Kapitalizmin Maskesini Düşüren Filmler

0
22
REKLAM    
Yazar:Serdar Akbıyık Açıkçası bu öyle bir konu ki sayfalarca sürecek kadar film adı çıkarabilirim size. Fakat belirli bir kategori yapmamız lazım. Ben öncelikle bu dosyada belgesel filmlere yer vermedim. Daha çok sinemanın kurgusal yönünü kullanan yani yönetmenin ve oyuncuların kendi yaratıcılıklarıyla etki ettikleri filmleri aldım.

Konu kapitalizmin maskesini düşüren filmler dediğimizde biraz didaktik bir etki yaratıyor. Aslında kapitalizm asla bizim hayatlarımızın dışında olan bir şey değil. Aslında tam da içinde ve içimizdeki bir kurt gibi bizi sömürüyor. Sonuçta bu bir sistem ve bu sistemi yaratanlar da biz insanlarız. Yani kendi içimizdeki en büyük şeytanın vücut bulmuş hali kapitalizm. O çeşitli siyasi sistemlere göre şekil değiştiren, uyum gösteren bir sistem. İnsanın hırsı ve açgözlülüğüyle beraber yaşıyor. Bu özellikler her türden politik görüşü benimseyen insanın içinde var olabilir. Dünyanın en soğuk ve yavaş ölümü fakirliktir. İnsanı yozlaştıran en acımasız şeydir. Bitmeyen ve kurtuluşu olmayan bir süreç gibidir. Anneniz ölünce üzülürsünüz ama yıllar içinde o acıya alışırsınız. Ama fakirlik size her gün çocuklarınıza yeterli eğitim, sağlık ve beslenme imkanı verememenin acısını yaşatır. Çocuğunuzun bütün bunlara açlığını hissettiğinizde hayata ve etik değerlere verdiğiniz önem azalır. Ya kendinizi yok edersiniz veya etiğinizi yitirirsiniz. Sinema bütün bunları anlatmak için çok önemli bir mecra. Sistemi yıkmak için o sistemin dışına çıkmanız gerektiğini anlatan filmler, sizi yozlaştıran kapitalizmin silahlarını açık eden filmler, kapitalizmin kurbanlarının trajedilerini konu edinip ondan nefret etmenizi ve gerçekleri görmenizi sağlayan filmler var. Ama dediğim gibi bunların hepsini toplasam sayfalar yetmez. Üstelik her film bir yerinden bu derde bulaşmıştır. Ben bazı çok bilindik filmleri bu listeye almadım. Mesela Will Smith’in oğluyla beraber oynadığı The Pursuit of Happyness – Umudunu Kaybetme asla bu listede yer alamaz. Kapitalizmin sömürdüğü aile yapısını anlatan film bir baba oğulun dramını, babanın oğlu için ve para kazanmak adına verdiği savaşımı anlatır. Ama sonunda baba o sistemin içinde var olur ve filme göre kahramandır. Sistemi eleştirmez kendini eleştirir. Sonunda da o sistemin bir parçası olarak güya onu yendiği hissi verilir izleyiciye. Bu tür iki yüzlü yapımları listeme almadım. Dövüş Kulübü gibi popüler kültürün kült yaptığı bir filmi de almadım. Çünkü fazla bulandırılmış, kapitalizmin çirkin yüzüne, insan psikolojisinin karanlık tarafına fazlaca popüler bakmayı seçmişti. Neyse listemizi artık sıralayalım…

 

images/stories/sebeke.jpg

Network – Şebeke, 1976

Kapitalizmin ve globalizmin en büyük silahı televizyonun insanın sömürü sürecindeki etkisini en iyi anlatan ve ilerisi için uyaran film Network. Peter Finch’in canlandırdığı televizyon sunucusu Howard Beale karakteri benim en unutamadığım beyaz perde kahramanıdır. Yaşı ve reytinglerinin düşmesi yüzünden televizyondan atılan Beale son programında sinir krizi geçirir. Aslında bu sinir krizinden daha çok televizyonun yarattığı yalan dünyanın kendi içindeki bir insan tarafından ifşasıdır. Ama sistem bundan bile yararlanır. Programın reytinglerinin fırladığını gören yöneticiler hemen sunucuyu geri alırlar ve “Haber Kuşağının Çılgın Peygamberi” adı altında bir programla sunarlar. Halbuki Beale dengesini kaybetmiştir ve durumu her programda daha da kötü gider. Sonunda sistemin dışına itilir. Sidney Lumet’nin yönettiği bu filmde Peter Finch dışında Faye Dunaway, Robert Duvall, William Holden gibi ünlüler yer alıyor.

Yedinci Kıta – Der Siebente Kontinent, 1989

Michael Haneke’nin Duygu Buzlanması adını verdiği üçlemenin ilk filmi. Benim için aynı zamanda en iyi filmi de diyebilirim. Sabah altıda kalkan evli çift önce sevişir, sonra kahvaltı faslı ve iş. Haftada bir araba yıkatılır, eve dönülür yemek yenir, televizyon seyredilir. Hafta sonları gazete okuma ve daha uzun kahvaltı faslı. Bu döngü devam eder. Ta ki döngünün sonu olmadığı anlaşılana kadar. İlk önce abonelikler iptal edilir, hayat boyunca edinilmiş bütün birikimler bankadan çekilir, işlerden istifa edilir, okul bırakılır, komşulara uzun bir yolculuğa çıkılacağı söylenir ve aile eve kapanır. Yeni hayat aslında hayat değildir, bir önceki yaşamın gölgelerinin evden kovulmasını içerir. Kitaplar, plaklar atılır, elbiseler yırtılır, akvaryum kırılır balıklar halının üstünde can çekişerek ölür. Bütün birikim son kuruşuna kadar klozete atılır, sonunda sistemin nemalandığı en önemli kaynak yaşam sonlanır. Bu filme çılgınlık, karamsarlık, gereksiz bir isyan diyebiliriz. Ama gerçek bir hayat hikayesinden uyarlandığını söylemek bizi sarsar. Sisteme karşı benim seyrettiğim en karanlık ve çarpıcı isyanı ortaya koyan yapım. 

Benny’nin Videosu – Benny’s Video, 1992

Benny 14 yaşında hayatı ancak ekranda gördüğünde içselleştirebilen bu yüzden de gerçeklere yabancı kalan bir çocuktur. Tabii bunun en büyük sebebi ailesidir. Modern topluma eleştiri getiren filmlerin en çarpıcı ve rahatsız edicilerinden olduğunu söylemeliyim. İlk önce bir domuzun öldürülmesi ekranda gözükür. Ama Benny filmi geri alıp domuzun öldürülmesinin üstünden teğet geçer. Aynı tecrübeyi eve çağırdığı bir genç kız üzerinde yaşamaya çalışması ise olayın farklı boyutlara ulaşmasına sebep olur. Filmin en büyük eleştirisi ne Benny’nin kızı öldürmesi ne de hayatı bir kamera arkasından takip etmesidir. Asıl eleştiri Benny’nin anne ve babasının bu olaya karşı verdikleri tepkide ve söylemlerinde yatar. Benny’nin babası kızın cesedini parçalara ayırıp klozete atar ve olayı örtbas etmeye çalışır. Bunun sebebini de şöyle anlatır, “Hapis yatmaz ama psikolojik destek alacak olması kariyerinde kötü gözükür” der. Kapitalizmin inşa ettiği sınıfın en bilindik öğesidir bu. Bilinmeyen kötülük kötülük değildir. Ama bu bilinmeyen kötülüklerin insan ruhunda yarattığı yozlaşma durdurulamaz. Hep dediğimiz gibi. Akşam yemek sofrasında televizyonda seyrettiğimiz insan ölümleri, açlık ve acı televizyonu kapatınca yok olmaz. Bu bizim yanılgımızdır. Onlar hep içimizde bir yerde dururlar ve kişi olarak bizi yozlaştırırlar. Üstelik bu yozlaşma belki de kapitalizme karşı elimizdeki tek silahtır.

Bilinmeyen Kod – Code Inconnu, 2000

Bu listenin en zor filmi diyebiliriz. Michael Haneke’nin Bilinmeyen Kod’u birçok hayatın birbirine kesişirken aslında gerçekte nasıl kesişmediğini, modern toplum ilişkilerindeki iki yüzlülüğün, duygusal faşizmin ve iletişimsizliğin yarattığı şiddetin hayatımızı nasıl kesintiye uğrattığını anlatıyor. Aslında bu kelimeler sadece benim için geçerli. Çünkü Haneke’nin filmleri, izleyenin bulunduğu yere göre değişen eleştirilere sahiptir. İnsanlar kendilerini modern toplumda hücrelerine saklarlar, çoğunlukla bu hücreler evleridir. Kapılarındaki giriş kodları ise kapandıkları hücrelerin güvenliğidir. Kendine güven arayan insan aslında yalnızlığa iter hepten kendini. Bütün davranışın altında yatan sebeplerden birisi ise demin dediğimiz gibi modern toplumun birbirini sömürmek üzere kurduğu tüketim sistemidir. Filmde bir çok hikaye ve oyuncu var ama Juliette Binoche’ye dikkat diyorum.

Eğitmenler – Die Fetten Jahre Sind Vorbei, 2004

Hans Weingartner’in yönettiği film üç gencin zengin fakir arasındaki uçuruma dikkat çekmek için yarattıkları bir eylem şeklini ve öykü ilerledikçe yolundan çıkan bir hekayeyi anlatır. Üç genç, zenginlerin evlerine girip eşyaların yerlerini değiştirirler, duvarlara da “Varlıklı günleriniz sayılıdır”, “Çok fazla paranız var” gibi yazılar yazarlar. Bu eylem fiziki bir şiddet içermese de insan psikolojisinin en zayıf yönünü tehdit eder. Bilinmeyen bir tehdit engellenemez ve insanların elleri kolları bağlıdır yani psikolojik şiddet en etkilisidir. Filmin buraya kadar olan bölümü her izleyicinin kalbini fetheder ve anlaşılması çok kolaydır. Bundan sonrası ise bence daha önemli. Girdikleri evde tatilde olduklarını sandıkları ev sahibi karşılarına çıkar. Gençler onu kaçırmak zorunda kalırlar. Zengin adamın hikayesi kapitalizmin insanı hangi yollarla esir aldığının resmidir. Gençlerin bu hikayeyle yüzleşmesi ve verdikleri tepkiler de filmin önemini bir kat daha artırır. Yönetmen Weingartner film için “Ben insanları devrime çağırmıyorum, sadece zengin fakir arasındaki farka dikkat çekiyorum” demiştir.

Otomatik Portakal – A Clockwork Orange, 1971

Anthony Burgess’in aynı adlı romanından Stanley Kubrick tarafından çekilen Otomatik Portakal aradan geçen 42 yıla rağmen etkileyiciliğinden hiç bir şey kaybetmemiştir. Çünkü iki önemli sanatçının toplumun geleceğine dair yorumları sert olduğu kadar da gerçektir. 1971’den bakarak devletin, din olgusunun, sınıfsal farkları koruma çabasının korkunç yüzü tasvir edilmiştir filmde. Bir çok çarpıcı sahne vardır. Kurbanlara tecavüz ve işkence eden çetenin lideri Alex üstünde uygulanan deneylerle şiddet duygusunu kaybeder. Hapisten çıktığı zaman önceki arkadaşlarının polis olduğunu görür. “İş bulma vaktimiz gelmişti biz de polis olduk” derler. Kanunsuz şiddet devletin hizmetine girmiştir böylece. Kapitalist toplumun değerlerinin amaca göre değiştiğini anlatan en iyi sahneler vardır filmde. Şiddet toplumun düzenini sağlamak için kabul edilebilir, hatta ihtiyaçtır. Üst sınıf kendileri için kabul edilemez bir çok şeyi alt sınıf için reva görür. Otomotik Portakal saf şiddeti kullanarak toplum bir vücutsa et içinde gizlenen karanlık kemiklerini ortaya çıkarır. Bu filmi seyretmek Pamuk Prenses’teki aynaya bakıp “Ayna ayna söyle bana benim gerçeğim ne” demekten farklı değildir. Ve zordur…

God Bless America, 2011

God Bless America’nın kahramanı Frank şunları söylüyor: “Hiç kimse bir şeyden konuşmuyor artık. Sadece TV’de gördükleri, radyoda duydukları veya internette seyrettiklerini geri kusuyorlar. En son ne zaman birisi bir yandan mesaj atmadan ya da omzunun üzerinden TV’ye veya monitöre bakmıyorken konuştun? Bilirsin, içinde ünlüleri, dedikoduyu, sporu veya popüler politikayı barındırmayan bir konuşmayı? Yani önemli veya kişisel bir şeyi.” Frank aslında düşüncesiz ve yoz insanları öldürürken toplumu düzeltmek gibi bir amaç edinmiyor. O sadece öfkesini kusuyor ve insanların hak ettiklerini almasının peşinde. Mesela Roxy ile sinemaya gittiklerinde cep telefonuyla konuşan ve yüksek sesle gülen gençleri öldürüyor. Gruptan sadece bir kızın yaşamasına izin veriyor. O kız da arkadaşlarını uyaran ve durumdan rahatsızlık duyan kişi. Frank bütün diğer gençleri öldürdükten sonra kıza dönüp “Telefonla konuşmadığın, yüksek sesle kimseyi rahatsız etmediğin için teşekkür ederim” deyip gidiyor.  Filmin bir diğer ilginç yönü ise filmin kendisiyle de çelişmesi. Yönetmen bütün bu önemli konuları aslında çok girift olmayan bir yolla bize aktarıyor. Hatta filmin sinema dili için kaba bile diyebiliriz. God Bless America’nın yönetmeni Bobcat Goldthwait  günümüz izleyicisinin gözüne sokuyor herşeyi. İncelikli bir gönderme yapmıyor, ya basit diyaloglarla veya en sert şekilde derdini anlatıyor.

Daha İyi Bir Hayat – A Better Life, 2011

Chris Weltz’in yönettiği ve Demian Bichir’ın başrolünü oynadığı ABD’deki göçmen sorununu işleyen yürek yaralayıcı bir film. Meksikalı bir baba oğul ABD’de hayat savaşı verirler. Baba sonunda çıkış olarak bir kamyonet alıp bahçıvanlık yapmak ister. Kardeşinden aldığı borç parayla neleri varsa ekleyip kamyoneti alırlar. Baba yardıma muhtaç yaşlı bir adamı da yanına alıp işe koyulur. Ama o yaşlı adam kamyonu çalar. Film bundan sonra başlar. Kaybedenlerin de kaybedeni olduğunu yoksulluğun ve sömürünün dibinin bulunmadığını anlatan bir yapım. Listemizdeki diğer filmlerle karşılaştırdığımızda belki sinemasal olarak biraz zayıf kalıyor ama başrolünde oynayan Damien Bichir’in yüzündeki ifade bütün mesajları içeriyor. Sadece onun için bile bu filmi listeme alırım. 

99 Frank, 2007

Reklâm metni yazarlığı yapan Octave dünyanın en büyük reklâm ajansında çalışmaktadır. İki olay Octave’ın hayatını altüst edecektir: Ajansın en güzel kızı olan Sophie ile yaşadığı aşk ve reklâm filmi satmak için gittiği Madone şirketindeki bir toplantı. Yetenekli Octave, aklını oynatır ve bu büyük reklâm kampanyasını sabote ederek kendisini yaratmış olan sisteme isyan etmeye karar verir. Kapitalizmin birçok silahından ikisi hayatımıza sonuna kadar girmiştir. Bunların birincisi kredi kartları ikincisi ise o kredi kartlarını umarsızca kullanmamız için sürekli beynimizi yıkayan reklam sektörü. Film herşeyin üstünden teğet geçer bir havada olsa da roman uyarlaması olması ve Avrupa sinemasının dokunuşlarını hissetmemiz açısından önemli. Reklam sektörünün karikatürize bir tasviri bulunmakta.

Örnek Aile – The Joneses, 2010 

Banliyödeki zengin ve özel sitelerde yeni birilerinin mahalleye taşınması her zaman ilgi çeker. Özellikle de taşınanlar Jones ailesi gibi bir aileyse. Ancak Jones ailesi gerçek bir aile değil bir pazarlama şirketin çalışanlarıdır. Görevleri ise aile kılığında zengin mahallelere taşınarak müşterilerin ürünlerine “canlı reklâm” yapmaktır. Ancak gerçek hayat hiçbir zaman senaryodakine uygun gitmez. Hollywood’un kendi yaşadığı sistemin ne kadar alçalacağını anlatan ilginç bir denemesi. Kapitalizmin en büyük gücü herşeyi kazanca döndürebilmesinde yatıyor. Siz kapitalizm kötüdür derseniz sistem bu lafı bir tişörte basıp satar. Yani ne yaparsanız yapın kurtuluşu zor bir şeytan. Bu filmde kapitalizmin kendi alçaklığını paraya döndürme örneklerinden biri. Bu yönüyle listemize koyduk. Demi Moore kapitalizme karşı…

Yağmuru Bile – Tambien La Iluvia, 2011

Takıntılı idealist Sebastian, Kristof Kolomb ile ilgili bir film çekmeye kararlıdır. Farklı bir açıdan bakarak Kolomb’un kahramanın mitini tersine çevirecek, açgözlülüğünü ve vahşi eğilimlerini gösterecektir. Bolivya’daki çekimler sırasında, Kolomb’dan 500 yıl sonra toplumsal huzursuzluk patlar. Halk en temel hayati madde olan su için savaşmaya başlamıştır. Kapitalizm artık son evresine girmiş ve globalizm ile sömürüsünü sınırlarla kesintiye uğramasına engel olmuştur. Artık gelişmiş toplumlar geri kalmış toplumların toprağını, ürününü, havasını ve suyunu da ellerinden alıyorlar. Kolombiya’da yaşanan su savaşları dünyadaki sömürünün aslında çok küçük bir kısmı. Kolombiya’da bu sömürünün durdurulmuş olması dünyanın geneli için geçerli değil. Bu gerçekleri aklımızda tutup öyle seyretmemiz gereken bir film. Hem sinemasal olarak hem de alt metninde çok önemli bir yapım.

Truman Şov – The Truman Show, 1998

 

Peter Weir’in yönettiği ve Jim Carrey’nin başrolünü oynadığı film reality şovları odağına alırken, Tanrı – insan, kader, insan sömürüsü gibi birçok konuya da olta atar. Bu filmde en sinir olduğum şey izleyenlerin filmden çıktıktan sonra “Acaba ben de mi böyle bir hayat yaşıyorum” deyip etkilendiklerini gösterme çabalarıdır. Evet film etkileyicidir. Ama yeni bir şey söylemez ki. Hiç mi hayatınız üzerine düşünmüyorsunuz, bu kadar mı gerçeklerden uzaksınız deyip sarsmak isteğini engellememe sebep olmuş filmdir. Truman küçüklüğünden itibaren bir reality şovun kahramanıdır ama kendisi bunu bilmez. Sonunda sevdiği kız bütün bunların sahte olduğunu söyler. Filmde Truman’ın etrafındaki oyuncuların tartışmalar arasına reklam koymaya çalışmaları çok komikti. Bütün bu sahteciliğin içinde tek gerçek olan Truman’ın ismi biraz da Tru Men’di aslında. Bu listeye girmeyi hak eden bir film.

V for Vendetta, 2005

 

Geleceğin totaliter İngiltere’sinde geçen V, ölmekten sadece “V” olarak bilinen maskeli bir adam tarafından kurtarılan yumuşak başlı genç kadın Evey’nin hikâyesini anlatıyor. Olağanüstü karizmatik, dövüş sanatı ve aldatmacada ise müthiş yetenekli olan V, vatandaşlarını baskı ve zulme karşı koymaya davet ederek bir devrim başlatır. Anarşizmi bir çözüm olarak sunan filmin kahramanı V aslında Guy Fawkes’ten gelir. 1606’da kraliyete suikast yapmak isterken yakalanan Fawkes idam edilir. Guy Fawkes aynı filmdeki gibi parlamento binasını barut dolu fıçılarla patlatmak istemiştir. Kapitalizmin ve faşizmin yok edilmesi için anarşizmi ve şiddet kullanımını bir yöntem olarak sunan filmdir.

Başkanın Adamları – Wag the Dog, 1997

 

Barry Levinson’un yönettiği film ABD’de işlerin nasıl gittiğini anlatan çok eğlenceli ve muhteşem bir kadroya sahip yapım. Robert De Niro, Dustin Hoffman,  Woody Harrelson, Kirsten Dunst, Anne Heche gibi muhteşem oyuncular filmi daha da çarpıcı yapıyor. Beyaz Saray’daki bir skandalı örtbas etmek için sahte bir savaş çıkaran danışmanların bütün ABD ile nasıl dalga geçtikleri ABD’nin Irak savaşının bir parodisi gibidir. Her ne kadar bu film kapitalizmden çok ABD karşıtı gibi gözükse de. İçinde kapitalizmin toplumu nasıl aptallaştırdığını anlatan kodlar vardır.


Dosya: Serdar Akbıyık

Reklam

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse