Navê Te Çiye

0
92
REKLAM    

Navê Te Çiye

“Navê Te Çiye” Kürdistan’da yasaklı ya da Kürtçe kabul edilmeyen isimler üzerinden Kürt sorununa içeriden bir bakış atıyor. Belgeselde daha doğarken kriminilize edilen bir halk gerçeğini izliyoruz. İsimlerini bile sömürge memurlarının koyduğu çocuklar gerçeği. Sadece yaşayanların anlayabileceği ve anlatabileceği beyaz bir soykırım. Belgesel, bütün bu sömürge uygulamalarına maruz kalmış kişilerin hikayelerine odaklanıyor. Yönetmenler Ömer Altaş ve Cihad İlbaş, devletin bütün bu ırkçı ve sömürgeci yaklaşımlarının amacına ulaşmadığını aksine bireylerde ulusal bilinç kazanmada uyarıcı etkisi olduğuna değindi. Yasağın bir coğrafya ve ülke isminin yasaklanmasına uzandığına dikkat çeken yönetmenlerle meselenin birçok boyutunu  konuştuk.

Kürt çocuklarının anadilde isimlerinin yazılmaması herkesin bir şekilde şahit olduğu bir olay. Belgeseli yapmaya nasıl karar verdiniz?

Cihat İlbaş: Yakınımızda olan birçok kişinin böyle bir sorunu yaşadığını biliyorduk. Filme alma durumu ise “Buka Barane” belgeselini izledikten sonra gerçekleşti. İlk önce yakın arkadaşlarımızla görüştük. Sonra etrafımızda başka kimler var diye araştırdık ve hikayelerini öğrendik. İşin mağduriyet kısmına girmek istemiyorduk. Konunun kendisinin çarpıcılığı ve absürtlüğü zaten yetiyordu. Bizim ekstradan bir şey koymamız gerekmedi. O kişi kendi hikayesini anlattığı zaman normal insanlara oldukça absürt geliyordu.

İsim daha çok Türklerle iletişiminde sorun oluyor. Yoksa Kürdistan’da nüfus cüzdanında yazan ismin çok fazla anlamı yok…

Ömer Altaş: Gündelik hayatta zaten kimlikler işlevsiz, yani doğum tarihinden tut adına, soyadına kadar işlevsiz şeyler. Alakasız soy isimler ve tarihler verilmiş insanlara. Dolayısıyla bir köy ya da ilçede pek bir anlamı yok. Ancak sorun kısmı, resmiyetle temasta, bir okul ya da devlet dairesinde temas sırasında sorunlar başlıyor. Kürtlerin devletle arızası okulda başlar ya, dil ile başlar. İsim hikayesi de benzer şekilde benzer dinamiklerle başlıyor. İnsanlar da bunun kendisi için tırnak içinde sıkıntı olduğunu anlıyorlar ve böylece başlıyor.

Nüfus cüzdanı ile üzeri örtülmeye çalışılan bir halk gerçeği var. Ama gündelik yaşam ilişkilerine baktığımızda Kürtlerin resmiyetle ilişkisinin ne kadar kopuk olduğunu da görüyoruz.

Ö.A: Kimlik çok anlamsız olmasına rağmen insanın gündelik yaşamında devlete müdahale alanı açan çok önemli bir olgu. Yani istenen de birazcık nüfus cüzdanını verip kimliğinden uzak tutmaktı. Büyük fotoğrafın içindeki küçük parçalardan biri ama başlangıç adımı. Çocuğun ismini değiştiriyor, soyadını değiştiriyor vs.. Sanki çocuğu kimliğinden koparacakmış gibi. Doğar doğmaz başlıyor inkar. Yani çocuk üzerinde anne-babanın hak ve sorumluluklarının olması gerekirken devletin müdahalesi doğar doğmaz başlıyor. Seni şekillendirmeye çalışıyor.

Mesela belgeselde Agît’in ismi koyulmuyor yasak. O yetmiyormuş gibi müdür, sömürge memuru olarak çocuğa kendi ismini veriyor. Bu nasıl bir trajedi?

C.İ: Bizlerin, normal hayatını sürdürenlerin tahayyül edemeyeceği bir şey. Bir çocuğun adına devlet memurunun kendi inisiyatifiyle bu olur bu olmaz diye kendi ismini koyması ve çocuğun da bütün ömrü boyunca bununla yaşıyor olması. Herhalde Agît ve benzeri insanlar bunu izah edebilir. İnsanlar inanmıyor. Böyle bir şey olamaz diyor.

Ö.A: Çıkış noktamız da buydu. Ortada şöyle bir gerçek var, senin bir çocuğun var. Devlet bunun üzerinde bir isimde bile tasarufta bulunma hakkı vermiyor. Devlet kendisi bunu yapıyor. Sonra başlarına öyle şeyler geliyor ki, devletle herhangi bir sorun yaşamamış insanların hayaline bile gelmeyecek şeyler yaşatıyor. Yani filmlerde görsen, böyle bir şey olamaz dersin. Kürt sorunu nedir dediğinde, arkadaş bak orada insanlar var, onlara çocuklarına istedikleri ismi verememişler. Sadece isim üzerinden başlarına neler gelmiş.

Hakların gaspının ötesinde içselleştirilmiş faşizmin söz konusu olduğunu söyleyebilir miyiz?

C.İ: Senin politik bir tavrın olması gerekmiyor. Zaten Kürt olarak doğduğun zaman devlet gözünde bambaşka bir yere koyuyor. Şöyle bir şey var, kanunlara göre İngilizce’de olan harflerle de isim koyamazsın. Ama Kürtçe’de mesele sadece harf değil, Kürtçe olmasını istemiyor. Türk alfabesi ile yazılacak isimleri de kabul etmiyor. Hêja’daki şapkalı e’yi , Agît’teki şapkalı i’yi koyamıyorsun. Mesela Sezar’ı kabul ediyor ama Azad’ı kabul etmiyor. Burada Kürtlere karşı ırkçı bir uygulama var. Bir Kürt’e, İngilizce, Arapça isim veriyor, problem olmuyor. Ama Kürt kendisi olmak istediğinde problem çıkıyor.

Özgürlük mücadelesi aynı zamanda isimler, kavramlar üzerinden de gidiyor. Belgeselde Zana diyor ki, benim ismim tek başına benim kimliğimi tanıtıyor, işte Kürt’üm, PKK’liyim diyor. Kürtler de öyle bir noktaya geldi ki sadece ismin kendisi  kişinin politik kimliğini tanıtan bir noktaya geldi…

C.İ: Bütün hikaye insanların kendilerini olduğu gibi anlatmasıyla ortaya çıkıyor. Bundan şu yorumu çıkartabiliriz, işte isme yasak koyarak, engeller çıkartarak, ismini bir şekilde kriminalize ederek kişilere bir politik kimlik yüklüyorsunuz. Belki hiç politika ile ilgili olmayan kişi devletin gözünde politik oluyor. Bu hikayelerden her evde var, binlerce var. Belki bizim gösterdiklerimiz en sıradanlarıdır ama belgelenmemiş. Biz bu insanlara ulaştık ve belgeledik. Bunlardan daha eksterm hikayeler de var insanların başına gelen.

Ö. A: Devletin niyeti ters tepiyor. Yasaklar devletin istediğinin tersi etkiye neden oluyor. Uyarıcı etkisi oluyor. Agît’in ismini geri alması, bunu bir ismi geri almaktan ziyade politik meseleye taşıması. Zana’nın kardeşinden bahsederken Belçim’in isminin özlem yazılması, ismini geri almasa bile farklı şekillerde devletin asimilasyon politikasına farklı şekilde cevap verdiğini görüyoruz. Bu asimilasyon politikasının başarıya ulaşmadığının tam tersine insanları politik olarak da farklı bir noktaya çektiğini görüyoruz. Mesela İstanbul’da yaşayan Kürt bireylere bakalım devletin istediğinin tam tersine politik bilinçte, kendi dili, kültürünün farkında olarak devletin karşısına dikiliyor.
 

 

Mizahın gücünü kullandık

cihad ilbaş

Yaşanan durumun ağırlığı aklı dışılığı, absürtlüğü de beraberinde getiriyor. Absürtlüğün ve mizahın filmdeki yeri nedir?

C.İ: Biz sadece çok basit bir yöntemle hikayeleri derledik. İnsanlar kameranın karşısına geçtiler ve başlarından geçenleri anlattılar. Mizahın kendisi, bu absürtlüğü ortaya koymanın kendisi belki o ismi geri alma veya isim nedeniyle politik bilince kavuşmakla ileri gelen mücadelenin yöntemi aslında. Çünkü belgelemek, deşifre etmek politikanın arzuladığı bir şey. Karşıdaki yapının uygulamalarını aşikar hale getirmek zaten politikanın amacı. Bunu en kolay ve etkili şekilde mizahın kendisi yapıyor.

 

Ülkemizin ismi de inkar ediliyor

İsmi inkar etme sadece insanlara ilişkin değil. Devlet, coğrafyanın ismini de inkar ediyor. Köy, şehir ve ülke isimlerini de değiştirdi. Bütünen bir inkar söz konusu. Buna ilişkin neler söylersiniz?

Ö.A: Dediğimiz gibi kişilerin isim meselesi Kürt sorunu tartışmalarında cümlede geçirilir, insanların çocuklarına isim verilmesine izin verilmiyor denir. Köylerin ve şehirlerin değiştirilmesi dile getirilir. Ama ülke isminin değiştirilmesi vurgulanmaz çünkü netameli bir konu. Türkiye’de hakim mantalite, bu isimlerin değiştirilmesine neden olan mantalitenin devamıdır. Yaptığı en küçük ileri adımı, bir lütuf olarak gören bir zihniyet. Şöyle bir örnek verebiliriz; Erdoğan ya da herhangi bir devlet ileri geleni Dersim katliamı, şöyle böyle derler, politik hesaplaşma gereği her türlü cümleyi kurarlar ama; Dersim isminin geri verilmesine dair herhangi bir adım atmıyor. Attıkları adımı bir minnet olarak görüyorlar.

Önder ELALDI

Reklam

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse