Özgür Sinema Özgür Yaşama Çağırır

0
38
REKLAM    

 

Özgürlüğün olmadığı yerde sinemadan nasıl bahsedebiliriz? Köleliğin sineması ne olabilir? Sen yok sayılıyorsun, kimliğin, kültürün, dilin yok sayılıyor, filmlerin, sineman nasıl var olabilir? Kültür olmadan sinema olmaz, toprak olmadan gül ağacı, gül ağacı olmadan gülün kendisi olur mu? Kürt’ün sineması, özgür Kürt’süz ve Kürdistan’sız olmaz. Kürt’ün yaşam tarzı olmadan olmaz.

 

Xebat Baysal

Her özgürlük savaşı, özünde ruh ve kültür savaşıdır. Hz. Muhammed bu konuyla ilgili olarak “gazaların en mübareği nefs gazasıdır” demiştir. Yani fiziki anlamda yürütülen savaş normal bir savaş olurken, nefs savaşını daha anlamlı bir savaş olarak tanımlar ve onu kutsal sayar. Bu anlamlı savaş öz-varlık savaşıdır. Canı, ruhu kaybetmeden, tüm gönülleri kazanma anlamına gelir.

 

Kapitalist Modernite sineması “Halkları kültürel soykırımla eritelim, öz varlığını, ruhunu ortadan kaldıralım” diyor. Bu kapsamda buna karşı nefs savaşı, nefs mücadelesi, nefs terbiyesi vb. tüm tanımlamalar bir kültür ve ruh savaşının ifadesidir. Kültür savaşında, nefsini bozmamak, nefsine sahip çıkmak, başka yabancı kültür ve anlayışlara gark olmamak değerlidir. Bir başka deyişle, ideolojik ve kültürel mücadelede yenilmemek gerekir. Filmlerinizle festivallerde  ödül alma savaşını kazansanız da kazanamayabilirsiniz. Ruh ve kültür savaşını kazanmadan savaşı kazanmış sayılmazsınız. İman, inanç, güven ve samimiyet savaşı veremeyen sinemacılar ya öz varlıklarını kaybederler ya da ruhlarını satmış, nefessiz-soluksuz kalmış demektir.

 

Felsefenin temel konusu neden varlık ve bilinçtir? Sinemacılar bunu her yönüyle kavramalıdır. Varlık ve bilinç mücadelesini kaybedenler aslında hiç kazanamayanlardır. Öz-varlığı tehlikede olan ve ciddi bir bilinç taşımayanlar ise kendini kaybetmeyle ve kendinden uzaklaşmayla karşı karşıya kalırlar. Toplumsal anlamda dağılmayla yüz yüze kalma durumu söz konusudur.  Gerisi ise insanlıktan düşmedir. Çünkü insan toplumsal bir varlıktır. Toplumsallığın dağıldığı yerde, insanlık düzeyi düşer.

 

Adına uygarlık denilen bu düşkünü bol sistemde, ezilenli ezenli, kırlı-ovalı, köylü-kentli, alt-üst oluşlu çağda devlet eliyle tam olarak yapılan iş komünal ve demokratik kültürel değerlerden kaynağını ele alan kır, köy ve tarım yaşamının endüstriyalist sinemasıyla “medeni”leştirilmesidir. Amacımız bir örneklendirme olacaksa çok iyi biliyoruz ki günümüz sineması şehir merkezlidir. Şehirde başlar ve orada biter. Yaşamı orada sürdürür ölümü de orada getirir. Bununla binlerce yıllık yaşamın hep günümüzün metropollerinde geçmiş algısını yaratarak toplumun içinde tutulduğu “şehir hapsinde” kendini özgür sanması sağlanmak istenir. Şehir yaşamını özgür, ilerici, gelişmiş vb… sunmak için, kırsal ve tabiatıyla köy yaşamın karşısına koyup kötüleyerek çirkinleştirir. Şehir dışındaki mekanlar hep kötülüğün yalnızlık harabeleridir. Hayaletler, korkulacak yaratıklar hep ormanlarda ve dağlardadır. Kan emici vampir şehirlerde gezse de şatoları (bu feodal derebeyliğe göndermedir) genelde kırsaldadır. Özellikle son yılarda bir bütün kırsalın ve köyün öldürüldüğünü görüyoruz. Bu anlayış kapitalist modernitenin endüstriyalist milyonluk şehir olmadan yaşanamayacağı doğrusunun kameraya çekilmesidir. Sistem özellikle ekonomik çıkarları uğruna filmleri ile toplumsal yaşamı beton ve demir yığınlar arasına sıkıştırmaktadır. Hakim sinemanın çok ideolojik olduğu bir diğer noktada budur. Kültür ve yaşamın medenileştirilmek istenmesi özünde sinema yöntemiyle toplumsallığa yapılan bir saldırıyla olur. Külütürsüz bırakılmak istenmesiyle toplum, toplumsallığın getirdiği canlılığını yavaş yavaş yitirir ve soluk alamaz hale getirilir. Doğallığını, doğasını yitirir. Bu ideolojik-kültürel bir savaştır. Bu kültürel savaşta toplumun öz savunmasız kalması, kültürel ve ideolojik mücadelesini veremeyen örgütsüz ve politikasız bir toplum olarak dağılmaısını getirir.

 

Kültürün sinema yönetmiyle devletleştirilmesi, sanat algısının, yaşam tarzının devletli olması kültürel ve zihinsel anlam birikiminin dağıtılması ve toplumsal değerlere el konulmasıdır. Toplumsal değerlere el koyanlar sonuçta “artık kendin gibi değil benim istediğim gibi yaşayacaksın” demektedir. “Benim için yaşayacaksın bütün varlığınla benim için olacaksın” başkasının olmak ise nefsini müdafaa edememe durumudur. Savunmasızlıktır! Savunmasız olan sinemacı ve toplum ise her türlü tecavüze ve darbeye açık hale gelir. Bu ele geçirilme fiziki değil, ruhun ve zihnin işgalidir de kendi kendine ikna olma var olan durumu kabul etme, fiziki işgalden de bir vaziyet yaratır. Kültürel ve ideolojik işgali ve bu konuda ikna ile gönüllü teslimiyeti yaşayan sinemacılar, kolay kolay düşmanı içinden-ruhundan çıkaracak gücü kendilerinde bulamazlar, çünkü sanatıyla artık kendi kendisinin düşmanı olmuştur. İçinde ki düşmanı ortadan kaldırmak ve demokratik uygarlık değerleri adına sanat için kesinlikle büyük bir nefs savaşına ihtiyaç vardır.

 

Toplumsal-kültürel değerler etrafında birleşme, sinema paradigmamızla örgütleme ve toplumda bu örgütlenme gücünü oluşturma nefs savaşının ve toplumu sanatıyla savunmanın önemli bir şartıdır. Dağılan toplumsallığı, örgütlenme ile bütünleştirirken, kültür alanında belirlenecek politikalarla temel görev ve sorumluluklar da açığa çıkarılmış olur. Demokratik Uygarlık sinemasının görünür kılınması, açığa çıkması, bütünleştirilmesi, dile gelmesi ise bizim fikirsel-düşünsel ve düşsel-tarihsel alanlarda sinemasal çalışmalarımızın güçlü ve etkili olmasına bağlıdır. Sinema salt bir film çekme olayı değildir. Aynı zamanda sanatıyla dünyayı değiştirme, toplumu öz-kültürel değerleriyle yeniden buluşturmadır. Bu yüzden sinemacı başta kendini yönetebilendir, hakikati kendisinde eylemsel kılmış olandır. Bu alanlarda ki çalışmalar için köklü kurumsallaşmalara ve anlamlı işlere imza atmak herkesin sadece beklentisi değil temel toplumsal görevdir de. İşlevli yapılarımızın, sinema komünlerimizin özlü bir şekilde çalışmasıyla, ideolojik ve politik boşluklar doldurularak halkımızın başkalarına, çeşitli egemen güçlerin ırkçı, cinsiyetçi, kent-merkezli sinema anlayışlarına, filmlerine bağlanmasının ve bağımlılaşmasının önü alınabilir. Kültürel sömürünün önüne geçmek, başkalaşıma neden olan (yabancılaşmaya neden olan) toplumsal olmayan ya da topluma dayatılan ideoloji ve fikirlerin insan zihninde yer tutmasına izin vermemekle olur. Bu zihniyet savaşı sinemasal kültürel çalışmalarımızın geliştirilip, derinleştirilmesiyle ve iktidar karşıtı sinemacılar olarak örgütlülük temelinde birliğimizi sağlayarak sinemamızla halkla buluşmayı gerekli kılar. Birlik olmak, aynı örgütlenme içinde olmak olduğu kadar aynı zamanda toplumu şekilsiz bırakan düşünceleri ve hisleri yaşamamaktır da.  Bu kültürel bir duruş gerektirir. İdeolojik ve kültürel duruş, muğlâklığı kabul etmeyen bir duruştur. Bu duruş, çok yönlü özellikler gerektirir. “Allah kapitalizmin belasını versin” demek kadar, ona karşı, karşıt bir sinemasal eylem içinde olmak da önemlidir. Sisteme karşı yapılan eylemin biliçli ve örgütlü olması gerekir. Yoksa onun karşısında bir kaç muhalif film çekerek direnmek oldukça zordur. Sadece belasını istemek yetersiz kalır. Alternatif olmak gerekir. “Bak böyle değil böyledir” diyebilmek gerekir. Bunun zihinsel ve iradi gücünü yaratarak  pratikleşebilmeliyiz. Kültürel anlamda alternatif olmak, başka bir yol başka bir seçenek var demektir. O seçeneği yaşamaktır. Genelde Kapitalist modernitenin özelde sinemasının aşılması, bugün bu seçeneğin toplumsal ve örgütlü bir biçimde yaşamasını gerekli kılmaktadır.

 

Demokratik modernitenin sinema boyutu, demokratik kurtuluş için yeni ve özgür bir yaşamın sinema yöntemiyle inşası anlamına gelmektedir. Sinema anlayışımız ile yeniyi ve özgür olanı inşa ederken, kapitalist moderniteyi, geri-aşılması ve yok edilmesi gereken bir yaşam formu-biçimi olarak görmek, tek tip yaşam tarzına hayır demek vazgeçilmezdir. Biraz ondan biraz bundan, biraz demokrasi biraz devlet demek bizim için geçerli değildir. Örneğin devlet desteği, devlet parasıyla devletin öldürdüğü nicelerin acılarını anlatmak ahlaki değildir.Bu durum muğlaklığı derinleştirir ve kültürel-zihinsel anlamda bir yıkımı doğurur. Demek ki, yıkım sadece kapitalist modernitenin saldırısıyla değil, bizim ideolojik ve kültürel anlamda muğlak duruşumuzdan da kaynağını alabilir. Bu muğlaklığı aşmak için örgütlü ve ilkeli yaşam olmazsa olmazdır. Kendimizi yoldaşlarımızın, çalışma arkadaşlarımızın denetimine açmak, örgütlü olmak bu zafiyeti ortadan kaldıracaktır.  Yolda olmak, yoldaş olmak sinemasal yani kültürel bir özelliğin gereği olacaktır. Sinemasal çalışmalarımızda kom ve komün kültürü bu yoldaşlık zemininde daha da nitelik kazanır ve büyür. Yoldaşlığın zayıf olduğu yerde ise filmlerimizde ve akademik çalışmalarımız da zayıflık, birikim noksanlığı vardır..

 

demokratik_modernite_sinema.jpg

 

 

Örgütlü Sinemacı Kültürlü Sinemacıdır

 

Sinemasal çalışmaların böylesi örgütsel bir temelde geliştirilmesi kültürleşme gereğidir. Demokratik Modernite sinemasının örgütsel eylemini ise devrimci yaşam ve sanat olarak tanımlanabilir. Sanat kültürün öz-dilidir. Kültürsüz bir sanatın ne söylediği pek anlaşılmaz kültür olmadan sanat bir ölüdür. Kültür sanatın asli toğrağı olduğundan, kültürsüz bir filmin boş-anlamsız  ve yozlaştırıcı olacağını bilmeliyiz. Sinema hem örgütlü hem sanatlı olarak tüm topluma yayılabilir-ulaşabilir. Örgütlü sinema ile kitlelere kavuşmak akarsuyun kendi yatağına akışı gibidir ve her kültürel mücadelenin amacıdır. İddia sahibi olmak “eskisi gibi yaşamayacağım, kapitalist moderinteden uzak olacağım, ondan çıkacağım, kopacağım” kararlılığı gösterir. Sistem içi olmak, o sistemin duygu ve düşüncelerini yaşam olarak kabul etmek iddiada zayıflık ya da iddia sahibi olmamak, amaçsız ve boş yaşmak anlamına gelir. Anlamsız kişilikler anlamsız filmler üretirler. Anlamlı filmler, eserler üretmek toplumsal ahlak ve politik yaratıcılıkla mümkündür. Bu durum bizler açısından özellikle düşmanın sinema zihniyetinden çıkış ve kopuşta temel yoldur. Kültürel amacın büyük inanç ve kararlılıkla yaşanması olmadan iktidar karşıtı sinema yolunda kolay kolay yürünemez. Devrimci sinema çizgisinde bir duruş sahibi olmak kadar, bu çizgide örgütlenmek de çok önemlidir. Sadece bizim senaryomuz-fikirimiz güzel ve iyidir, demekle kalamayız. Biz devrimci sinemacılar olarak sinema paradigmamızı büyütmek, örgütlenmek ve var olan sinema ideolojimizi topluma yaymak biz iktidar karşıtı sinemacıların önündeki temel bir görevdir. Sinemacının bilinci, örgütü, propagandası ve eylemi bu çalışmayı kavrayacak ve kapsayacak düzeyde olmalıdır. Hedefler ve çalışma perspektifi belirlemek, kültürel bütünlüğe ulaşmak ancak ortak bir anlayışla mümkündür. Bilinç, sadece kültür alanında ne olup-bitmiş bunu bilmek değildir. Bilinç, neyi nasıl yapacağını bilmeki politik olmaktır. Ötgütlülük ise bunu hep birlikte yapmaktır. Bilinç ile sinemasal ahlakın bağı gözden kaçırılmamalıdır. Hangi kültürel bilinçle, nasıl bir sinemasal eylemsellik içine girileceği politik bir irade ister “Sinema ile kültürümü açığa çıkarıp, dile getireceğim, sanatımı halka taşıyacağım” demek politik bir ifadedir.

 

Sinema ile egemen kültür anlayışını eleştirmek, onun pratiğini sorgulamak devrimci bir sinema hareketi için diğer temel bir görev olmaktadır. Bu göreve egemenlerin toplumları kandırmak ve yanıltmak için uydurduğu yalan ve dolanları filmlerimizle deşifre ederek başlamak kadar, yeni mevcut olan modernitenin düşünce kalıplarını aşmak kadar devrimci sinemanın yapılandırılması ve demokratik modernitenin inşası da beklenendir. Kapitalist modernist yaklaşımlarını eleştirerek (ki bu da bir öğrenme yöntemidir), demokratik düşünce tarzını pratiğe sokmamız doğru olandır. Bu anlayışı pratiğe geçirecek devrimci-sinemacı olmadan demokratik ulusun yaşamı-sineması tam olarak geliştirilemez. Kültürel ve örgütsel mücadele heyecanı, coşkusu olmayan bir sinemacıyı toplum-halk ne yapsın? Bu toplumun içinde yaşayıpta bu ölçülerde olmayan bir sinemacı münafıklık yapıyor demektir. Münafıklık bilindiği gibi “evet” deyip yapmamak ya da yaparmış gibi görünüp başka şeyler düşünmek anlamına geliyor. Bu ister içimizde ister dışımızda olsun orta-sınıf anlayışının sinemaya yanısıması oluyor.

 

Sinema alanının örgütlenmesinde ve kültürel devrimci yaşam tarzımız da bazı yetersizliklerin olduğu bilinmektedir. Bu yetsizliklerden biri de kurumsal sorunlardır. Kurumlar ve kurumlaşmalardan bahsederken, devlet odaklı ve o eksendeki kurumlardan bahsedilmediğinin bilinmesi gerekir. Devlet istemiyoruz, o halde niye kurumsallaşıyoruz yaklaşımı oldukça sakat bir yaklaşım olur. Kurum yapıdır. Kuruma niteliğini kazandıran içindeki anlamdır. Kurum biçimdir. Dolayısıyla kurumlaşmak denildiğinde hangi zihniyetle, hangi sinema kültürüyle kurmak istediğimiz önemli olmaktadır. Bu sorular tartışılıyor ama bir türlü çözüm yoluna girilmiyor. Küdistan’da öz-yönetim’e kavuşma varken bizler açısından da kurumsallaşma sorunu oldukça ciddidir. Örgütleyen, perspektif veren, denetleyen, yanlışlıklara müdahale eden, özgürlük çizgimizi işleyeni bu temelde kendini işleten bir yönetim gerçeğinden epey bir uzaklık söz konusudur. Bu durum yabancı  gönüllülük temeline dayanmayan sinema kurumlarına fırsat yaratmaktadır.  Yabancı bu kurumlar bu ideolojik ve kültürel boşluktan yararlanarak bireylerde oluşturduğu devletçi sinema algısıyla toplumu dağıtmaya cüret ediyor. Sinemamızda zihniyet ve anlam taşıyıcısı olmak bu yüzden çok gereklidir. Bunun yapılmaması cinsiyetçi, sömürgeci sinema endüstriyalizmine kapıların sonuna kadar açılması anlamına gelir. Devrimci filmlerin ve devrimci yaşam çizgisinin zayıflaması gerçekleşir ve bu sinema ilklerimizi geçerli kılmamız zorlaşır. Sinemamızla toplumsal değerleri koruyup geliştiremeyiz.

 

Özgür sinema mücadelesi yürütülen kurumlaşmalarda özgür yaşam tarzı, ahlakı, kültürü, kişiliği olmalıdır. Özgür kültürel sinema mücadelesinin olmadığı yerde ise, tam tesine açıktan kapitalist moderniteyi savunan yaklaşımlar bile ortaya çıkarabilir. Anlam bozulur. Kültür bozulur ve demokrasi karşıtı bilinçli faaliyetler bile dahi meşru görülebilir. Özgürlük şehitlerimiz adına, canlarıyla bizlere özgür sanat yapma zeminin yaratan şehitlerimiz imkanları üzerinde kendilerini yaşatma ve pazarlama peşindeki bu yaklaşım sahiplerinin, bizim kültür alanında doğru temsil gücü olamayışımızı, yaşadığımız yüzeysellikleri iyi kullandıkları muğlâk net olmayan durşumuzu iyi değerlendirdikleri bilinmelidir. Kapitalist modernite çok gücclü olduğu için değil, biz zayıf olduğumuz için sömürü yolları açılıyor. Örgütlü ve bilinçli bir sinemacıyı kimse sömüremez.

 

Biz sinemacılar olarak bu sorunları nasıl aşacağız, hangi düşünceyi, hangi hissiyati taşıyacağız, hangi düşünceyi taşıyacağız? Büyük aşk ve tutukuyla sinemayı yeniden oluşturanlar olacaksak bu soruların yanıtını bulmalıyız.

 

Nasıl bir sinema komünü, nasıl bir komünleşme kavramı bu anlamda bizler için tartışılmak durumundadır.  Topluma kendi tarihini anlatacak, yeniden inşa gücü verecek, zihinsel birikim sağlayacak bu komünler, idrak-izan merkezi niteliğinde olup, sinema öğreneceğimiz, anlama yeteneğini kazanacağımız, ve filmleri çekecek anlayış yaratacağımız yerler olmalıdır.

 

Bu komünlerde örgütlenmenin nasıl bi anlamı var ve kurumlarımız nasıl bir içeriğe kavuşmalıdır, sorularının yanıtlarına ulaşmak vazgeçilemezdir. Orta sınıfa teslim edilmek istenen sinema alanının toplumun tüm kesimleriye buluşması için kümünleşme olmazsa olmazdır. Endüstriyalist sinema eliyle kültürün asimilasyonu, sinemanın egemenlere peşkeş çekilmesine de ancak böyle mani olabiliriz. Tarihte bir çok örnekleri vardır; Zerdeşt’in ateşgahları ve Mani’nin ışık bahçeleri, Ege kıyılarındakiİyonların felsefe okulları, dağ yamaçlarındaki Hiristiyan manastırları, medreseler, devrimci özgür üniversiteler ve okullar bunlardandır. Bizde özgür sinema okulları, sinema kümünleri yaratmalıyız. Sinema komünü binası-yapısı ancak maneviyatı inşa ederse anlamlı olur, yoksa en güzel semtte en lüks binada  da olsak pek bir anlamı yoktur. Tam tersine modern kapitalistler çoktan ispatladılar ki; plazalar-gökdelenler maneviyatın gömüldüğü mezarlıklardır. Bunun için iktidar alameti olan yükseklik aranmamalıdır. Bu komünler; hem kendimizin, hem sinemacıların eğitimsizliğini gidermek, olumlu bir eylemlilik içine girmek, sinemacıları bireyci, gösteri-show, kendi içinde rekabet-husumet, kariyerist, popülistlik, bencil, pasiflik, katılımsızlık, duyarsızlık, bananecilik, sorumsuzluk, tutumsuzluk, hantallık, tembellik, durgunluk, kendinden memnunluk, moralsizlik, kendini güçsüz görme, ürkeklik, seçicilik, maddiyatçılık, hesapçılık, ben-merkezcilik, eleştiriye kapalılık, kendine görelik, tepkisellik, cinsiyetçilik, iktidarcılık, parçalılık, gerekçecilik gibi sistemden kopuk olmayan ruhsallıklarından kurtulmanın alanlarına dönüştürülecektir. Komünleşme endüstriyalist sinemanın maddi hegemonyacılığına karşı yeni ve özgür dünyayı hakikat rejiminin ifade gücü olan sinema ile kurma kararlılığıdır. Özgür üretim alanıdır. Kapitalist modernitenin sinema kurumlarına karşı savunması alınmış devrimci sinemasallıktır.  Bu komünlere katılmak gönüllülük temelinde olmalıdır. Gönüllü sinema öğrencileri ve öğretmenleri biçiminde konumlanmak önemlidir.  Herkes hem öğrencidir, hem öğretmendir. Her şey herkes içindir. Herkes pratik ihtiyaçlar temelinde pratiğe çok yönlü bir katılım sergileyerek bu komünlerde sinema yöntemiyle demokratik inşaya entellektüel bir katkı sunmayı hefelemelidir. Fikir, zikir ve eylem bütünselliği içerisinde sinema ocakları olan bu komünlerde  merkezi hegemon sinema kültürsüzlüğüne, egemen sinemaya, kapitalist modern yaşama karşı demokratik, sosyalist özgür bir sinema örgütlenir. Sadece örgütlemekle kalmaz bu anlayışla sinemacıları örgütlemeyi hedefler. Devrimci bir sinemacı kendini kapitalizmden koparmış sinemacıdır. Kapitalizmden kurtulmuş, toplumun sinemacısı kimdir? Nasıl bakar, nasıl yaşar? İşte komünlerimiz bu hakiki sinemacıyı arama çabasıdır. Bu toplum Kürt toplumu ise, hüznü-coşkusu sinemaya nasıl yansıtılır? Sinema ve sinemacımız, kapitalizmin Ortadoğu’ya girmesiyle dört parçaya bölünen ve bazıları da yurt dışına sürülen Kürt toplumunun yaşadıkları nasıl ele alınacak? Bu sorular bizi şaşırtmamalı. Kürt halkının sinemacısıyım diyen arkadaşlar Kürt toplumunun sinemasını geliştirememiştir. Ödül almak için var olan değerleri eksik işlemiş veya işleyememiştir. Bireyciliğe, bencilliğe, kapitalist mantıkla, teknikçi anlayışıyla, çıkarcı tutumuyla, elitliği, maddiyatçılığı ile örgütlülüğe gelmeyişiyle kapitalist modernitenin maddi yaşam kalıplarını kıramamıştır. Sinemayla özgürlük mücadelesinin değerlerini tam kalıcılaştıramamıştır.

 

Kürt sinemacılarımız için çok derin bir özeleştiri zamanı gelmiştir. Kültürel anlamda yürütülen soykırım gerçeği bu denli deşifre olmuşken, yok olma ve erime tehlikesi ortadan kalkmak üzereyken, örgütlü bir mücadele ile karşıtlarının zihniyetini aşarak, onlar gibi olmaktan çıkarak, sadece bir halkın değil, Ortadoğu’nun kültür ocağı olma günü gelmiştir.

 

 

Kapitalist Modernitenin Sinema ile Yarattığı Kültürsüzlüktür

 

Bugün insana “geçmişini boş ver, gününü yaşa” diyen kapitalist modernite, sinema alanında da sadece cinsiyetçi, iktidarcı bir kültürsüzlüğü geliştirerek, özellikle Hollywood kültürsüzlüğü eliyle toplumu esir alan bir vicdansızlık durumudur.  Kapitalizm kültürsüzlüğü, toplumu esir alma işini sinemaya gördürerek sinemayı yozlaştırmak ister. Sinema salonların da ki filmler, ve sinema akdemilerinde bunların taklidi senaryolar arasında ki benzerlik de buradan kaynağını alır.  Kapitalist modernite yozlaşan sinemayla toplumu etkisi altında tutarak, herkesi payına razı etmek niyetindedir. Bu öyle yoğun bir bombardımandır ki kendini yormana gerek yok demektedir. Televizyonlar, sinemalar buna göre planlanır. İzleyeceğin mühteşem dizi, gideceğin seçkin film senin için önceden seyredilmiştir.  Kapitalizm de kültür ve sanata karşı olan bu yaklaşım ve yanlış anlayış insan varlığını bütünden sararak düşünmenin toplum için bir iş olmaktan çıkarılmasının bir sonucudur.  Avrupa’nın oryantalist bakış açısı bizi de biraz etkilemiş, yeniçağı tamamen aydınlık olarak görme, ortaçağı bir bütün karanlık olarak görme vardır. Özellikle sinemayı avrupa da tanımamız ve bu çağın eseri olarak düşünmemizden dolayı bu oryantalist bakış biz sinemacılarda biraz daha ön plandadır. Bu yanılgılı bakış ve felsefe kendi evini hor(aşağı) ve geri gören, Avrupa’yı tam olarak aydınlanmış bulan bir görüş taşır. Yeni çağın aydınlığı, ortaçağın karanlığı tanımlamaları gerçeği Batı’da arama, filmleri orada çekme, kadrajı oraya çevirme, kentlere yönelme merakı doğurduğu için kendi bağrında bir çok eksikliği barındırır. Işıkları açmak, evi aydınlatmak, kendi gerçeceğini kendi coğrafasında aramak, orada çekmek, anahtarı kaybedilen yerde aramak hiç akla gelmemiştir. Anahtarı aramak! Bu felsefi bir anlam yükleyelim. Kilidi açacak aracımız, şifreyi çözcek yol, yeni yaşamı kurmada en önemli açkı-açardır. İşte bu anahtarın adı komünleşmedir.

 

 

Özgür Sinema Sinemacının Öz Zihniyetini Geliştirmesiyle Olur

 

Sinema çalışmalarını iyi yapma bizim için ahlaki bir görev olurken, bunun örgütlenme boyutu politik bir görevimiz olmaktadır. Sinema eğitim faaliyetleri, dergiler, broşürler, teknik anlatımlar, kuramsal çalışmalar, sine-paneller, gösterimler, sosyal site çalışmaları, sunumlar, konferanslar, TV programları, ve benzeri tüm çalışmalar kültür-sinema faaliyetlerimizin temel içeriğini-özünü anlatacaktır. Filmlerimiz için esas ve tamamlayıcı bir rol taşıyacaktır.

 

Bu çalışmalar olmazsa nasıl sinema yapılacak, hangi temelde ve nasıl film çekilecek ankaşılmayacaktır. En önemlisi de sinema alanında filmleri, anlamsız olanları teşhir edip, bize, bizim kültürümüze ait olan sanatı ortaya koyamayız. Ele hizmet ederiz. Yurtseverlik adına kültürsüzlüğe düşebilir, gafleti yaşayabiliriz. Kültürel asimilasyon zaten öyle bir şeydir ki, insana düşmana hizmet ederken bile “Vay be! Ne güzel yaptım, ne biçim çektim, ne harika oynadım” dedirtir. Film festivalin de juri karşısında bile olsa yaptığı şey; senin duygularını kamçılayarak, gerçek dışı sözler söyleyerek, sana bir iki slogan atma fırsatı vererek seni kazanmaya çalışmadır, buna halk avcılığı deniyor. Fark edemediği için kimliksizleşir insan, insanlıktan çıkar. O insanın sanatsal faaliyeti  de kimliksiz ve kültürsüz olur. Sapmıştır ve ancak egemenlere “yaranma sanatı” olarak bir tüketim yalanını söyler.

 

Kürt sinemacısının; Kürt devrimcisi gibi varlığını kanıtlamak ve özgür yaşamak için mücadele vermeden kendisi olarak yaşaması, istediği gibi film çekmesi imkansızdır. Kendisini kendisi olmaktan çıkaran ideolojik araçları yıkıp, kendi özüne dönüşünü sağlamadan toplumsal varlığını koruyamaz. Varlığını koruyamayan kültürünü koruyamaz, Kültürünü koruyamayanın sineması da toplumuna can vermez. Tam tersine can alır. Özgürlük olmazsa varlıkta tartışmalı hale gelir.

 

Özgürlüğün olmadığı yerde sinemadan nasıl bahsedebiliriz? Köleliğin sineması ne olabilir? Sen yok sayılıyorsun, kimliğin, kültürün, dilin yok sayılıyor, filmlerin, sineman nasıl var olabilir? Kültür olmadan sinema olmaz, toprak olmadan gül ağacı, gül ağacı olamdan gülün kendisi olur mu? Kürt’ün sineması, özgür Kürt’süz ve Kürdistan’sız olmaz. Kürt’ün yaşam tarzı olmadan olmaz.

 

Kürt’ün devrimcisi olmak kadar Kürt’ün sinemacısı olmak da bu zamanda oldukça meşakkatli bir uğraştır. Sadece film çekmek, filmde oynamak yetmez. Kapitalist modernist yaşamı terk etmek, ondan kaçmak, kopmak gereklidir. Kürt sinemacılar olarak hem içindeki hem dışındaki düşmana dur diebilimeliyiz. Hem kendilerini hem halkını aldatanlara, kendini iktidara pazarlamış yönetmenlere vs meyil vermemeliyiz. Sahte Kürtçülüğe dikkat etmeliyiz.

 

Devletin bütçesiyle film çekmeye “hayır!” demeden, onun anlayışıyla senaryo hazırlamaya “hayır!” demeden, asimilasyon ve politikalarına ve merkezlerine “hayır!” demeden, kültürel tarihi yok eden barajlara “hayır!” Demeden sinemacı olunamaz. Kürt olmuşuz, öz-kültürsüz olmuşuz neye yarar? Biz sinemacılar sömürüyü kabul edemeyiz. Onun dünkü-bugünkü temsilcilerini de kabul etmemeliyiz. Kültürsüz toplum ve sinema olmaz demeliyiz. Devrimsiz de toplum ve sinema olmaz, ideolojisiz-örgütsüz toplum ve sinema da olmaz demeliyiz. Sanat duygu dünyası yaratıyorsa, kimin duygusunun dünyasını yansıtacak, düşünce ve ifade özgürlüğü olmayan bir yerde sinema, estetik olur mu? Bir köle ne kadar güzel olabilir ki. Köleliğe karşı ciddi bir özgürlük mücadele vermeden, kafesteki bülbüle bakıp da “ah ne güzel ötüyorsun” diyemeyiz.

 

Egemenlere, sömürgeciliğe ve TC’ye şunu haykıracağız; “Kültürümü karartma, çarpıtma kendine benzetmeye çalışma! Ben sana benzemediğim için benim, bunu bil!” Unutmamalıyız ki; Sinema komünlerimiz kültürümüzü yedinci sanatla yeniden canlandırılmasının ışıklı özgürlük bahçeleridirler. Yeter ki toprağımızdan kopmayalım, ona sımsıkı sarılalım, kadrajımızı şehrin ötesine çevirelim, kameramızı ve ışığımızın yönünü insanlığın oluşumuna beşiklik eden topraklara çevirelim. Bu tarih ve kültür bilincine sahip olalım ve soluklanmadan özgürlüğe koşalım. Tarih ve kültürümüzle buluşmak, yaşamı anlamak ve onu savaşarak kazanmak, var olmak ve özgürlüğümüzü sağlamak zorundayız. Tarihe ve kültürümüze karşı bir suç daha ilersek insanlık bizi asla affetmez…

 

Yararlanılan Kaynaklar

 

1- Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa – 1. Cilt – Abdullah Öcalan

2- Özgürlük Sosyolojisi – Abdullah Öcalan

2- Urfa Savunması – Abdullah Öcalan

4- Age.-Abdullah Öcalan

5- Modern Beden ideolojisi – A.Saygılı

 

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse