M.MÜJDE ARSLAN: Genç Kürt sinemasının cesur kadınları

0
139
REKLAM    

‘Kürt sineması var mıdır?’ tartışması bugün hala yer yer devam etse de genç bir sinemamız olduğuna inanmamız ve büyütmenin yollarını konuşmamız gerektiğini düşünüyorum. 

Bu kadar etkili hikayeler, peş peşe gelen ödüller, her geçen gün becerisiyle dikkat çeken anlatısı dikkate alındığında artık bu genç Kürt sinemasının tanımlanmasından öte, elementlerinin tartışılması gerektiği kaçınılmaz oluyor. 

Genç Kürt sinemasının bugün tartışılmasında bir etken de güçlü, cesur ve özgür ruhlu kadınları. Bu yazıda bu kadınların çalışmalarından elimden geldiği kadarıyla söz etmeye çalışacağım. Duhok Film Festivali’nde jüri üyesi olan, Kürt filmlerini yıllardır takip eden film eleştirmeni Alin Taşçıyan “Kürt Sinemasının Kadınları” yazısında bu konuya bir giriş yaptı aslında; ama bu konu daha da genişçe yazılmayı hak ediyor kanımca.
Kadının vizöründen erkek
İlk bahsetmek istediğim isim Berivan Binevş. Binevş, iki çok başarılı kısa filmiyle tanınıyor. “Phone Story (Telefon Hikayesi)” ve “Sidewalk (Kaldırım)” filmlerinin ortak noktaları sadece Nazmi Kırık’ın oyuncu olarak yer alması ya da Ciwan Haco’nun müzikleri değildi; aynı zamanda kendi perspektifi olan ve yaratımın iç içe geçen halkalarını başarıyla tamamlamış bir yönetmenin dünyasıyla bizi tanıştırmasıydı. İki film de çok özenli çekimleri, hikayelerindeki yalınlık, senaryolarındaki olgunlukla hem seyirciden tam not aldı, hem de festivallerin ilgisini çekerek 20’den fazla ödül kazandı. 
Binevş’in iki filmindeki hem erkek hem kadın karakterler bize ana-akım sinemanın empoze ettiği kadın ya da erkek streotipleriyle uyuşmuyor. Hem feminist sinemada hem de azınlık sinemasında önce aynayı kırmak’tan, giydirilen rollerin ters çevrilmesinden bahsedilir. Binevş tam da bunu yapıyor; erkek ezen değil, kadın ezilen değil, aksine çok güçlü kadın karakterleri var. Hatta hep bildiğimiz’in aksine, Sidewalk filminde erkeği evin içinde hapsolmuş görürüz. Çocuk isteyen erkektir. Evde dolma yapan yine odur. Kadın güçlüdür; filmin ilk sahnesinde çok başarılı bir cinsellik sunumu görülür. Bu ilk sahneden bile güçlü bir kadının hikayesini anlattığını gösterir bize Binevş. Güçlü kadınlar yer alsa da filmlerin merkezine erkekleri oturtur. Eve mülteci koşullarından ötürü hapsolmuş erkeğin hikayesini anlatır Sidewalk. Phone Story, her gün telefon açmaya gelen yine sesi gür ve güzel bir kadına bir türlü açılamayan bir adamın hikayesini merkeze alır. Binevş’in filmleri ve erkek karakterleri şunu söyletir: Sadece kadınlar tarafından anlatılan kadınlar değil, kadınların anlattığı erkekleri de görmek gerekir.

Cesaretin kamerası

Sabite Kaya’yı bir kısa (Her Şey Bembeyaz) filmi ve iki belgeseliyle (Dotmam, Bedensiz Ruhlar) tanıyoruz. “Bedensiz Ruhlar” filmiyle Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Belgesel ödülünü aldı. Bu ödülden birkaç yıl önce de bir başka Kürt yönetmen Bingöl Elmas ilk belgeseli “Ağustos Karıncası” ile aynı ödülü almıştı. Elmas, yolculuğunu belgesel türünde sürdürdü ve sonrasında bu alanda önemli belgesellere imza attı, “Pippa’ya Mektubum”, “Evcilik” festivallerde seyirciyle buluşan son filmleri. Kadınlarla ilgili konularda cesur filmler yapıyor. Elmas ile Kaya arasındaki ortaklık da buradan geliyor. 
Türkiye’de Ermeniler ve Kürtlerle ilgili filmler yapmak cesaret ister, bu iki kırmızı çizgiye kadınları da ekleyebiliriz. Kadınlarla ilgili ‘’fuhuş’’, ‘’kumalık’’, ‘’erken evlilik’’ gibi konularda yaptığınız filmler bazı erkekleri rahatsız eder; bu konunun gereksiz, boş olduğunu düşünürler. Sabite Kaya’nın hayatlarında fuhuşa zorlanmış kadın karakterleri merkeze aldığı belgeseli “Bedensiz Ruhlar” da bu bağlamda önemlidir.

Deneysel ve asi

Seren Gel, Kürt sinemasının umut veren kadınlarından. Felsefe eğitimine dayanan arka planı, asi ruhu ve farklı stili filmlerine de yansıyor. İlk kısa filmi “Dicle”, ‘’vicdan’’ henüz klişe bir sözcük olmamışken, yapılmış gerçek bir vicdan filmidir: Hem Dicle’nin ataerkil sistemin kurbanı kadınlara olan vicdan borcunu, bu acıya dayanamayıp intiharını yönetmen Gel’in vicdanına ve seyirci olarak hepimizin vicdanına ulaşmasını ele alıyor. Anlatı dili de hesaba katıldığında son derece umut var ve heyecan verici bir sayfaya dönüşüyor Kürt sinemasında. Dicle’yi takip eden “Dema Tuya” (Dut Zamanı) ve Mêrên Ji Avê Ditirsin (Sudan Korkan Adamlar) da bu inancı daha da pekiştirdi. Seren Gel’den kadınlık halleri üzerine, deneysel anlatıya yer yer yaslanan üslubuna daha da zengin örnekler sunmasını bekliyoruz.
Son iki sene pek çok yeni Kürt kadın yönetmenin ilk filmlerini izledik. Bunlardan biri de Roza Erizin’di. Erizin Diyarbakır’da son yıllarda artan sanat-sinema eğitiminden yetişmiş meraklı, heyecanlı, güzel filmler çekeceğinden emin olduğumuz bir kuşağı temsil ediyor. Erizin, “Defter” adlı filminde görmediğimiz bir kadın gerilla karakterin hikayesini onun günlüklerini okuyan küçük bir kız çocuğu üzerinden anlatıyor. Sürükleyici anlatısı, hikayesinin başarısı ne yazık ki oyunculuklarda biraz geriliyor. Hikayenin, mekan ve karakterlerin gerçekliği, naylon duran kimi oyunculuklarla gölgeleniyor. Film yine de iyi bir yönetmenin yetiştiğini, anlattığı hikayeler ve karakterlerle bize çok daha güzel filmler sunacağını fısıldıyor.
Gülistan Acet’in “Karpuz Cenneti” filmi de son dönem izlediğimiz vizörden bakan Kürt kadınlarının perspektifini yansıtan çok özel filmlerden bir tanesi. Altın Portakal’da aldığı En İyi Kısa Film ödülü ile de bu perçinlendi. Erizin nasıl Diyarbakır’da konservatuar geleneğinin ilk mezunlarındansa, Acet de Mezopotamya Kültür Merkezi (MKM) Sinema Atölyesinde eğitimini tamamlayan ilk kuşaktan geliyor. Acet filminde Mizgin adında bir kız çocuğunun, -aynı coğrafyada büyümüş pek çok kadına ortak gelecek- din ve kimlik etrafındaki çocuksu sorgulamalarını anlatıyor. Filmde kameranın kullanımı yer yer aksaklık gösterse de Mizgin ve diğer iki kız çocuğunun performansı, Acet’in hikayesi ve karakterleri gönüllerimizi kazanıyor.

Yakında görmek istediklerimiz

Bir de filmlerini daha çok görmek istediğimiz kadınlar var: Zülfiye Dolu, MKM sinema kuşağının ilk kadınlarından. Yani aslında Kürt sinemasının kadınlarından bahsedilecekse ilk zikredilmesi gereken isimlerinden ancak uzun zamandır film çekmedi. Yönetmenliğinin yanı sıra “Fotoğraf” ve “Güneşe Yolculuk” filmlerinde de küçük rollerde beyazperdede gözükmüş ve yine o rollerde de akıllarda yer edinmişti. Sinemaya verilen uzun aradan sonra yeniden bir filmle karşımıza çıkmasına kısa bir süre kaldı. 
İlk uzun metraj filmini merakla beklediğimiz bir diğer isim Ahu Öztürk. “Toz Bezi” adını taşıyan ilk uzun metraj filminin prodüksiyon aşamasında: Senaryosunda, gündelikçi olarak çalışan iki kadının hikayesi anlatılıyor. Bunların yanında “Güneşe Yolculuk” ile harika bir oyunculuk sunup, “Fotoğraf” ve “Yazı Tura” filmlerinde iyi oyunculuğunun altını çizen Mizgin Kapazan’ın da yeniden beyazperdeye dönüş yapmasını diliyoruz.
Dimilkî (Zazaca) çekilmiş ilk uzun metraj “Perre Dima So! (Tüyü Takip Et)” filminin yönetmeni Nuray Şahin de yeni çalışmaları merakla beklenen Kürt kadın yönetmenlerden. “Canbaz” adlı uzun metraj belgeseli ile seyirciyi sarsan Özay Şahin’in de gelecek çalışmaları merakla bekleniyor.
Bu yazı Türkiye’de yetişen, gösterilen Kürt kadın yönetmenlerle sınırlandırılmıştır ve derleme amacı taşıyan bütün yazılar gibi eksiktir. Burada unutulan ya da yer darlığından bahsedilemeyen yönetmenlerin de çalışmaları önümüzdeki dönemde işlenmeye devam edecektir. Özetle, Kürt kadınlarının sinemasına dikkat edin, önümüzdeki dönemde çok daha büyük başarılar elde edeceklerini izlediklerimizden öngörmek zor değil.
Son olarak kişisel bir anekdotla bitirmek istiyorum: Küçük bir kız çocuğuyken, ilkokuldan sonra tıpkı son kısa filmim “Asya” gibi okul hayatım sona ermişti. Bir yıl boyunca okula gitmediğim ve bana dayatılan kadınlık rollerini ret ettiğim için yaptığı tek şey bütün gün köyün etrafını dolaşmaktı. Bir gün yerde bir kristal gördüm ve tüm gün bu kristalden etrafıma bakmaya başladım. Herkes neden sürekli oradan baktığımı, oradan ne gördüğümü merak ediyordu. Birazcık kızgınlığımdan olsa gerek, ne kristali veriyor ne de gördüğümü anlatıyordum. Ertesi yıl bir mucize gerçekleşti, okula gidebildim ve gün geldi o dünyayı renkli gördüğüm kristal, bir kameraya dönüştü.
O büyülü kristal hayatımı, hayatlarımızı değiştirdi; tıpkı bugün sinemanın yaptığı gibi. Bu yüzden biz kadın sinemacılar için kamera hala biraz büyülü bir kristaldir.

[email protected]

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse