Neden mi dağ sineması? Çünkü…

Jînda Baran Dag

0
13
REKLAM    

“Yıllardır bir filmi seyreder gibi ya da bir filmi görüntüler gibi yürüyorum dağ başlarında. Bu savaşı anlatmanın bir yolu olmalı. Bütün bu yaşananları canlandırıp bütün bir insanlığı tanık etmeli…”

Bu dağlarda sinema yapmanın nedeni ne olabilir? Daha avantajlı, daha imkânlı, koşulları rahat zeminler varken, nedir kıyasıya süren bu savaş koşulları içerisinde bize sinema yaptıran şey?

Her sanatsal sıçramanın (akımını ya da ekolün) dönemine göre dayandığı toplumsal sebepleri vardır.
Bir düşüncenin oluşabilmesinde bulunduğu sürecin koşullarının etkisi çok belirleyici oluyor. Kürdistan denen bu kadim topraklarda bir savaş yürütülüyor. Ve bu savaş onun düşüncesini, felsefesini, sanatını, sosyolojisini her şeyini temelden değiştiriyor ve yeniden oluşturuyor. Her şey bu savaşın içinde yapılanıyor, şekilleniyor, geçmişin açtığı yaralar kazanımlarla onarılıyor. Kürdün en bağımsız düşüncesi, yaşamakta olduğu mücadelenin içinden doğuyor. Yani anlamını kendi gerçeği içerisinde oluşturuyor ve hissettiriyor. Kürdün sanatı da, ancak yaşadığı koşulların etkisiyle şeklini alıyor.

Bir savaşın içinde yer alıyoruz ve bu mücadele bize her gün şekil veriyor, dolayısıyla o, sanatımızın da şeklini oluşturuyor. Ve sinemamızı da bunun uzağında düşünürsek bizi yaratan öz kaynaktan kendimizi uzaklaştırmış oluruz. Çünkü bütün bunlar aynı zamanda sinemamızı da besleyen, ona şekil veren gerçekler oluyor.

“Hayatta var olmayan hiçbir şey sinemada da var olamaz.” Sinemayla hayat bağları o kadar iç içeki, onu ayırmaya kalkışmak sazı telinden ayırmak gibi olur

Hayatımızda ‘savaş ve umut’ var. Kahramanlık ve acı var, özgürlük var, ihanet ve gözyaşı var, kahkahalar var. Sevgiler ve zorluklar, hayaller ve onun bekçileri var, heyecanlar, korkular yani bu koşullarda bizi biz yapan her şey var. Ve biz bütün bu gerçeğin içinde kendimizi bulmaya, duygularımızı tanımaya, tanımlamaya çalışıyoruz. Yani yaptığımız hiçbir şey yaşadıklarımızdan kopuk gelişmiyor. Bir gerçek ne kadar odağında yakalanırsa, bütün bu yaşananları ve kendimizi o kadar doğru duygularla ileriye anlatmış ve taşımış olacağız.

Kürt sineması onun içerisinde bulunduğu savaştan kopuk ele alınamaz. Çünkü içerisinde bulunduğumuz mücadeleyle kendimizi ve sanatımızı tanımlayabiliriz. Onunla sanatımızın adresini bulabiliriz.

Şu bir gerçek ki, savaş dışarıdan gözlemcilerle anlatılmaz. Çünkü o kadar inanılamaz gerçek yaşanıyor ki, her şey görmeden, yaşamadan yansıtmak neredeyse imkânsızlaşıyor. Bazen dağlara gelmek bile yetmiyor. Yaşananların özünü yakalamak ve anlayabilmek için, olayın ortasına atılmak ve bir de oradan bakmak gerekiyor. Olayın merkezinde olmanın yarattığı etki daha canlı, somut ve kalıcı oluyor. Bir gözlemci yaşananı sadece tahminlerle yansıtamaz, hissetmezse, hatta yaşamazsa, bu savaşı anlatmış olmuyor. Bazen gerçek o kadar çarpıcı ve yakıcı yaşanıyor ki bütün bu yaşananların hayatımızın bir parçası olduğuna şaşıyorsun ve gerçeği ‘gerçek’ olan doğuruyor.

Ne iyi kurgucuların – ne de muhteşem (!) yönetmenlerin sahneleyemeyeceği gerçekler. Öyle ki gerçeğin orta yerinde olmak bile tatmin etmiyor. Bazen sözü ve görünümü sadece bu duyguyu yaşayana bırakmak en doğrusu oluyor.

“Bazen yaşanan o anlara ne fotoğraf nede kamera yetiyor. Hiç birinin gücü Kalbimin gördüklerini belgelemeye yetmiyor. En sonunda yüreğimizin tanık olduklarını sinemayla ancak anlatabilirdik. Öyle ki sinema bile yetmedi onları anlamak için. onlarla birlikte yani hiçbir kurgunun içinde olmadan yaşadıkları her şeye tanık olmak hatta içinde onlardan biri olarak ancak anlatılabilirlerdi. Ve gerillanın anı anına ne yaşadığını bilmeden onun sineması da yapılamaz. Dolayısıyla bir halkımızın gerçek duygusu dağlarda yürütülen bu mücadeleden geçiyor. Bir sinemacı olmak için değildi. Bir ihtiyaç bir gereklilikti.” Diyor dağlarımızın gerilla yönetmeni Halil Dağ (Uysal). Kendimizi ancak bu savaşın içinde yakalayabiliriz. Bu savaşı ise sinemayla anlatabiliriz. Hele bunu yaşayan bir yönetmen gerilla olunca gözünden hiçbir şey kaçmaz. Gerilla sineması uğruna savaştığı halkın ve toprağın ruhunu taşıyor. Bu savaşı tanımlamadan, sanatımızın merkezi haline getirmeden kime hizmet edeceğimizi ve kimi beslediğimize cevap bulamayız. Bütün bu zenginliğe ancak gerillanın yüzündeki anlama ulaşınca sahip olunabilir. Onun bütün duygularına, savaşına, yaşamına, ölümüne, sevincine, acısına inmeden bulamayız.

Bu savaşın içinde geçen her an altın değerindedir. Bu yüzdensinemamız ilk önce bir gereklilikti. Ertelenemeyecek kadar acil. Zamana yayamayacak kadar. ‘Şimdi’ için gerekli. Tarih her zaman böyle bir fırsat vermiyor. Kendimizi en iyi çözümleyeceğimiz bir yoğunluğun içindeyiz. Yaşama ve insana dair ne varsa bütün her şeyin en iyi biçim de tanımlandığı bu zamanı iyi değerlendirmek ve tarihe mal etmek gerekiyor. Ve bütün bunları en iyi sinema diliyle aktarabileceğimize inanıyoruz. Çünkü ‘görsel’ önemli bir güçtür. Yapılan sanat doğruysa, her eve girer, her göze, kulağa, yüreğe hitap eder. Sanat ne sınır tanır, nede denetim altına alınabilir. Engel tanımaz. Akmaya başladı mı, en zengin yaratıcı düşüncesiyle yaşamın sürdüğü her yerde kendini var etmeye çalışır. “Daha rahat koşulları beklese miydik? Durup izlese miydik, her şey olup, geçene kadar? Geleceğe bırakabiliriz. Çok sonraki zamanlar da yapılabilecek çalışmalardır” denebilir. Ama o zamanda yine geriye dönüp bakılacak, incelemek zorunda kalınacak. Yani değişik düşünceler, fikirler ve algılar üzerinden bu gün yaşanılanlar anlatılmaya çalışılacak. Oysa bu günün anlatıcıları ile o zamanın anlatıcıları arasında dağlar kadar fark oluşacak. Gerçek, ne kadar gerçek kılınacak? Acıları anlatan, kahramanlıkları gören, o doyumsuz sohbetleri dinleyenin hissettiklerini aktarabilecek mi vizörüne?

Bir gerillayı ancak bir gerilla anlatabilir… Değil mi?

Bu dağların sineması öylesine oluşmadı. Onu iliklerine kadar hisseden ve bu dağlarda yaşanan hiçbir anı kaybetmek istemeyen Halil Dağ (Uysal) arkadaşın şu sözleri, bu gerçeğin ne kadar gerekli ve acil olduğunu ortaya koyuyor:

“Dağ sineması, Kürdün koca bir trajedi içerisindeki uyanışını ve sadece kahramanlıklarla dolu tarihine sahip çıkmakla yükümlü değil. Aynı zamanda geleceğine biçim vermekle de yükümlüdür. Bu da ancak bulunduğu yerden yapılabilir. Yani dağda. Çünkü Kürdün özgür düşüncesini sunduğu başka yeri ve mekânı yok…”

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse