Kürt sineması ekol yaratıyor

0
35
REKLAM    

“Yakın zaman önce kaybettiğimiz bir arkadaşımızın, Taha Kerimi’nin filmlerini gördükten sonra, kendi kendime dedim, Kürtler sadece Kürt sinemasında değil, dünya sinemasında bir ekol yaratıyorlar. Bugüne kadar adı geçen bütün yönetmenleri aşmış bir anlatım, bir üslup gördük.”

 
Altın Portakal’dan “Behlül Dal Jüri Özel Ödülü” alan ve Duhok Film Festivali’nde ilk ona girmeyi başaran Mavi Ring filminin yönetmeni Ömer Leventoğlu ve yapımcısı ve yardımcı yönetmeni Aşkın Satış’la, filmlerini ve Kürt sinemasını konuştuk.

Öncelikle şunu soralım; Mavi Ring’e nasıl başladınız?
Tamamen bir tesadüfle başladı. Ben aslında Diyarbakır’dan İstanbul’a geldiğimde bir senaryo atölyesi kurmak istiyorduk. Bu arada Özgür Gündem’de çalışan Bayram Balcı da tesadüfen geldi. Bir hikayesi olduğunu söyledi. “Bunu yazar mısın” dedi. Ben de bu sırada dizinin haftalık senaryosunu yazıyordum. Senaryo pratiğim gelişmişti. Bana hikayeyi anlattı. Sonra Fuat Kav’ın kitabı olduğunu öğrendim. Tabii ben de o dönemi biliyordum biraz. Öğrencilik dönemimden… Kitabı okudum. Canlı tanıklarla irtibat kurdum. Başka kitaplar olduğunu öğrendim, onları temin ettim. Eskişehir-Aydın direnişini anlatan başka anı kitapları ve genel cezaevi direnişi kitapları. Bir mefhum olarak hapishane üzerine de biraz araştırdım.
Bir kitaba bağlı kalarak, onu ana omurga ederek, bir örgü oluşturuyorsunuz, senaryo kuruyorsunuz. Ama elbette ceza, iktidar ve direnenler arasındaki ilişki üzerine bir kavrayışa, zihniyete ulaşmanız gerekiyor. Doğrudan önünüze kamera koyup olayı çekemiyorsunuz. Sinema biraz böyle bir şey.

Peki Fuat Kav’ın anılarındaki olay örgüsünü sinemaya nasıl aktardınız?

Olayın kendisinde zaten sinemasal bir içerik var. Hapishanede bir operasyon oluyor; insanlar ring araçlarına tıkılıyorlar ve başka bir yere götürülüyorlar. Bir yol… Yol zaten bir sinema eseri kurmak için çok elverişli bir şeydir. Yol hayatın bizzatihi kendisidir. Bütün devinimlerin merkezidir. Yolculuk dönüştürür. Sinema da bir dönüşümdür. Yani Platon’dan tutalım bugüne kadar, bütün hikaye anlatımlarına baktığınız zaman bir dramatik altyapı vardır ve bu dramatik altyapı insanın dönüşüm serüvenine tanıklık eder. Biz de bu kitapla karşılaştığımızda, bu da bizim açımızdan hazineydi. Dolayısıyla yapacağımız şey, “Bu yol kimi nereye götürüyor” sorusunu sormak ve cevap aramaktı. Bu nedenle de Doktor Pınar karakterini koyduk. Birincisi; Dr. Pınar’ın gözlemi bu serüveni daha ilginç kılıyor. İkincisi; izleyen için göz. empati kuracağı bir karakter oluyor.
Yani şöyle söyleyeyim, direnişçi direnişçidir; bir ideolojik formasyonu vardır. Devlet de devlettir. O bir iktidar aygıtıdır. Bütün çatışkı o ikisi arasındadır. Bu sürüp giden bir şeydir. Ama işte bir başka göz buna tanık olduğunda, buradan sinema doğar.

Dr.Pınar karakterinin hikayeye yerleştirilmesiyle ilgili, Kürt’ün acılarına ve direnişine Türk’ün gözüyle bakmayı tercih ettiği için “oto-kolonyalizm” eleştirisi yapıldı. Ne diyorsunuz?

Size bir örnek vereyim: “Ağustos’ta Rapsodi” filmini bilir misiniz? Orada bir kişi var, hemen hemen filmde hiç görünmez; ama o orada bir göz vazifesi görür. Yani, ‘oto-kolonyalizm’ dendiğinde alışılmış sömürge kültürünün bir tezahürü gibi algılanıyor da o yüzden bu eleştiri yapılıyor. Fakat bizim buradaki meselemiz onun Türk olması ya da Kürt olması, doktor ya da hapishane müdürü olması değil. Evet, özel tercihler yaptım. Yani karakterin Türk olması, apolitik biri olması, doktor olması; bunları özel olarak tercih ederek koyduk oraya. Bir vicdanı temsil etmesi de tercihle konmuştur. Ama şununla ilgili: Bir, bu filmi izleyen insanlar ben istemedim ki orada tutsakla kendini özdeşleştirsin. Askerle de kendini özdeşleştirmesini istemedim. Ben direnişi anlatıyorum. Öyle bir yere seyirci kendini koysun ki, o direnişin sıcaklığını anlayabilsin. O kişi de öyle bir kişi olsun ki itiraz kabul etmesin. Diyelim ki ilk başta şu fikir vardı: Arkada bir Diyarbakırlı asker olacaktı; Kürt olacaktı; bütün bu süreçlerde gördüğü şiddetten etkilenecekti ve binbaşıyı vuracaktı. Fakat bu çok amiyane bir anlatım olur diye biz bundan vazgeçtik.
Vicdan insanın bütün tarih boyunca en önemli erdemlerinden birisidir. Bunu açığa çıkarmak istedim. Fakat bunu açığa çıkarırken, dikkat edin, askerle, hükümranlıkla empati kurmuyor; direnenle empati kuruyor. Türk’tür, elittir, kentlidir, orta sınıftır, yarı burjuvadır, siyasete hiç bulaşmamıştır, hapishaneyi kentteki herhangi bir bina zanneden biridir. Tıp okumuştur, insanı sağaltmak onun esas varoluş nedenidir. Kendini öyle tanımlar. Ama öyle bir yere gelir ki, bir gece içerisinde gördüğü şeyler bu doktoru tutsak durumuna getirir. Tutsaklarla empati kurar. O şiddet onu dönüştürür. Siyaseti tanır, iktidarı tanır, muhalefetin ne olduğunu görür, tanır. Ayrıca Hipokrat Yemini etmiştir; ilkeleri daha farklıdır. İşte bütün bu vasıflar ve gördüğü bütün destan onu mahkumların safına götürür. Bundan dolayı tercih ettim.
Aşkın Satış: Aslında apolitik demek de çok doğru değil. O dönem doktorluk okumuş biri çok apolitik değildir. 12 Eylül’den çıkmış. Darbe döneminde öğrenciliğini atlatmış. Aslında apolitik değil de, bence, hayatın her zor alanında, savaş bile olsa, bu savaşı görmezden gelerek kendi doğal hayatını yaşayan insanlar vardır. Bu insanlar o sesleri hiç duymaz. Onun için önemi yoktur; çünkü o kendisine bir aile çizmiştir, mesleğiyle uğraşır. Orta sınıfın genel ruh hali de böyle. Burada ben Dr. Pınar’ı böyle algılıyorum. Yani bu açıdan Dr. Pınar geniş seyircinin gözü. Hayata duyarsız kalan seyircinin ruhu. O ruh ne zaman değişiyor? Bizde Gezi’yle değişti mesela. Devrimciler bir dönem üzerlerine ateş atılarak, açlık grevinde öldürüldü. Bu önemsenmezken, ne zaman kendilerine dokunursa, o zaman ilgilenmeye başlayabildiler. Dr. Pınar bence işte bu açıdan çok önemli bir seçim. 


Hikayede bir de tartışma yaratan bayraklı sahne var…

Hikayenin doğası o sahnede temerküz ediyor. Bir iktidar var; bir de ona karşı direnen insanlar var. İktidar tepededir; direnenler aşağıdadır. Bu iktidarın Türk bayrağıyla görünüyor olması, hikayenin Türkiye’de geçiyor olmasındandır. Çünkü iktidar ve ona karşı direniş, ne Türklere, ne Kürtlere ne de Papua Yeni Ginelilere hastır. Dünyanın her yerinde bu çatışma vardır ve bu çatışma insan evladının daha başka bir dünya yaratma isteğinin doğal bir sonucudur. Burada da aslında anlatmak istediğimiz budur. Ama Türk bayrağını tabii, resmi ideoloji o kadar putlaştırmış, o kadar kötü kullanmış, hırpalamış ve zulümkar bir iktidarın temel sembolü haline getirmiş ki, siz onu böyle bir anlatımda kullandığınız zaman, kendi ulus değerlerine saldırılmış gibi düşünenler var. Fakat, filmin bütününü algılayan Kemalistler bile bunu az çok kestirebiliyorlar. Yani bayrağın neden böyle kullanıldığını anlıyorlar. Filmin cümlesi şu: Nerde bir iktidar varsa, onun tahakkümüne karşı bir direniş olacaktır.
A.Satış: Semir Aslanyürek, gösterimden sonra kalkıp bayraklı sahneye itiraz edene güzel bir cevap verdi. Şöyle dedi: “Bu bayrakla bize işkence ediyorlardı. Bizi bu bayrağa düşman ettiler. Keşke bu bayrak iyiliğin, insanlığın sembolü olsaydı da biz de öyle algılasaydık.”

Filmin müzikleri de çok beğenildi, konuşuldu. Müzik organizasyonunu nasıl yaptınız?

Daha senaryonun ilk taslağı çıktığında, eskiden beri beraber çalıştığım genç müzisyen arkadaşlara haber verdim. Çok tanınan arkadaşlar değil. Biri Kardeş Türküler’den Orçun Yıldırım; diğeri de Hakkarili bir gruptan Serhat Bostancı. Bunlarla bir toplantı yaptım ve dedim ki, daha çok Doğu formları olsun. İkincisi, bu filmden çıkanlara, “Müzikler nasıldı” diye sorulduğunda “Aa, müzik var mıydı” diye düşünsün. Var mı yok mu fark etmesin. Ama müziğin hikayeyle birlikte yarattığı duygu da sarsmış olsun. Gerçekten çok zor bir görev verdik arkadaşlara. Ama gerçekten de başarıyla yaptılar. Özel sahnelere göre bazen özel müzikler yaptılar. Final içinse benim özel olarak düşündüğüm bir şey vardı. Öyle bir ses olsun ki, her şey altüst olsun. Mesela Şakiro yaşasaydı, ellerine yapışırdım, ondan bir ses alırdım. O güçte bir ses istedim. Ve o son sahnede işte, dengbêj giriyor, hikayeye dair hissedilen her şey orada patlıyor.

Peki, film Altın Portakal’da yarıştı ve ilk 10’a girmeyi başardı ve ödül de aldı. Bekliyor muydunuz böyle bir sonuç?

A.Satış: Açıkçası ben Mavi Ring’i film dokusu olarak hep farklı buldum. Cezaevini anlatan Türkiye sinema tarihinde çok az film var. Ayrıca bir ringin içinde geçiyor olması, daha farklı bir durum. Sinema aslında arayıştır. İnsanın hiç düşünemeyeceği bir şeyi vermek, sinema açısından çok önemlidir. Mavi Ring biraz özel geliyordu bana. Bu anlamıyla ben hissediyordum; ama 68 film başvurusu olduğu için de az bir ihtimal diyordum.
Ö.Leventoğlu: Ben de aynen öyle düşünüyorum. Evet, hikayemiz çok özgün. Fakat Türkiye’de festivaller söz konusu olduğunda neyin ne olacağını kestiremiyorsunuz. Belli ölçülerle kararların alınmadığını biliyoruz. Fakat seçilip gittikten sonra, oradaki tartışmalar bizi bambaşka bir noktaya götürdü. Mavi Ring’e kadar 6 film izlenmişti; bizimki yedinciydi. O güne kadar sönük galalar yapılıyordu. Gazeteler de böyle yayınlar yapıyordu. Festival gibi değildi. Fakat Mavi Ring galasında birden bire her şey değişti. Film bittiğinde müthiş bir coşku. Sloganlar, alkışlar… Söyleşideki atmosfer, soru-cevap, tartışmalar… Ertesi gün “Mavi Ring Altın Portakal’ı festival haline getirdi” diye yazanlar oldu.

Duhok’ta da yarıştınız…

Evet. Ve biz iki festivalde de ilk 10 içerisinde seçildik. Enteresan bir şey. Duhok’ta da “ulusal yarışma” içerisindeydik; Antalya’da da “ulusal yarışma” filmleri içindeydik. Ben de o zaman şöyle yazdım: Antalya’da devlete bağlı ve resmi ulusallık, Duhok’ta insan ve toplum ulusallığı çerçevesinde yarışıyoruz. İnsan ve toplum gerçekliği içinde, bizim esas yarışma yerimiz Duhok’tu. Veya Amed’de olsa orasıydı.

Kürt sinemasının son yıllardaki gelişimini nasıl görüyorsunuz? İyi bir noktada mı?

Kürt sineması son yıllarda Türkiye sinemasına damga vurmaya başladı. Başlangıçta Kürt hikayeleri Türkiyeli sinemacıların ilgi alanındaydı. Birine poşi takıp şalvar giydirip, kırık bir Türkçe’yle konuşturarak Kürt hikayesi anlatıyoruz, diyorlardı. Fakat Kürtler artık kendi hikayelerini anlatmaya başladılar. Gittikçe bu moment kaydı. Bu kayma bir süre daha devam edecek gibi görünüyor. Bu süreç içerisinde aynı zamanda Kürtler de bir dil, üslup, anlatım denemesi içerisindeler.

Ekol ya da ekoller oluştu mu peki?

Ben pek öyle bir şey göremiyorum açıkçası. Ama bu birikim, ekolleri ortaya çıkaracak. Mesela bizim içimizde en deneyimli, belki de en yetkin yönetmenlerden biri Kazım Öz’dür. Onun artık bir üslup kazandığını, bir sinema anlayışına ulaştığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Dolayısıyla her yönetmen böyle üçüncü, dördüncü filmini çektikçe kendi üslubuna ulaşıyor.

Peki Kürdistan’ın diğer parçalarında durum nasıl?

Diğer parçalarda başka anlatım formları var. Gerçekten Güney’de kendine has bir form var. Ayrıca onun içinde de yönetmenden yönetmene yeni denemeler var. Mesela Hiner Saleem, en iyi film ödülünü aldı bu sene orada. Her filmde ilginç şeyler deniyor. Bu film de çok daha enteresan yani. Acaba gerçekten de bir sinema denemesi midir, yoksa jimnastik gibi bir şey midir diye, insanın kafasında soru işaretleri oluyor. 
Çok yetenekli yönetmenler var. Hiner Saleem gibi, Hişyar Zaman gibi… Daha da önemlisi ise Doğu Kürdistan sineması. Bahman Ghobadi’yle tanıdık biz; fakat yakın zaman önce kaybettiğimiz bir arkadaşımızın, Taha Kerimi’nin filmlerini gördükten sonra, kendi kendime dedim, Kürtler sadece Kürt sinemasında değil, dünya sinemasında bir ekol yaratıyorlar. Bugüne kadar adı geçen bütün yönetmenleri aşmış bir anlatım, bir tarz, bir şiir, bir üslup gördük. Mesela Tarkovsky, Haneke, Bergman gibi çok önemli ekoller var, değil mi? 
Erken yaşta kaybettiğimiz Taha Kerimi’nin de bir ekol olduğunu kabul etmemiz lazım. Kendi hikayelerini kendi üsluplarıyla üreten yönetmenler var. Fakat şunu da kabul etmek lazım: Her parça, birlikte yaşadığı toplumun tarzından çok ayrışamamış. Yani tarihinden, şiirinden, edebiyatından, söyleme tarzı, üslubu ve edasından çok fazla kopamamış. Kendine özgü bir sinemadan ziyade, birlikte yaşadığı toplumlarla etkileşim içinde ama kendine has özellikleri de olan bir Kürt sinemasının varlığından da söz edilebilir diye düşünüyorum.

Sinemanın önemli bir gereksinimi de dağıtım. Geniş kitlelere bu sayede ulaşılabiliyor. Kürt sineması bu konuda hangi aşamada peki?

Bu amaçla son birkaç yıl içinde çeşitli çalışmalar oldu. Alternatif dağıtım yöntemleri de gelişti. Diyarbakır’da Zar Prodüksiyon var. Bunun dışında FilmAmed yapılıyor her yıl. Geçen yıl Amed Uluslararası Film Festivali yapıldı; artık FilmAmed’le birlikte yapılacak. Van’da, Akdamar’da bir festival yapılacak. Elîh’te Yılmaz Güney adına belgesel ve kısa filmler için yıllardır bir festival yapılıyor. Buna benzer oluşumlar hem sinemacıyı senaryo aşamasından itibaren teşvik eder; hem de onun dağıtım tekeli içinde ezilip yok olmasını önlemeye yarar. Sanıyorum, Kürt hareketinin en önemli işlerinden biri de budur. 
Beri yandan, bunun altyapısını besleyecek Cegerxwîn Akademisi, Aram Tigran Akademisi gibi entelektüel besin kaynaklarını da kurumsallaştırıyor aynı zamanda. Henüz yeni başlamasına rağmen, bunlar, çok önemli çalışmalar.
A.Satış: Alternatif bir dağıtım süreci tartışılıyor. Onur Ünlü kendi filmini tek kopya aldı, şehir şehir gezerek örgütledi ve dağıtımcıya tavır aldı. Bizim filmle ilgili konuşursam, biz Mavi Ring’i büyük bir rahatlıkla halka ve bütün sola, Kürt hareketine sunuyoruz. Çünkü bizim film önemli bir film. Aslında bizim film, bizim film değil; bu arkadaşların filmi. Büyük bir potansiyel var ve filmi buraya ulaştırmaya çalışıyoruz. 

Festivaller masum değil


Festivaller ile sinema ilişkisi de çok tartışılır. Bazıları festivallerin sanatın ruhuna aykırı olduğunu iddia eder. Bu konuda ne düşünüyorsunuz peki?
Festivaller masum değil. Bu tespiti yapmalıyız. Gerek pazarlıkları, jürisiyle, gerek ödülleri dağıtma/belirleme süreçleriyle… Her festivalde masum olmadıklarını görüyoruz. Seyirciyi önemsemeyen, hedeflemeyen, festivalleri hedefleyen sinema anlayışından da uzak durmak gerekir. Kürtler için ziyadesiyle böyledir. Çünkü biz hikayelerimizi topluma anlatmak istiyoruz. Çünkü sinema, başka toplumlar için biraz daha estetik, inceltilmiş, elit bir meşgale olabilir; ama Kürtler için böyle değildir. En azından şimdi, tarihin bu kesitinde böyle olmamalıdır. Biz sinema sanatının bütün inceliklerini bilmeli, kavramalı, yetkinleşmeliyiz. Bunu, bildiğimiz her esere üflemeliyiz. Ama geniş toplum kesimlerine hikaye anlatıyoruz. Bizim filmlerimiz elit, münferit, festival filmi olmamalı. Bunu gözetmeliyiz.
Gereklilik konusuna gelirsek… Edebiyatla uğraştığım dönemde, festivallere öykülerimi gönderiyordum ama bir yandan da “Bunu neye göre ödüllendirecekler” diyordum. Bunlar çok problemli alanlar. Ama sinema için aynı görüşte değilim. Sinemada festival çok önemlidir. Bir festival olduğunda, evet, orası bir lüks tüketim alanı haline geliyor. Yeme-içme, insan ilişkileri, sinema, insan ilişkileri, tartışma kültürü… Hepsi tüketiliyor. Ama şu da var: Bir sinema iklimi ortaya çıkıyor. Festivallerin niteliğinin sakatlığından söz edilebilir ama gerekli olup olmadığı tartışmasında, ben gerekli olduklarını düşünüyorum. Doğru örgütlenirse, festival süreçleri sinema için yaratıcı imkanları ortaya çıkarabilirse… 
Ödül de önemlidir. Ödül sinemacı için çeşme gibidir. Sinema edebiyat gibi değildir. Sanat eseri yapıyorsanız, yıllarca uğraşıyorsunuz ve festivallerde bunun sonucunu görmek istiyorsunuz. Belli bir birikime ulaşmış insanlardan bunun karşılığını görmek istiyorsunuz. Gerçekten de samimi, estetik açıdan, edebi açıdan, sinema sanatının gerektirdiği bütün veçheleri ile iyi bir iş yapmışsanız, ödüllendirilmeniz sizin bir sonraki işinizi teşvik edecektir. Bu açıdan ben gerekli görüyorum. Ama başka bir sorun: Türkiye’de özellikle hastalıklı bir durum var. Birçok yönetmen, hemen hemen seyirciyle hiç irtibatlanmadan sinema yapıyor. Filmlerini doğrudan doğruya festival için yapıyorlar. Bu filmlerinin hangi festivalde nasıl karşılanacağını, hangi ödülleri alacağını biliyorlar. İlişkileri de var. Doğrudan doğruya Cannes için, Berlin için film yapıyorlar. Kürt sinemasının bu tehlikeye düşmemesi lazım.

OSMAN OĞUZ/ERDOĞAN YENER

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse