İbrahim Halil’in sözleri…

0
8
REKLAM    

‘Metrelerle değil tutkunun
adımlarıyla ölçüyoruz  yolları…
belirsizliğin sihri çekiyor ruhumuzu 
bizden uzağa…
hangi uzaklıktan geçersek
ona benziyoruz….
dönüşün imkânsız olduğu 
sıradağlara vuruyoruz aşkı…’

Yıllar önce, bu topraklara ilk yüz sürdüğüm, sırtımı kayalarına yaslayıp yıldızlarına baktığım o günlerde yüreğimden süzülüp gelen bu mısraları bir kez daha ve heyecandan titreyen sesimi güçlükle dizginleyip yeniden okumaya çalışırken karanlık gecemizi aydınlatan tek ve son mum ışığına bakıyordum. Bir kaç dakika önce kahkahalarla inleyen yeraltı salonumuz şimdi öylesine sessiz ki, dökülen duvarlarından yankılanarak tekrar bana dönen sesimden ürkmemem imkansız.  Ama amansızca geçen yıllar ve yollardan sonra kavuştuğum mısralarımı bir kez daha yarım ve sahipsiz bırakmaya, unutuşun ve ihanetin ellerine terk etmeye niyetim yok. Kan, ter ve gözyaşlarıyla geçtiğimiz bu yollarda yaratılan her şeyi son çizgisine, son kelimesine kadar hatırlamaya ve okumaya kararlıyım.

Bir de, bugün 8 mart, dünya kadınlar günü…

Diğer kamptan gelenlerle birikte sayıları yedi olan kadın arkadaşlara benim de sunacak birkaç mısram olmalı. Nuda arkadaşın toplantısı, Rojin’in az şekerli tatlısı, Avyan’ın heyecanlanan sesi, Doza ve Nupelda’nın okulumuzu inleten klasikleri, Ekin ve Ararat’ın içtenlikle söyledikleri Mahsuni’nin şarkılarıyla süslenmişti kutlamamız. Tabi ki, erkek arkadaşlar geri kalmamış, eşsiz kabalıkları ve önlenemez gürültüleriyle söyledikleri klamlarıyla geceye damgalarını vurmuşlardı. En çok da Delil arkadaşın eğitimden kaptığı ve işlevsel zekasıyla abarttığı taklitlerine gülmüştük. Kahkahalar henüz tamamlanmamıştı ki, benden de bir şey istendi. Şarkı söyleyecek kadar cesaretli değildim. Ama bu yeraltı okulumuz da yaşanan her şeye kendimden bir şey katmak ve katılmak istemim her şeyin üstündeydi.

Olduğum yerde oturarak, tek ve son mumumuzun kırmızı ışığından gözlerimi ayırmadan yarım kalmış, kaybolmuş ve unutulmuş mısralarımı okumaya başladım. Sözlerini tam olarak hatırlamadan, bir sonraki mısranın nasıl devam edeceğini bilmeden bir şiire başlamak kadar korkunç ve bir o kadar da güzel başka bir şey yoktur. Ama beni dinlemek için pür dikkat kesilen yoldaşlarıma ve onların neşesiyle okulumuza dolan bu havaya güveniyordum.
Hatırladığım kadar okuyacaktım. Mısralarım da hayatım gibi nereye kadar ulaşırsa oraya kadar olacaktı…

‘acımasızca sınıyoruz kendimizi,
isteğimiz gerçek mi, değil mi diye…
dönmediğimiz bu dağlar sensin
dönmediğimiz sensin…
kişi her şeyden döner
belki ölümden bile…
ama bir tek senden dönülmez
ne geçmişe, ne geleceğe…’

Arkadaşlarımın dikkatli bakışları ve dinleyen sessizliklerini hissederek ikinci kıtayı da tamamladığımda kendim de şaşırmadım değil. En sade olan ama benim de en çok karıştırdığım bölüm de burasıydı. Bazen günlerce uğraştığım ama bir türlü hatırlayamadığım mısralar şimdi kendiliğinden dökülüyordu geceye, ait olduğu yere.

Başka ortamlarda nasıl da uğraşmış, ne kadar çabalamıştım bu mısralar için. Ama bir türlü göstermemişlerdi kendilerini. Acımasızca almışlardı, onları ihanet eden ellere teslim edişimin intikamını benden. Şimdi bir mısrayı tamamlayıncaya kadar diğerinin başlangıcını göremiyordum ama başladığında ise her şeyin kendiliğinden, sanki olmak için hep bu anı bekliyormuşcasına akacağını da çok iyi biliyordum. Sanki kelimelerim canlanmıştı ve mısraları onlar bana okutuyordu.

Demek ki affedilmek için tekrar Botan’a gelmem, onları ilk kurduğum bu toprakları, bu havayı solumam gerekiyormuş. Demek ki şiir ilk yazıldığı, ilk kez okunduğu yerde yaşarmış. Ve ancak orada hatırlanırmış.

Aslında bu mısraların bilinmeyen hikayesi yine burada başlamıştı. O zamanlar yine dönmemek için yürüdüğüm bu yollarda düşmüştüm onları gönül defterime. Oysa şiir yazmak gibi bir niyetim hiçbir zaman olmamıştı. Benim mısralarım görünümlerin ebedileşen anlarında oluşurdu. Onlarla hikayeler kurar, şiirler yazardım. Kelimelerle değil görünümlerleydi benim işim. Ama bu mısranın kelimeleri sinsice girivermişti defterimin sayfaları arasına…

Geri çekilme kararıyla birlikte hem mısralarımı, hem de yolculuğumu tamamlamadan döndüğümde, bu mısraları bir şaire göstermek istedim. Yazdığım bu ilk şiiri benim dışımda birisi incelesin, değerlendirsin istiyordum. O yazdıklarını beğendiğim, etkilendiğim, düşüncelerini önemsediğim birisiydi. Mısralarımı okuyacağını söyleyerek aldı. Ve bir daha da geri vermedi. Nedenini sorduğumda ise mısraların yazılı olduğu kağıdı kaybettiğini söyledi. Üzülmememi, zaten mısralarımın ünlü bir şairden çok etkilenmiş, alınmış olduğunu, kendi mısralarımı buluncaya kadar yazmaya devam etmemi söyledi. 

 Ondan sonra bir daha şiir yazmadım. Ama mısralarımı unutuşun dipsiz kuyusuna atan bu şairi de hiçbir zaman affetmedim. Yazdıklarımı ne kadar hatırlamaya çalıştıysam da bir daha hatırlayamadım. Ne yaptıysam dilimin ucunda, yüreğimin kıyısında yıllarca dolanıp duran kelimeleri ilk anki gibi bir araya getirip mısralarımı kuramadım. Ama ne olursa olsun onları yaşamış ve Botan’dan dönerken yanımda getirmiştim. 

On yıl sonra tekrar Botan yollarına düştüğüm günlerde mısralarımın dudaklarımın ucunda tekrardan, yeniden ama yavaş yavaş kurulmaya başladığını farkettiğimde, o şair  kim bilir nerelerdeydi. Ama ben mısralarımı nerede bulacağımı ve kimlere okuyacağımı artık çok iyi biliyordum. Ve bu sekiz mart gecesi, son mumumuz sönmeden, şiirimin son kıtasını da hatırlayıp, çatallanan sesimle arkadaşlarıma okurken sevinç içindeydim.

‘tarihin gecesinden geçen bu halk,
yükseliyor ölümlerimiz üzerinde
pusulardan alamadığı yaralılarının,
sadece çığlıklarını götürüyor
çöken bir uçurumun sesine
benzeyen
kahire…’

Unuttuğum her şeyi burada hatırlamaya başladım. Botan’ın karları altında geçirdiğim ışıksız ve ateşsiz gecelerinde mısralarım gibi hayatım da kendini gözlerimin önüne seriverdi. Bu yeraltı koridorlarında baharı  bekleyen çiçekler gibi sabırsızlanan arkadaşlarımın yüzlerinde, sözlerinde ve gülüşlerinde buldum aradığım aydınlığı…

Halil Uysal

Reklam

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse