Jim Jarmusch Sineması

0
27

 

 

 

 

 

YILMAZ TEKİN

Sinema üzerine kuramsal olarak düşünen, yazan ve dünya sinemasının bir asırdır süren hikâyesine bu pencereden bakan biri olarak uzun zamandır çok beğendiğim, hatta “hayranıyım” diyebileceğim Amerikan Bağımsız Sineması’nın yakışıklı ve cool yönetmeni Jim Jarmusch’un filmleri üzerine yazma arzum bir süredir bilinçaltımda dolaşıp duruyor. Bu düşünce ve arzuyu kavramın tam anlamıyla bilinçaltımda nadasa bırakmıştım. Bu nadasa bırakma durumunu bozan olay ise geçen gün gerçekleşti! Film arşivimi gözden geçirirken Jarmusch’un o umutsuz ve aynı zamanda ne tuhaftır ki izlerken insanın “dünyaya olan inancını” tazeleyen Stranger Than Paradise adlı filmi ile karşılaştım. Daha önce izlemiş olmama rağmen filmi açar açmaz baktım tekrardan izlemeye koyulmuşum! Film bittikten sonra filmden yayılan müzikler ve karakterlerin içtikleri filtresiz sigaralara eşlik etmem nedeniyle bir küllük dolusu sigara izmariti ile baş başa kaldığımı da belirteyim!

Jim Jarmusch’un kendine has bir film grameri ve gramerin içine yerleştirilen orijinal karakterleri bulunuyor. O garip ve insanı kendine hayran bırakan filmlerden kavramın belki de en anlamlı haliyle söylersek “insanı özgürlüğe çağıran” bir tılsım yayılıyor. Bu tılsım kâh Paris’te bir gece yarısı taksiye binen “kör” bir kadının ağzından; kâh ormanda yollarını kaybetmiş üç kaçağın ağzından; kâh 19 yüzyılda batının en vahşi mekânlarında sıradan bir adamın ruhuna üflenen bir şairin dizelerinden yayılarak bize ulaşıyor!Jarmusch’un diğer filmlerine yönelik daha geniş bir değerlendirmeyi başka bir zaman yapmak kaydıyla şimdilik Stranger Than Paradise özelinde kalarak filmin semantik eğilimlerine ve hissettirdiklerine bir göz atalım. Fakat konuyu daha da özgünleştirmek için öncelikli olarak bir soru soralım: Stranger Than Paradise -hikâye/olay örgüsü formatını bir kenara bırakarak soruyorum- ne anlatıyor? O zaman sorduğum soruya yanıt olarak kendi algılama ve yorumlama metodolojim eşliğinde filme dair yaptığım çıkarsamaları aktaracak olursam:

Belki birilerine hem tuhaf hem de alakasız gelebilir, belki gerçek anlamıyla konuyla hiç alakası olmayabilir! Fakat Stranger Than Paradise bana Gilles Deleuze tarafından sinemaya dair kavramsal olarak yapılan şu tanımı hatırlattı: “Artık bu dünyaya inanmıyoruz. Başımıza gelen aşk ve ölüm gibi olaylara bile inanmıyoruz, sanki bizi sadece biraz ilgilendiriyorlar. Sinemayı yapan biz değiliz, bize kötü bir film gibi görünen dünyadır… Dünyaya olan inancımızı yenilemek… İşte modern sinemanın gücü budur… Bu dünyaya inanmak için nedenlere ihtiyacımız var.” Evet, Jarmusch’un bir filmini izleyip “Bu dünyada hala arzu duyulacak veya keyif alınacak şeyler var” hissine kapılan çok insan var! Zaten Jarmusch’un karakterleri de aynı bağlamın içinde dolaşan insanlar. Hayatı yüksek dozda yaşamak isteyen, arayışları olan, para isteyen, seks isteyen, müzik, kahve, sigara ve içki içen, bunlardan keyif alan insanlar. Yani kısacası dünyanın nimetlerini “sömürmek” için yaşayan ve bunu doyasıya yapmak isteyen tipler. Evet, şimdilik belki rahatça söyleyebiliriz Jarmusch sineması insanın bu dünyaya olan inancını artırıyor! Zaten Gilles Deleuze sinemaya dair yaptığı kavramsallaştırmada modern sinemanın görevinin bu olduğunu öne sürüyor. Deleuze’un bu saptamasına katılırız veya katılmayız, sonuç olarak bu yazının konusu bu değil.

Tekrardan Stranger Than Paradise’e gelirsek… Genel olarak Jarmusch sineması, özel olarak Stranger Than Paradise filminin semantik olarak bazı kavramlar etrafında şekillendiğini söyleyebiliriz.

Göçmenlik

Jarmusch göçmenlik meselesine kavramın “beşeri” anlamıyla bazı yüklemeler yapsa da bir yanıyla bu durumun ötesine geçen duygusal ve felsefi bir küme yaratıyor. Bu küme filmde kadraja giren karakterlerin hem dış bir ülkeden göç etme hallerini, hem de göçmen kavramına sığmayacak bir sosyal statüye sahip öteki karakterlerin bu kümeye dâhil olma çabalarını sorunsallaştırıyor. Stranger Than Paradise’de bu “göçmen hal” metaforik olarak zaman içinde bir mekânsızlaşmaya doğru evriliyor. Karakterlerin bu mekânsızlaşma arayışları veya daha kamusal bir alan olarak tarif edebileceğimiz “yolda” olma durumları bu mekânsızlaşma bağlamını özetliyor. Fakat karakterlerin bir özgürleşme eğilimi olarak dışa vurdukları mekânsızlaşma arayışı karakterlerin sosyolojik motivasyonu ile açıklanmayacak tipte bir durum. Klasik bakışla bakarsak, göçmen olmaları nedeniyle bu ait olmama hissinin karakterler üzerinden baskın geldiğini iddia edebiliriz! Fakat zannımca bu ait olmama hissinin altında daha derin bir duygusal motivasyon yatmaktadır. Bu duygusal motivasyonun adı ise daha fazla mekânda yaşama isteği, daha fazla haz duyma arzusu olabilir. Yani bir noktada modern dünyanın sınırlarını “ihlal” etme çabası. Daha fazla mekânda yaşama isteği aynı zamanda bir mekânsızlaşmadır! Ya da mekânların iç içe geçirilip karakterlerin öznelleştirdiği yeni mekânlar kurma çabasıdır. Bu son söylediğimi örneklendirecek olursam, film boyunca karakterlerin mekân olarak evi kullanma tarzları ve yine mekân olarak arabayı kullanma tarzlarını gösterebiliriz. Aslında Stranger Than Paradise özelinde söylersek filmde kadraja giren karakterler için göçmen olma hali fiziksel bir varoluştan öte bir bilinçaltı dürtü ile ilgilidir. Zaten sürekli “yolda olma” durumu veya oradan oraya gitmek üzerine kurulan planlar/hayatlar karakterlerin içinde varolan bu bilinçaltı “gitme dürtüsü” ile ilişkilidir.

Peki, Jarmusch filmlerinde karşılaştığımız bu durum modern dünya veya insanı için nerede duruyor?

Yine belirtmekte fayda var, konu ile doğrudan ilgisi var mı bilmiyorum ama soruya özel yanıtımı vermeden Gilles Deleuze’den bir alıntı yapmak istiyorum: “Sinema yeni bir imgeler ve göstergeler pratiğidir; felsefenin ise bu pratiğin kuramını yapması gerekir. Çünkü ne uygulamalı (psikanaliz, dilbilim) ne de usavurmalı hiçbir teknik belirlenim sinemanın kavramlarını oluşturmaya yeterli değildir. Bu kavramlar değişik kamera hareketleri ve film çekme türleri gibi teknik ya da eleştirel değildir. Sinema ne evrensel ya da ilkel bir dil sistemi ne de bir dildir.” Bir önceki alıntımızda filozof, sinemanın genel tanımını yapmıştı. 20. yüzyılın ortalarında dünyada baş gösteren faşizm, soykırım ve totalitarizmin yıktığı insanın duygusal ve düşünsel dünyası bağlamında, insanın dünyaya kaybolan inancının yeniden tesis edilmesi için sinemanın önemli bir moment olduğunu vurguluyordu. Ya da filozofun bu saptamasında benim şahsi çıkarsamam bu oldu.Neyse sorduğum soruya kişisel yanıtımı verecek olursam: Jarmusch sineması ve özel olarak Stranger Than Paradise filmi dünyaya olan inancımızı artırıyor, dedik. Kanımca bu durumu tersten bir özdeşleşme kavramı ile açıklarsak aynı durumun filmin içinde olan karakterler için de geçerli olduğunu varsayabiliriz. Nasıl? Aslında karakterlerin her üçü için de genel anlamıyla bir melankolik tanımı yapılamaz. Çünkü hala arzularının peşinde olan tipler. Kadın karakteri yanında taşıdığı müzik aletinden yayılan şarkıdan müthiş bir zevk duyabiliyor. Yine erkek karakterler at yarışı veya kumardan para kazanarak yolculuğa çıkmanın hayallerini kuruyorlar. Zaten at yarışından, kumardan para kazanır kazanmaz hemen bir araba bulup yollara düşüyorlar. Filmin bu karakter bağlamı, filmin içinde olan karakterlerin de müzik dinlemek, yolda olmak, hayatın çeşitli parametrelerinde bulunmak, zevk almak vb. gibi temaların peşinde olduklarını ve durumun çevirisini yaparsak “dünyaya inanma” arayışında olduklarını vurgulamaktadır. Aslında izleyici olarak Jarmusch’un filmlerinden aldığımız hazzın bize kazandırdığı dünyaya daha fazla inanma niteliği filmin içinde varlık kazanan karakterler için de geçerli oluyor. Zaten Jarmusch filmlerinin etkisi hayatın ağır matematiğinden insanın kendi varlığı adına çeşitli ve belki de basit hazlar duyabileceği üzerine kuruludur. Yani modern insanın yanı başında duran nesnelerle algı körleşmesi sonucu kuramadığı ilişkiyi, alamadığı hazzı, Jarmusch filmlerinde karakterlerine yaşatıyor. Sonra bu durumu onları filmsel hikâye üzerinden verili modern hayatın koşullanmasında “çile” çeken insanlara izlettiriyor.

Peki, modern insan neden nesneler ile daha özgür bir ilişki içinde olamıyor?

Yine Gilles Deleuze’den bir alıntı yaparak konuya dâhil olalım. “Enformasyon bir denetim sistemidir. Enformasyonun (gazetelerin, daha sonra radyonun ve de televizyonun) bu denli güçlü olmasının nedeni enformasyonun hükümsüzlüğünden ve radikal verimsizliğinden kaynaklanmaktadır. Enformasyon iktidarını kurmak için verimsizliği üzerine oynar, onun yegâne gücü verimsizliğidir, bu nedenle de tehlikelidir‚ sinemacılar kavramlar yerine hareket-imgeler ve zaman imgeler ile düşünmektedir, kavram verilmiş değildir, yaratılmıştır, yaratılacaktır; oluşturulmamıştır; o kendi kendisini kendinde ortaya koyar, kendiliğinden konumdur.” Michel Foucault, insanın özgür olma istencinin, iktidar aygıtı tarafından kurulan bir ceza sistemi tarafından -genel olarak disiplin altına alınma olarak kavramlaştıracağımız bir metodoloji- bastırıldığını açıklıyordu. Foucault bu ceza sisteminin mekânsal bağlamını ise okul-hastane-hapishane olarak tarif ediyordu. Deleuze ise dünyada yaşanan faşizm, soykırım ve totalitarizm pratiklerinden sonra sistemin makas değiştirdiğini ve daha akılcı yöntemler geliştirerek disiplin-ötesi yani bir denetim sistemi geliştirdiğini ve bu denetimin araçsallaşmış halinin ise enformasyon olduğunu belirtiyordu. Zannımca her iki filozofun tespitleri de yaşadıkları zaman, mekân ve dönemsellikleri ile bağlantılı olup birbirini tamamlayan kuramlardır. Fakat Deleuze’un kavramı yani “denetim” günümüz için daha geçerli bir kavram olarak duruyor. Çünkü modern insan enformasyon aracılığıyla bilgi üzerinden denetim altında bulunmaktadır. Bu paralel olarak bir algı yönlendirmesini içeriyor. Yani modern insanın zevkleri, hazları, yaşam ve düşünme modelleri iktidarın manipüle ettiği enformasyon tarafından kontrol altında tutuluyor ve yönlendiriliyor. Bu durum, modern insanın nesnelerle kurduğu ilişki, sessel-işitsel bir realite olan müzikalite ile ve görsel imajla kurduğu ilişkinin tümünü tayin ediyor. İşte Jim Jarmusch sineması, modern insanın bilgi evreninde iktidar aygıtının inşa ettiği “denetim” sisteminin dışına çıkmanın yollarını araştırıyor. Sahip olduğu film gramer, imaj-imge ile bunu başardığını söyleyebiliriz. Jarmusch sineması paket bir düşünceyi sinemasal olarak sunmuyor. Daha çok bireyin özgürleşme düşüncesinin yollarını ve bunu filmsel materyal üzerine inşa ederek dünyaya sunuyor. Daha özcesi Jarmusch bu filmsel materyal ile karşılaşacak olan bireyi tekrardan “haz ve özgür olma hali” üzerine düşünmeye provoke edecek bir episteme yaratıyor. Deleuzeyen bir manada söylersek, Jarmusch sineması bir kavram yaratmaktan öte bir imge yaratıyor. Yaratılan bu imge özünde bireye sunulan bir düşünce olmaktan öte düşünmeye sevk eden bir imge oluyor.

Son olarak bu değerlendirmeyi Gilles Delueze’den bir alıntı yaparak kapatalım: “İnsan ile dünya arasındaki ilişkiyi ve insanın dünyaya olan inancını yeniden üretme gücüne sahip olan sinematografik imgeler, ya insanın dünyayı nasıl değiştirdiğini ya da insanın var olduğu bir dünyayı bize göstermiştir. Oysa insan ile dünya arasındaki bağ kopmuştur artık. O yüzden de bu bağ, inancın nesnesi haline gelir ve bu inancın imanda yeniden inşa edilmesi mümkün değildir. Bu yüzden de sinema dünyayı değil, tek bağlantımızı yani dünyaya olan inancımızı film etmelidir. Modern sinemanın gücü inancımızı yenilemektir, çünkü bu dünyaya inanmak için nedenlere ihtiyacımız var. Burada kesin olan şey, inancın artık başka bir dünyaya ya da dönüşmüş olan bir dünyaya inanç olmamasıdır bu başka bir şeye inanma ihtiyacı değildir, aptalların da parçası olduğu bu dünyaya ihtiyacıdır.”

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse