‘Kürt sineması bir gerçekliktir’

0
35

Mehmet Aktaş’ı, 90’lı yıllarda yaptığı başarılı gazeteciliği ile  tanıdık. Bu yıllardaki çalışmalarını “Sesime Gel” adlı kitabında topladı. Daha sonra, Berlin’e yerleşen Aktaş, burada gazetecilik çalışmalarını sürdürdü. MED TV’ye yaptığı belgesel programlar ve dökümanter filmleriyle adını duyurdu. Aktaş, eski Sovyet ülkeleri, Ortadoğu, Latin Amerika ve Avrupa’da savaş bölgelerinde çalıştı.

Kürtlerin Kafkasya’dan, Orta Asya’ya sürgününü içeren “Kofi” ve Dengbêj Karapete Xaço’nun hayatını anlattığı “Dengeki Zemane Bere” belgeseli, Mısır ve İsrail’deki Kürtler ilgili çalışmaları seyircinin belleğinde önemli yer edindi. Aktaş daha sonra gazeteciliği bırakarak, sinemaya yöneldi. Hişam Zaman’ın yönettiği “Krala mektup” filminin senaryosunu yazdı ve bu senaryo geçen yıl Norveç’in en büyük sinema ödülü olan ‘Amanda’yı kazandı. Aktaş’ın senaryosunu yazarak, yapımcılığını üstlendiği, yönetmenliğini Şewket Emin Korki’nin yaptığı “Taşlara Yazılan Hatıralar” filmi, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’nün (UNESCO) ödülü de dahil olmak üzere uluslararası alanda 8 prestij ödülü kazandı. Aktaş, “Krala Mektup” ve “Taşlara Yazılan Hatıralar” adlı filmleriyle 34.İstanbul Uluslararası Film Festivali Altın Lale yarışmasına katılmak üzere tam 21 yıl sonra İstanbul’a döndü. Ancak, festivalde yaşanan ‘Bakur’ filmine yönelik sansürü, devletin sinema sektörü ve bizzat festival üzerindeki baskılarını protesto etmek amacıyla filmlerin gösterimini iptal etti. Aktaş ile Berlin’de gazetecilik ve sinema serüveni üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Ayrıca İstanbul festivaline ilişkin güncel gelişmelerle ilgili görüşlerini telefon aracılığıyla aldık. 


21 yıl sonra İstanbul’a dönüş…Neler hissediyorsunuz? Nasıl bir değişimin sizi beklediğini düşünüyorsunuz?

Son yıllarda dönme isteğim vardı. Ama bürokratik işlemler ve ruhsal olarak kendimi hazır hissetmememle ilgili bir gecikme oldu. Benim için uzun bir yolculuktan geri donüş gibi bir durum sanki. Tabii ki buruk bir mutluluk. İnsanın doğduğu, büyüdüğü coğrafyadan 21 yıl uzak kalması mutlaka acı veriyor insana. Ben kendimi zenginleşmiş hissederek dönüyorum. Elbette çok şey değişmiştir. Türk ve Kürt toplumunun çok değiştiğini, Türkiye’deki demokrasi algısının da sınırlarının genişlediğini düşünüyorum. Umarım bizim gibi insanların barış sürecine katkısı olur. İstanbul’da çalıştığım ve terk etmek zorunda kaldığım gazeteden 25 arkadaş katledildi. Onlarcası aldıkları cezadan dolayı sürgün hayatı yaşamak zorunda kaldı. Oysa bizim o dönem söylediğimiz doğruları, bugün Türk medyası dile getiriyor. Elbette bu bir bütün olarak Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin haklılığını gösteriyor. 


Gazetecilikte verimli denilebilecek bir dönemdeyken, siz sinema gibi farklı bir alanı tercih ettiniz, neden?

Bizim dönemimizde gazetecilik demek, doğruları cesaretle söylemekle ilgili bir olguydu. Gözaltına alınmak, vurulmak, işkence görmek işimizin bir parçasıydı. Bütün bu olumsuzluklara göze aldığınız zaman gazetecilik yapıyordunuz. Özgür basında çalışan herkes bu baskılardan payına düşeni aldı. Ben hayatta insanların sürekli kendilerini yenilemeleri gerektiğini düşünüyorum. Benim gazetecilik serüvenim biraz zorunlu bir yolculuktu. Daha çok politik bir duruştu. Üniversiteden bir çok arkadaşım politik mücadeleye girdi. Gerillaya gitti ya da siyasi kurumlarda yer aldı. Benim 90’lı yıllarda edebiyata ve sinemaya ilişkin ilgi düzeyim üst seviyedeydi. Almanya’ya geldiğimde de sinema okuluna gitmek istiyordum, fakat olmadı. Bu isteklerimi sürekli ertelemek zorunda kaldım. Gazetecilik yaptığım dönemde bu işle ilgilenebilecek yetişmiş kadrolar azdı. Ancak daha sonra gazetecilik alanında yüzlerce deneyimli gazeteci olduktan sonra ben de sinemaya yöneldim.


Güney Kürdistan ve İstanbul’u anlıyorum da Norveç’e ilgi nereden? Geçen yıl en iyi senaryo ödülünü almıştınız. 

Norveç’teki yaşamı tanıyorum. Orada bir süre kaldım. Yönetmen Hişam Zaman, bana senaryo teklifi getirince kabul ettim. ‘Krala Mektup’ 5 mültecinin hikayesidir. Onların bir dağ başında olan iltica kampından Oslo şehrinde geçirdikleri bir günü anlatıyor. Karakterler mülteci. Film Norveç yapımı. Hişam da Norveç vatandaşı olduğu için ödülü aldık. Daha önce Hişam’ın “Kardan Önce” filmine yapımcılık yapmıştım. O çalışma, Norveç film dünyası ile tanışmama neden olmuştu.  


Gazeteciliğin sinema çalışmanıza katkısı oldu mu? Filmleriniz Kürt seyirciye ulaşıyor mu?

Kesinlikle oldu. Gazetecilik yılları ve deneyimden oldukça beslendim. Yapımcısı ve yazarı olduğum filmler, aynı insan hikayelerini ve coğrafyayı merkeze alıyor. Bu anlamda daha önce çalıştığım kurumlara minnet borcum var.

Kürtlerin ulusal sinema pazarı yok. Bizim filmler genelde uluslararası pazarlarda iş yapıyor. Biz derdimizi dünya seyircisine anlatmak zorundayız. Taşlara Yazılan Hikayeler, 40’a yakın ülkede gösterildi. Dünya seyircisi bu filmi anladı. Bu tabii ki olumlu birşey. Ancak biz esas seyircimize ulaşamıyoruz. 

 

“Taşlara Yazılan Hatıralar” ne anlatıyor, kazandığı ödüller neler? 

Film, iki çocukluk arkadaşının Enfal üzerine film yapmak isterken başına gelenleri anlatıyor. Kendileri “anlatıcı“ iken “kurban” oluyorlar. Film, Güney Kürdistan’da önemli sosyal ve politik sorunlara dokunuyor. Film, Asia Pasific de UNESCO, Abu Dabi’de “En İyi Arap Dünyası Ölüdülü”, Portekiz’de Fantasporto Film Festivali’nde  “En İyi Film”, “En iyi Senaryo” ve “Elestirmenler Ödülü, ABD’nin Chicago kentinde düzenlenen Peace On Erth Film Festivali’nde “En İyi Film” ödülünü kazandı. 


Bu arada Güney Kürdistan ile ilişkileriniz nasıl? Orada sinemanın geldiği düzey nedir?

Yapımcılığını yaptığım iç sinema filminin çekimini orada yaptık. Lojistik ve mekan sunma anlamında destek gördük. Yönetmenler Güney Kürdistanlı olunca Kültür Bakanlığı sinema fonu destek sunuyor. Ancak bu destek iyi film yapmaya yetmiyor. Yani dünya sinema fonlarına da başvurmak zorundasınız.


Sizce Kürt filmi nedir? Sinemada dilin Kürtçe olmasının önemi nedir?

Artık Kürt sineması bir gerçekliktir. Eğer İstanbul Film Festivali’nde 5 film gösteriliyorsa, bu bir Kürt sinemasının olduğunu kanıtlıyor. 

Sadece dil değil tabii, coğrafya yani filmin mekanı, karakterler, hikayenin Kürt hikayesi olması, bakış açısı bunların hepsi önemli. 


Yeni yeteneklerin önünü açma gibi bir çabanız var mı? Sadece Kürt yönetmenlerle mi çalışıyorsunuz?

Her yapımcı, yetenekli bir yönetmen ile ilk filmini yapmak ister. 

Bunun için de Hişam Zaman’ın ilk uzun metrajlı filmlerinin yapımcısıyım. Şimdi Hüseyin Tabak, Rezan Yeşilbaş, Hüseyin Hasan, Solin Yusev, Zayne Akyol gibi genç yönetmenlerle tanıştım. Çekim hazırlıkları yapıyoruz. 

Sadece Kürt yönetmenlerle çalışmıyorum. Bu yıl mesela Peter Ott isimli bir Hamburglu Alman yönetmenle bir film için yapımcılık yapıyorum. Bu filmi Köln’de bir stüdyoda çekeceğiz. Farklı bir deneyim olacak. Önümüzdeki yıllarda başka Avrupalı yönetmenlerle çalışmamız olacak. 


Şengal Katliamı ile ilgili yeni projeniz Reşeba’dan bahseder misiniz? Olay yeni nasıl hemen bir sinema filmi yapabildiniz?

Filmin hikayesini ben yazdım. Sonra Hüseyin Hasan ile senaryoyu birlikte hazırladık. Hüseyin Hasan yönetmen, ben ise yapımcıyım. DAİŞ’in eline düşen bir Êzîdî kızın öyküsünü anlatıyor. 

Halklısınız, proje bizim açımızdan riskli. Bir kere de devam eden bir olay hakkında sinema filmi yapılırsa ne olur ki?

Aslında Reşeba filminden önce Roboskî için filmin çekim hazırlıkları içindeydik. Bu filmi de Hüseyin Hasan ile beraber yapacaktık. Büyük şansızlıklar oldu. Tam çekim hazırlığının yapıldığı sırada Hüseyin Hasan kalp krizi geçirdi. Ameliyat oldu.  Daha sonra kaldığımız yerden devam edelim derken, Şengal olayı oldu. Olaylar patlak verince Duhok’a gittik. Her yer mülteci kaynıyordu. Sonrasında ise Laleş’e gittik. Şengal’den gelen Êzîdîleri görünce çok etkilendik. Bir gece orada kaldım. DAİŞ’ten kaçan bir kadın ile tanıştım. Laleş’e gelmişti. ‘Temizlenmek’ adı altında o dini seremonilere katılıyordu. O kadının hikayesini uzun uzun dinledikten sonra elimizdeki projeyi bilinmeyen bir tarihe erteledik. Kadının hikayesi üzerinden Şengal Katliamı’nı merkeze alan bir film yapmaya karar verdik. Bu bizim için çok farklı bir deneyimdir. 


Geleceğe yönelik projelerinizden söz edebilir misiniz? 

İlerde epik Kürt filmleri yapmak istiyorum. Derwêşê Evdî, Kawa Destani gibi… Bir de çocuk filmleri…


Sansürcü mantığı kabul 

etmemiz mümkün değil


Sayın Aktaş, sizin de iki filminizin yarışacağı, 34’üncü Uluslararası Film Festivali’nde ‘Bakur’ filmine Kültür Bakanlığı’nın sansür uygulaması sinemacıların büyük tepkilerine neden oldu. Ardından festival yönetimi de tüm yarışmaları iptal etti. 21 yıl sonra ilk kez ülkeye dönerken, karşılaştığınız bu olayı nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Bu filmin yasaklanması doğrudan, devletin Festival’e müdahalesiydi. “Bakur” filminin yasaklanmasının en önemli nedeni, çekimlerin Kuzey’deki gerilla kamplarında yapılmış olmasıydı. Film bir nevi gerillanın gücünü göstermiş oluyordu. Bu yasak devam eden “Barış sürecine” sanat cephesinden bir darbeydi. Yani bir yandan görüşmeler oluyor, bir taraftan ise masaya oturduğu tarafı anlatan bir belgesele tahammül edilemiyor. 

  

Bu yasak karşısında tavrınız ne oldu? Son siyasal sürecin bu yasakla ilgisinin olduğunu düşünüyor musunuz? 

Biz, ‘Taşlara Yazılan Hatıralar’ filmini gösterimden geri çektik. 

Ayrıca senaryosunu yazmış olduğum ‘Krala Mektup’ filmi de gösterimde olmayacak. Sansürcü mantığı kabul etmemiz mümkün değil. Şu anda hem Türkiyeli, hem de dünya sinemacıları arasında bu  yasağa ve sansüre karşı çok büyük bir tepki var. Sinemacılar, devletin barış süreci ile ilgili pozisyonunu samimi bulmuyor. Zaten Festival yönetimi de oluşan bu tepkiler karşısında bütün yarışmaları iptal etti. Bence Festival bir bütün olarak olarak yapılamaz bir duruma geldi. 

Her şeyden önce seçimlerle ilgisi var. HDP’nin seçim barajını aşacağını gördüler. En önemlisi de kendi iktidarlarının tehlike de olduğunu gördüler. Bunun için her cepheden bir saldırı ve panik durumu var. 

 

YEKO ARDIL/BERLİN 

0 0 deng
Article Rating
Bibe abone
Dazanîne bigre
guest
0 Comments
Lêvegerînen navê nivîsê
Hemû şiroveyan bibîne