeterince şey yoktu. 100 yıl önceki hikaye de değerli de, ama bugün yaşadıklarımız ne olacak? En azından birilerinin anlatması gerekiyor. Ve bugünü 100 yıl öncesini rahatlıkla birleştirebiliriz. Bu anlamda Seyit Rıza’nın hikayesiyle Mehmet Tunç’un hikayesini çok rahat bu işi becerenler bir romanda da birleştirebilir. O yüzden bence tam tersine, geç bile kaldık.

Bu direnişin yaşandığı Sur’un kendisi devlet tarafından yıkıldı. Devlet direnişin yaşandığı mekanı yok ederek hafızayı ortadan kaldırmaya çalışırken, sizin onu sinema yoluyla kurtarmaya çalıştığınızı da söyleyebilir miyiz? Ya da bu konudaki düşünceniz nedir?

Sadece Sur değil. Hasankeyf gibi bir yer su altında bırakılıyor. Bunun sadece bir elektrik ihtiyacını karşılama amacı yok. Herkes bunu biliyor. Tarihi de zaten kendisine göre yeniden yazıyor. Diğeri senin tarihsel bütün değerlerini ya yok ediyor ya da kendisine devşiriyor. Her gün bir şarkının hikayesi çıkıyor mesela. Diğeri tarihi mekanlar, bu konu çok konuşuldu, hala da çok konuşuluyor. Tarihi var eden içindeki insandır, toplumun kültürüdür. O surlar savunma amaçlı yapılmamış mı?

Ama tarih içinde bulunduğu insanla kendisini kıymetli kılıyor. Peki bunlar niye yok ediliyor? Çünkü içindeki insan diyor ki, orası benim ve ben yöneteceğim burayı. Evrensel bir demokrasi mücadelesi yani. Ve kendisine ait olanda özgür yaşamak istiyor. Dünyanın her yerinde benzer örnekler var. Bir kültürü tümüyle ortadan kaldır, sonra küçük küçük müzeler yap, açık hava müzesi gibi. İşte diyor burada şu cemaatimiz var, şurada şu kilisemiz var, bu camimiz var. Ama önce bir yok ediyor, bir şey kalmıyor aslında, kendisine ait bir yaşam değil, sadece müzeye dönüşüyor. Ama orası müze olmadı ya da o coğrafya müze olmadı. Neden? Çünkü orada yaşayan insanlar var olmakta ısrar etti. Kürtler de müzelik bir halk haline getirilmek istendi. Ama bu Kürtler dedi ki, hayır ben müzelik değilim ve burası benim toprağım, benim evim, benim dilim, benim kültürüm. Sur’un önemli bir bölümü direniş bittikten sonra yok edildi. Bu uydu fotoğrafları günlük olarak çekiliyor. Müze meselesi de odur. Yoksa o taşların anlamı nedir? Orada yaşayan insanlarla anlamlıdır. Sur’un kendisi de orada yaşayan insanlarla Sur’dur. Oradaki o toplumsal dokuyu bozduktan sonra taş binadır.

Ersin Çelik Kimdir?

1984’te Malatya’da doğdu. 2006’da Samsun OMÜ Fen Bilgisi Öğretmenliği bölümünü bitirdi. 2010 yılına kadar Dicle Haber Ajansı’nda muhabirlik ve bölge haber müdürlüğü yaptı. Cigerxwin Kültür Merkezi’nde Sinema Atölyelerine katıldı. Sim Yapımcılık şirketinde program koordinatörlüğü, montaj ve kameramanlık yaptı. Gerçekleri Yazdım – Lice Defteri (2012) belgesinin ve Pelistok, Cemre, Berfanbar gibi kısa filmlerin yönetmenliğini yaptı.

Reklam

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse