Sinema ve Düşünce Devrimi

0
44
REKLAM    

Neden sinemanın bir düşünce devrimi yaptığına artık inanmıyoruz?

 

M. Hadi Sümer / Ortadoğu Sinema Akademisi

 

Sanatın biçimleri; sembolik (mimari) klasik (heykel) ve romantik (resim-müzik-şiir) dönemlerinden geçerek tarihsel ömrünü tamamladığı için yerini yine düşünceyle ilişkili ama daha ‘zamane’ bir kalıba evirmek zorundalığıydı. Bu zorundalık hızla gelişen sanayi toplumuna da denk düşecek biçimde kitlesel tüketime hizmet edebilecek bir forma ihtiyaç duyuyordu. Bir Şiirin yarattığı duyguyu, mimari estetikle, bir resimden daha fazla görselleştirebilecek bir sanat formu olabilir mi denseydi; 1800’lerin üçüncü çeyreğinden önce herkes gülüp geçerdi şüphesiz. Ne var ki Auguste ve Louis Lumiére kardeşlerin ilk sinema sunumlarını gelişen teknolojinin yardımıyla 22 Mart 1895 tarihinde gerçekleştirdiklerinde bu yolu açacaklarını belki kendileri de bilmiyorlardı. Ve onların açtığı yoldan Georges Melies, D.W. Griffith, Sergei Eisenstein ve daha bir çok dahi yönetmen ilerleyerek yeni yüzyılın yeni sanatını şekillendirecekti. Bu gelişim sadece dünyanın en ücra köşesinde bile kurulan sinema salonları, sinema akımları ve büyük bir endüstriyel Pazar oluşturmakla kalmadı! Bütün devasalığı ve popülerliği, ürettiği starlar ve kırmızı halılarıyla perdelediği esas gücüne kavuştu; düşünsel ve kültürel amaca uygun yeni toplum inşasında bir Truva atı! Yani kapitalist modernitenin üretiminde modernist bir sanat olarak sinema.

 

Toplumsallığın mevcudiyeti olarak ta niteleyebileceğimiz Kültür gerçekleşmesinde, bireyin refleksi, dışavurumu olarak Sanat insanoğlunun en büyük ahlaki eylemidir. Bu ahlakiliği, toplumu bir arada tutacak değerleri estetize etmesi kaygısı ve toplumsal olana saldıran iktidar aygıtlarına karşı amansız bir yergiyi ve direnişi notayla, resimle, heykelle ve dizelerle oluşturmasından alır. Sanatçı erke karşı toplumu, sanatıyla bir nevi tutkallama görevi görmüştür. Picasso, Ömer Hayyam, Ali Temel, Frida Kahlo, Pablo Neruda, Yılmaz Güney, Xelil Dağ gibi isimlerle örnekleyebileceğimiz sanatçılık, gerçeğin arayıcılığı ve ifşasıdır. Faşizmi, milliyetçiliği, cinsiyetçiliği deşifre etmiş, toplumun direnen sınıfları, halkları ve kesimleri için moral oluşturmuş, değer yaratmıştır sanatçı. Bu hakikat algısıyla da toplumun kutsalı olmuştur. Sinema sanatı da kendi oluşundan kaynaklı; gerçeğin içerisinde kurgusal bir alan yaratarak var olur. Bu kurgusallığın da hakikati görünür kılarak düşünce gelişimine katkı sunacağı/sunduğu tartışmaları sadece akademik değil gündelik sohbetlerin bile vazgeçilmezidir artık. Felsefik tartışmalar Matrix – Fight Club gibi filmlerden örneklendirmelerle, Psikolojik değerlendirmeler A. Hitchcook film analizleriyle, tarih algısı Holywood’un savaş filmleri kurgusuyla şekillenmektedir. Herkesin ‘izleyici’ olduğu bu sanat alanında, sinema üretiminin endüstriyel pazar tekeliyle şekillenmesi, tekellerin ulus devlet ve çok uluslu şirketler eliyle yönetiliyor olması, bu sanatsal alanı da sistem içi tartışmalar üreten, sisteme kanalize eden en büyük Kültürel Soykırım araçlarından biri haline getiriyor. Bu pazarın ürettiği filmler sayesinde ‘Batılı beyaz kahraman Erkek’ in galip gelmediği tek bir savaş kalmadı, Kadın bedeninin ve duygusunun sömürüldüğü tüm tecavüz biçimleri meşrulaştı, Ortadoğu’yu yerle bir eden bombalar en güzel efektler ile kendine sızlayacak bir vicdan bile bulamayacak bir görsel şova dönüştü.

Bu haliyle Deleuze’in de özetlediği gibi sinemanın kendi başına düşünce devrimi yaptığına inanmıyoruz. Bu kadar popülerleşen, endüstrileşen, toplumun öz dinamiklerine bu kadar kasıtlı ve profesyonelce müdahale ederken sinema, buna inanmak sadece naiflik olabilir. Çünkü daha başarılı bir teknik değil, zihniyeti değiştirecek fikir ve eylem devrim geliştirir. Kısaca vizör değil, vizörden kurgulayan aklın, sanatsal disiplininin devrime ihtiyacı var. İnsan öznesini merkezine alarak tarih, toplum, ulus, kadın, doğa, savaş, aşk sorunsallarını kendine tema alan sinemanın gişe hasılatı eksenli tüm bu yaşamsal değerleri nesneleştirmesi, hiçleştirmesi karşısında bir duruşu esas almak gerekiyor. Dar kalıpları aşan, halkın ‘sanat filmi’ diye küçümsediği sinema durağanlığından ve elitizminden de sıyrılmış, ulus-devletçi, cinsiyetçi, şiddet yüklü sinemaya alternatif olarak doğayı ve toplumu ayrıştırmayan, cinsleri ve halkları kendi kimlikleri ve kültürleriyle değer olarak addeden sinemasal üretimleri açığa çıkarmak gerekiyor. Böylece sinema sanatı düşünce, zihniyet devriminin bir parçası olabilir ancak.

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse