Estetikten Ödün Verilmemeli

0
22
REKLAM    


Sinema ile uğraşmak zordur. Üstüne üstlük bir de Kürtleri, politikayı, mücadeleyi yansıtmayı düşünmüşseniz, “vay halinize“ dedirtebilir.
Medet Dilek, tüm olumsuz koşullara rağmen, hem kendi çocukluğunu hem de Kürt halkının yaşamını anlayıp, anlatmak üzere beyaz perdeye yönelmiş. Sinema çalışmalarını yürüten Dilek ile Kürt sinemasını, Kürtlerin sinemasını, Kürtlerin anlatıldığı sinemayı konuştuk.

M. Tuzcuoğlu: Bir Kürt Sineması’ndan söz edilebilir mi? Varsa bunu nasıl tanımlıyorsunuz, Kürtlerin çektiği eserler mi, Kürtlerin konu alındığı eserler mi, Kürt coğrafyasını anlatan eserler mi..?

M. Dilek: Sorunlu bir bölgede bulunan, dünya “efendilerinin” kol gezdiği bir bölgede (Ortadoğu) bulunan Kürt Halkı’na ya da onun sinemacılarına bir Kürt Sineması var mıdır diye sormak… Özgürlüğü elinden zorla alınmak istenen, hakları tanınmayan, dillerine, kültürlerine kavuşmaları engellenen bir halkın bütün, bunlara rağmen Kürt Sinemasını yaratma çabası incelenmeye değerdir. Bu çabanın sonucunda kimi zaman Türkçe kimi zaman Kürtçe olan filmler çıkıyor. Kürtçe olan filmler daha da çoğalacak. İşi biraz daha karmaşık hale getireyim; Kürt olmayan yönetmenler çıkacak, Kürtçe ya da kendi dilinde Kürtlerle ilgili filmler yapacaktır veya kimi Kürt yönetmenler çıkıp Kürt halkına ait olmayan bir öyküyü filmleştirecektir. Ya da yönetmeninin de konusunun da, oyuncularının da, film dilinin de bütünüyle Kürtlerle ilgili olan filmler yaratılacaktır. Bütün bu karmaşık ‘dolayımlar’ın hepsi de Kürt Sinemasına zenginlik katacaktır. Bu kaos onun iyiliği içindir. Ama Kürt Sineması’na daha fazla özgürlük, daha fazla destek ve daha fazla zaman verilmelidir ki berraklaşıp kimliğini bulabilsin.

M. Tuzcuoğlu: Bahsettiğiniz engel ve zorlukları biraz daha soyutlayabilir misiniz?

M. Dilek: Kürt Sineması’nın karşılaştığı olduğu zorluklar, halkının görmüş olduğu zorluklarla eşdeğerdir. Nasıl Kürt Halkı kendisini özgürce ifade etmede engellerle karşılaşıyorsa, sineması da aynen bu engellerle karşılaşmıştır. Dünya “efendileri’ ve bölgenin anti-Kürt ittifakı içerisinde yer alan ülkeler, Kürt Halkı’na nasıl yaklaşmışsa sinemasına da o gözle yaklaşmışlardır. Kürt Sineması’nın oluşumunu, genişlemesini, gelişmesini engellemek için özel politikalar geliştirmişlerdir. Kürt halkını, onun tarihini anlattığı bir filmini Kürtçe çekemiyor oluşu ne büyük bir zulümdür yönetmene. Örneğin Yılmaz Güney’in “ Sürü’ ve “Yol’ filmini aslında Kürtçe çekmek istediğini biliyoruz.

Kürt Sineması’nın, Kürt sinemacısının sınırlarını aşmasını engellemek için yapılanlara daha yakın tarihten de bir örnek vermek isterim. Kürt yönetmen Ravin Asaf’ın Kürtçe çekilmiş “Sarı Günler’ filmi 2003 tarihinde gerçekleştirilen İstanbul Film Festivali’nde ele aldığı konu itibarıyla sakıncalı bulunmuştur.

Kürt Sineması’nın özgürleşme süreci halen tamamlanmamıştır. Tıpkı bu sinemanın sahibi olan halkının da özgürleşme sürecinin devam etmesi gibi. En baş nedenleri; siyasal, ekonomik nedenlerdir.

Kürt Sineması adına ortaya çıkarılan eserler çok fazla olmamasına rağmen hangileri bizlere, sinema salonlarına ulaşabilmiştir ki. Hangimiz “Nergis Neskewe”, “Rawe Jinoke” , “Karwaneki Bedeng” , “Çek-Çek “, “Em Her Tim Koçberin’, “38” filmlerini izleyebildik? Bazılarını -eğer yasaklanmıyorlarsa- sadece film festivallerinde görme imkanı doğmaktadır. Ama ben daha başka bir şeyden bahsediyorum o da Kürt filmlerini izleme olanaklarının yaratılmasına dair bir politikanın geliştirilemediğidir. Daha “Kara Tahta” filminin Türkiye sinemalarına geliş tarihini hatırlayalım, 2001, daha dün gibi değil mi, bu öyle bir uzun tarih değil. Ben Kürt Sineması örneklerinin izleyiciye ulaşmamasını Kürt Sineması’nın karşılaşmış olduğu teknik zorluklar içerisinde değerlendirrmekteyim. İlk filmini çektikten sonra kimi teknik yetersizlikten, ekonomik problemlerden dolayı bir daha film çekemeyecek Kürt yönetmenler olmuştur, olacaktır da…Evet, sinema pahalı bir iş. Eğer başka bir işte çalışmamış olsaydım, benim filmlerimde, belgesellerimde olmayacaktı. İşten kazandığımı sinemaya aktarmama rağmen halen büyük eksikler içerisinde, zorluklar içerisinde yüzdüğümü söylemeliyim…

M. Tuzcuoğlu: Biraz da eksik ve yetersizlikler ile sizi ümitvar kılan olumlulukları konuşalım…

M. Dilek: Kürt Sineması yeni bir sinema. Tabii ki yeni oluşunun bazı sıkıntılarını, yanlışlıklarını yaşayacaktır. “Niteliği, tartışmayı bir kenara bırakalım, önceliğimiz, nasıl olursa olsun daha fazla Kürt filmi çekmek olmalıdır, birde bu film eğer Kürtçe ise gerisini düşünmeye gerek yoktur artık” gibi anlayışlar daha filiz olan Kürt Sineması’nı başında çürütür. Daha yolun başında olan Kürt Sineması kolaycılığa kaçmadan, estetikten, yaratıcılıktan ve elbette daha da önemli olanı dünya görüşünden ödün vermemelidir.

Bu sinema, niteliğini, farklılığını ele aldığı konularla göstermelidir. İşlediği konulara baktığımızda onun karakter kodlarını okumuş oluruz. Kürt Sinemacıları genelde Kürt halkına
yapılan katliamları (Halepçe gibi) ele almışlardır. Nizamettin Ariç’in “Kilamek ji Bo Beko”su katliamdan kaçan Kürtlerin öyküsünü anlatır. “Kara Tahta” da Samira Makmalbaf, “Jiyan”da Güney Kürdistanlı yönetmen Jano Rosebiani ya da İran’dan Bahman Ghobadi üç filminde de Halepçe’ye göndermeler de bulunur. Irak- İran savaşı eksenindeki öyküler, Baas rejiminin olumsuz etkilediği hayatları konu edinmiştir filmler. Bilinen Kürt filmlerin temalarına baktığımızda Kürt Sineması’nda özellikle sanat veya politik filmlerinin ağırlıkta olduğunu görüyoruz. Anlaşılır bir durumdur bu. Dört taraftan da kuşatılmış, teslim alınmak istenilmiş, köleleştirilmekle yüz yüze bırakılan bir halkın sinemasının politikleşmesi kadar sağlıklı hiçbir şey yoktur bu hayatta.

M. Tuzcuoğlu: Bir çok kültürel hakkı tanınmayan Kürtlerin, sanatla ve özelde sinemayla uğraşmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

M. Dilek: Bunu çok mu çok önemli buluyorum. Çünkü bu alanlarla uğraşmak fikirsel gelişimi sağlarken, yaratımlar Kürtlere güven, cesaret kazandıracaktır. Sanat da mücadele alanlarından biridir ve boş bırakılması düşünülemez bile. Bu alanı boş bırakan halklar erken düşüp, erken yozlaşırlar.

Kürt halkı bu çok önemli olan kanal yolu ile dünyaya ulaşmak istiyor, dramını, sorunlarını onlara anlatmak istiyor.

Kimi ülkeler de, kimi film festivallerinde gösterilen, başarı kazanan filmler bu açıdan önemli bir rol üstlenmektedir. Büyük mücadeleler, acılar sonucunda kazanılmış sanattan, tiyatrodan, müzikten, sinemadan tekrar geriye düşmek herhalde söz konusu olmasa gerek.

M. Tuzcuoğlu: Kürt Sineması bağlamında Yılmaz Güney’in rolü ve etkisi nedir?

M. Dilek: Yılmaz Güney’in önemi çok büyüktür. Kürt Sineması’na örnek diyebileceğimiz kimi çalışmalar ondan önce de yapılmıştı. Ama bu böyle olsa da, o Kürt Sinemasının genel karakterinin ortaya çıkmasında baş rol oynamıştır. Kürt Sineması’nın ilk doğuş mihenk taşlarını Yılmaz Güney atmıştır. “Seyit Han”, “Endişe”, “Sürü”, “Yol” filmleri yeni Kürt Sineması’nın başlangıç noktaları olmuştur.

Yılmaz Erdoğan filmleri, Kürt Sineması’nın örnekleri içerisine sokulamaz. Bunun nedeni ne filmlerinde Kürtçe’yi kullanmaması ne de filmlerinde bölgenin sorunlarını işlememiş oluşu değildir. Kürt Sineması kulvarında bulunmamak onun bir yaşam tercihi olmuştur o kadar. Kürt oluşu bile bu gerçeği değiştiremez. Bu Gani Rüzgar Şavata filmleri için de geçerlidir. Aşiretçiliği yücelten film bölgede de yapılmış olsa, Kürtçe çekilmiş olsa da Kürt Sineması’na dahil edilmemelidir. Kürtçe yapılmış bir “Kürt” filmi eğer geri ilişkileri övüyorsa, bu filmi Kürt Sineması içine almamız doğru olmayacaktır. Çünkü yeni yeni filizlenen Kürt Sineması ilkelerini önceden belirlemelidir.

Kürt olsun olmasın, birçok yönetmen Y. Güney Sineması’ndan etkilenmiştir. Kürt sinemacıları dört bir tarafa dağılmış olsalar da onları tartışmasız birleştiren bir konu vardır, Yılmaz Güney… Ki Güney’in benim üzerimdeki etkisi de bir başka öyküdür. Çocukluk dönemlerimde onun filmleri yasaklıydı. Ama bir arkadaşımın sayesinde videodan “Yol” filmini izleyebildim. Ve böylelikle onun filmleriyle, anlayışıyla tanışmış oldum. Aslında bu öyküyü başka yönetmenlerde anlatır. Mesela Doğu Kürdistanlı olan yönetmen Cemil Rüstemi de Y. Güney filmlerini 1979’da İran yönetimi yasakladığından gizlice keşfedip izlediğini söyler bir röportajında. Kim bilir daha kaç Kürt yönetmenin böyle öyküsü vardı

M. Tuzcuoğlu: Peki bir filmin Kürt sinemasını ifade edip etmediğinin nasıl anlaşılacağı konusuna geri dönersek …

M. Dilek: Bu tartışma daha çok devam edecek. Tartışma ve tartışma sonuçlarının Kürt Sineması’na kazandıracağı çok şeyler olacaktır. Tekrarlarsak; ilk olarak yaratıcılıktan,estetikten ödün vermemesi gerekiyor. Kürtçenin kullanımı hayati değerdedir, ama kimi filmler vardır dili Türkçe olmuştur. Yine de Kürt halkını, onun sorunlarını, dramlarını sağlıklı bir şekilde ortaya koymuştur. Zaten Kürtçe filmlerin yapılmasının yolunu açan bu Türkçe çekilmiş filmler olmuştur. Ümit Elçi’nin “Mem ü Zin”, Kazım Öz’ün “Fotoğraf “, Yeşim Ustaoğlu’nun “Güneşe Yolculuk” ve “Büyük Adam Küçük Aşk” gibi filmleri örnek gösterebiliriz.

Belgesel film çalışmaları da önemlidir. Belgeseller Kürt halkının hafızası niteliğindedir. Kürt Sineması’nın belgesel filmleri, bir kendini bulma ya da tarihle, resmi ideolojiyle yüzleşmenin
arenası olmuştur. Yusuf Yeşilöz’ün “Duvara Karşı Açlık – Dünyalar Arasında – Alevi Türküsü” bir ayna niteliğindedir, kendimizi gördüğümüz ayna. MKM Sinema Birimi’nin yaratımları olan belgesellerin Kürt Sineması’na katkısı önemle anılmalıdır.

M. Tuzcuoğlu: Somut yaşam pratiğiniz çalışmalarınıza ne ölçüde yansıdı?

M. Dilek: Ötekileştirilmek, dışlanılmak, benim çocukluk dönemlerimin kimi kodları olmuşlardır. Köyden gelmiştik, Kürtçe konuşuyordum, Türkçeyi bilmiyordum, hatırladıkça içim acıyordu. Türkçe değil de Kürtçe konuştuğumdan dolayı annem babam beni bakkala ekmek almaya bile göndermemişlerdi. Kentte ilkokula başladığımda çok az Türkçe biliyordum, bir eziklik içerisindeydim. Arkadaşlarım sevdikleri yemekleri teker teker sayarken ben orda suspustum. Çünkü söyleyeceğim yemekleri onların yemediğini düşünüyordum, onlar başka biz başkayız psikolojisiydi benim ki. Sinema ile ilgilenmeyle başladığım dönemde, çocukluk dönemimde bana bu yaşatanlarla hesaplaşmam gerektiğini anladım. Yapmış olduğum belgesel filmlerim kısmı da bu hesaplaşmanın ürünleridir.

Röportaj: Müge Tuzcuoğlu

Medet Dilek ve Guan-Di’nin Düğünü

Yapım Tarihi : 2005
Süre : 00:32:00
Formatı : Belgesel

Yönetmen – Medet DİLEK
Müzik – Cahit BERKAY (Moğollar)
Kurgu – Oktay İNCE
Yönetmen Yardımcısı – Bilal ÇELİK, Remzi DOĞU

Belgesel Film Uğur – Ahmet Kaymaz üzerine bir çalışma.

21 Kasım 2004 Mardin Kızıltepe 16:28 ve ansızın gittiler, gittiler…

Bir daha hiç dönmeyecekçesine, gelmeyecekçesine gittiler…

Onlar istemedi gitmeyi zaten kim isterdi ki gitmeyi, ama gitmek zorunda kaldılar. Baba gideceğini bilseydi sımsıkı kucaklamaz mıydı hayatı, tekrara tekrar öpmez miydi barışı. Ya çocuk götürüleceğini bilseydi, çocuk oyunlarının hepsini de birden oynayarak bitirmez miydi son kez ve elinden hiç bırakmazdı kitaplarını, defterlerini…

“Guan-di’nin Düğünü”, işte bu “gittiler” in öyküsüdür. Oyun oynarken oyunu çalınan, dünyayı daha fazla göremeden uzaklara götürülen çocukların ve hayata, barışa, özgürlüğe olan sevdası yarım bırakılan babaların öyküsüdür “Guan-di’nin Düğünü”…

Notasyon ve Guan-Di’nin Düğünü adlı belgesel filmler bir üçlemenin birinci ve ikinci ayağı olmaktadır : İnsan Hakları Üçlemesi.

Savaşa Karşı Küresel Kısa Film Festivali, Kardeşlik Ödülü. 2006
2. Hisar Kısa Film Festivali. 2006
3. Yıldız Kısa Film Festivali. 2006

 

Reklam

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse