Dünden Bugüne Western Filmleri

0
95

Kimse “western” tanımlamasının nereden geldiğini tam olarak bilmez. Her ne kadar “west-batı” kelimesinden türetilmiş olsa da Amerika’nın güneyinde (“Vahşi Belde”) ya da kuzeyinde geçen western filmleri de vardır. Yine de temelde konu hep öncüler etrafında gelişir. Joe Hembus ünlü Western Ansiklopedisi”nde bir anahtar kelimeden söz eder: “the frontier”. Hembus, “sınır bölgesi, boş bölge, yerleşilmemiş bölge” anlamına gelen “frontier”i bu ansiklopedide “Amerika’nın kendini tekrar tekrar yarattığı sınırlı alan” olarak tanımlar.
Western, aslında sadece bir film türü değil. Amerikan pop kültürünün önemli kaynaklarından birine verilen genel bir ad. 18. yüzyılın sonlarına doğru Batı’nın efsanevi kahramanlarının hayat hikayelerini, serüvenlerini anlatan tiyatro oyunlarına, operalara, romanlara ve cep kitaplarına genel olarak “western” denirdi. Türün sinemaya girmesi ise 1909 yılında, sessiz sinema döneminde Edwin S. Porter’ın yönettiği 9 dakikalık “Great Train Robbery” (Büyük Tren Soygunu) filmiyle gerçekleşti. Porter, daha sonra çevireceği “Küçük Tren Soygunu” ve “Büyük Posta Arabası Soygunu” filmleriyle ilk filmindeki başarısını yakalayamadı. Ama o bir öncüydü ve “Büyük Tren Soygunu”nun gerek görsel gerekse dramatik yapısıyla westernin kaşifi sayılabilir.
Western türünün en önemli “baba”larından biri de, adı western ile pek anılmasa da David Wark Griffith’dir. “The Birth of a Nation” (Bir Milletin Doğuşu – 1915) ve “Intolerance” (Hoşgörüsüzlük) gibi başyapıtların yönetmeni sinema tarihinin unutulmayanları arasına girmeyi başarmıştır.

Western sinemasının ortaya çıkışını bu kadar anlamlı kılan unsurlardan bir tanesi de, olayların gerçekleştiği zaman ile filmlerin çekildiği dönemin birbiriyle yakınlığı. Filmlerin anlattığı bazı tarihsel dönemler geçmiş zaman sayılamayacak kadar yakındı. Sözgelimi 1903’de Butch Cassidy ve Sundance Kid’in daha altı yıllık ömrü vardı. Calamity Jane daha yeni ölmüştü ve Wyatt Earp de onlarca yıl daha sağlıklı bir hayat sürecekti.

 

20’LER
Kovboyların arenası

20’li yıllar “yalnız kovboy” imgesinin ilk ortaya çıktığı yıllardır. Melankolik ve ciddi kovboy William S. Hart’dan sonra 20’li yılların asıl western kahramanı Tommiks, yani şu bizim bildiğimiz Tommiks’di. Çocuklar onu çok seviyordu. Sigara ve içki kullanmıyor, kadınlara takılmıyor, küfür etmiyor ve silahı en son çare olarak düşünüp yumruklarını kullanıyordu. Tommiks cinsellik konusunda da ergenliğe henüz girmiş utangaç bir delikanlı gibi davranırdı. Tıpkı onu izleyen diğer kovboylar gibi… Bu kovboyların aseksüel hayatları daha sonra dillere pelesenk bile olacaktı. John Wayne’in acemi ve kaba öpüşleri bir yana, Life dergisinde, şarkı söyleyen kovboy Roy Rogers’ın, “filmdeki kadın rol arkadaşını öpemezken atını öpmeyi gayet iyi becerdiğine” dair bir yazı bile çıkmıştı.
Bu arada, 20’li yıllarda tam bir western enflasyonu yaşanıyordu. Şimdinin televizyon dizilerini hatırlatan “seriyal” filmlerdi bunlar. Her hafta bir bölümü çekilen bu filmler anında seyredilip tüketiliyordu. Tommiks’in yanısıra Buck Jones, Tim McCoy ve Hoot Gibson gibi başka western kahramanları da vardı.
Bu dönemde çevrilen filmlerin çoğunun kaynağı ise bugün bile hâlâ en çok okunulan yazarlar arasında yer alan ve yaklaşık yüz hikayeyi kaleme alan Zane Grey’di.
Ama “anında tüket ve sindir” mantığıyla çekilen bu filmlere bir tepki de vardı. James Cruze, bu tepkiden yararlanarak 1923’de epik bir western olan “Atlı Araba” ile büyük yankı uyandırdı. Film o zamanlar için, yaklaşık 2 bin kişinin çalıştığı tam bir süper prodüksiyondu.
Çok değil bir sene sonra Jack Ford isminde biri (daha sonra ön adını John diye değiştirecekti) Amerika kıtasını bir baştan bir başa bağlayan demir yolunun yapımını anlatan “Demir At”ı gerçekleştirdi. Bu, onun 40. westerniydi ama hem kendi için hem de western tarihi için bir dönüm noktası niteliğini taşıyordu. Ford, hikayenin içine Amerikan tarihiyle ilgili ahlaki ve toplumsal mesajlar döşemişti, bu da western için küçük bir devrimdi. Tarihin acımasızlığı karşısında kendilerini kadere bırakmaktan başka bir çare bulamayan Ford kahramanları için yapılacak tek şey onurlarını korumaktı.
20’li yılların sonlarına doğru bir başka western klasiği sayılan “Man of the West” (Batı’dan Gelen Adam) geldi. “Heaven’s Gate/Cennetin Kapısı” filminin yapımcısı Steven Bach, bu filmin “Gary Cooper’ı, yani Western yıldızlarının en büyüğünü yarattığını” söylüyordu.
Yönetmen 10 yıl sonra sinema tarihinin en çok seyredilen filmi “Rüzgar Gibi Geçti”yi çekecek olan Victor Fleming’di. “Batı’dan gelen Adam”da, Gary Cooper gibi gerçek bir western yıldızının haricinde, bir westernde olması gereken bütün özellikler vardı: Dramatik bir aşk hikayesi, ölümüne rekabet ve gün batımında bir düello. Fleming’in Owen Wisters’ın romanından yola çıkarak gerçekleştirdiği film, özellikle de hiçbir heyecan belirtisi taşımayan, “cool” dialoglarıyla da adını duyurdu. Sözgelimi Gary Cooper’ın ölümcül bir aşağılamaya verdiği yanıt; “Madem bana böyle hitap etmek istiyorsun, o zaman gülümse.”

30’LAR
Ölüm geçidinden

“Benim kahramanım iyi bir binicidir.” Raoul Walsh hatıralarını yazdığı kitabı “Each Man in His Time”da böyle diyordu. Kastettiği kişi ise Marion Michael Morrison isimli genç bir figurandı. Bu genç adam, General Anthony Wayne’in anısına isimini John Wayne olarak değiştirmişti.
John Wayne’in başrol oyuncusu olarak ortaya çıktığı dönem 30’lu yılların başlangıcını, yani westernde sesli filmin ilk dönemini oluşturur.
Walsh’ın çekimler boyunca tüketilen viski tüketimi yüzünden ismini “The Big Drink” olarak değiştirdiği “The Big Trail” John Wayne’in birçok açıdan kendini kanıtlamasını sağladı.
İlk defa ona önemli bir rol veriliyordu. Hem de öyle küçük bir filmcikte değil, iki buçuk saat süren dev bir prodüksiyonda. “The Big Trail” eleştirmenlerce çok beğenildi, sinema gişelerinde ise durum bir felaketti. Ama “The Big Trail”in başarısızlığı western türünün gelişmesine engel olmadı.
O zamanlar bu ticari başarısızlığın sebebi olarak sinema işletmecilerinin sistemlerini 65 mm’liğe dönüştürmek istememelerine bağlandı. Film tarihçisi Steven Zmijevski bu konuda şunları söylüyor; “Bu başarısızlıktan sonra Fox, film tarihinin en önemli iki unsurunun, genişperdenin ve John Wayne’in, western’de gelecekleri olmadığına inandılar.”
30’lu yılların bitmesine kısa bir süre kala, gerek teknik gerekse konu olarak her biri western türünün gelişmesine katkıda bulunacak yedi parlak film yapıldı.
30’lu yıllarda çevrilen “Oklahoma Kid” iki “şehir adamı” kılıklı oyuncuyu, Humphrey Bogart ve James Cagney’e kovboy şapkası giydirdi. John Ford 18. yüzyılın cesur öncüleri anısına başrollerinde Henry Fonda ve Claudette Colbert’in oynadığı “Drums Along The Mohawk”ı çevirdi. Henry King’in filmi “Jesse James”de James kardeşleri Tyrone Power ve Henry Fonda canlandırdı. “Town tamer stories” denen, yani adalet ve düzen sağlayan korkusuz adam hikayelerine o dönemde çok rastlanıyordu. Sözgelimi Michael Curtiz’in “Dodge City” ve George Marshall’ın “Destry Rides Again” filmleri… İki film de aşık birer çiftle tanıştırdılar seyirciyi. Curtiz, Olivia de Havilland ile Erol Flynn’i biraraya getiriken Marshall da ilk sesli western komedisinde Marlene Dietrich ile James Stewart’ı birbirine aşık etmişti.
Sinema tarihinin en müsrif yönetmenlerinden Cecil B. De Mille’in hikaye olarak John Ford’un “Demir At” filminden esinlenerek çektiği “Union Pacific”, vatanseverlikle süslenmiş pahalı bir komediydi. Daha sonra “Ringo” ismiyle anılacak olan John Ford’un “Stagecoach”ı (Posta Arabası) ise yalnız o yılların değil bütün zamanların en önemli western’i haline geldi. “Posta Arabası”, John Wayne’i de gerçek bir star konumuna getirmişti. Western’in altın çağı artık hiç de uzak değildi.

40’LAR
Uçsuz bucaksız çöller

Bundan sonraki otuz yıl içinde en büyük Western yönetmenleri ve en iyi oyuncular ortaya çıktı. Bu kadarla da kalmadı. Western derinlik kazanmıştı artık. Psikolojik, ahlaki, mitolojik ve erotik öğeler giderek daha baskın hale geliyordu. Hatta en güzel aşk filmleri bile bu türün içinden çıkmaya başlamıştı. İnsanlar gittikçe daha fazla özgürlüklerine, şehirlerine, ülkelerine ve hayat tarzlarına düşkün olmaya başlamışlardı. Birleşik Devletler’in giderek daha çok sarıldığı bu değerlerin en iyi yansıtılabileceği yer de bir zamanların Eski Batı’sıydı… Üstelik eğlenceyi, gerilimi ve serüveni barındıran bir türdü bu. “Filmin sonunda kim dikey durumda sahneden çıkacak?” Filmleri böylesine popüler yapan da bu heyecanlı gerilimdi. Ancak yaratıcıları için western çekmek hiç de sanıldığı kadar kolay değildi.
En güzel aşk hikayelerinin ölümle sonuçlandığı Shakespeare’den beri bilinen bir gerçektir. Sözgelimi deli fişek Jennifer Jones ve kanı kaynayan genç kovboy Gregory Peck, “Duel In The Sun”da birbirlerini vururlar. Gary Cooper arkadaşı Walter Brennan’a, onu “tuzağa düşürdüğü” için “The Westerner”de kanlı bir biçimde veda eder. Henry Fonda’nın canyoldaşı Victor Mature ise “My Darling Clementine/Kanun Harici” filminde hayatından olur. Ancak filmin yönetmeni John Ford bu sonu tarihten esinlenerek hazırlamış ve kuşaklar önce sinemaseverlerin kalbini kırmıştı.
Wyatt Earp ile Doc Holliday’in gerçek hikayesi, yani kanun adamının ölümcül hastalığı olan kanun kaçağına aşık olması bu türün en ünlü aşk hikayelerinden biridir. Nitekim John Ford’un filminde ilk defa Holliday’le (Victor Mature) karşılaşan Earp’ün (Henry Ford) ilk sözleri şunlar olur; “Bu adam hoşuma gidebilir.” Burt Lancaster ve Kirk Douglas’ın aynı rollerde oynadığı film için ise 1957 senesinde New York Times gazetesinde, Lancaster’ın filmin sonunda “Rhonda Fleming sülük gibi boynuna yapışmışken arkadaşı Kirk’ün San Fransisco’ya gidişini hüzünle seyrettiğine” ilişkin bir yazı çıkar.
Lancaster ve Kirk’le “Gunfight at the OK Corral/Korkunç Mücadele” filmini çeviren John Sturges de tıpkı Ford gibi zamanla kanundan yana yer alan Wyatt Earp’ü, kendini yok eden ama aynı zamanda güçlü biri olan Holiday’e gıpta etmekten kendini alamayan bir savaşçı olarak yansıtır. “Kanun Harici”, düşmeyen temposu, karakterlerin oyunu, duygusal derinlik ve heyecanlı karşılaşma sahneleriyle, “Searchers”a rağmen John Ford’un bu yıllarda çevirdiği en iyi film olarak kabul edilir. Ancak ölümüne kadar altmışın üzerinde western’e imza atan ünlü yönetmen, yirmi sene boyunca sadece beş western yapmış olan en büyük ve eleştirmenler tarafından en çok sevilen rakibiyle karşılaşır. 1948’de “Red River/Kanlı Nehir” ile ortaya çıkan Howard Wawks, yüzlerce hayvandan oluşan bir sürüyle film çevirmenin zorluğunun yanısıra western geleneğine ters düşen bir şey yapar ve iki rakibi, yumuşakbaşlı Montgomery Clift ile ürkütücü John Wayne’i filmin sonunda barıştırır. Düşünülenin aksine, olumsuz da olsa çarpıcı bir sonun olmaması gerilim ve heyecanın azalmasına yol açmamıştı. Hikayedeki hareketlilik karakterlerin içindeki kargaşaya dikkat çekiyordu. Kısacası Hawks, Western’e bir ruh kazandırmıştı.

50’LER
Fırtınalı Texas

Başka yönetmenler aynı şekilde, hatta daha fazla sevilse de western’in kralları gene de Howard Hawks ve John Ford. Ford daha sonraki eserleri “Searchers/Çöl Aslanı” ve “Kahramanın Sonu” ile, Hawks da ikilemesi “Rio Bravo” ve “El Dorado” (dördünde de John Wayne başrolde) ile western’i ne Fred Zinnemann’ın ne de bir başkasının getirebileceği noktaya getirmiştir. İkisi de insanın seyrederek büyüyebileceği ve ihtiyarlayabileceği filmler çevirerek sinema tarihine damgalarını vurmuştur.
Ford enginliğin efendisidir. Kimse steplerin üzerindeki gökyüzünün sonsuzluğunu onun kadar güzel yakalayamamış, zaman ve mekanı unutturacak çerçeveler yaratmamıştır. Hawks ise kahramanları arasındaki dostluğu, yakınlığı ve sadece mimiklerle belli edilen sıcaklığı konu olarak seçmiştir. Ford’un bir kızılderili saldırısını nasıl sezdirdiğini seyrettikten sonra ona hayran olmamamak mümkün değil. Yönetmen kısa ama insanın beynine işleyen sahnelerle o anı yaşatıyor. Çocukların savunmasızlığı, anne babaların korkuları, dehşet (bunu açık olarak göstermez) ve o sahipsiz topraklarda hayatta kalmak için savaşmanın zorunluluğu…
Hawks ise ilk bölüm “Rio Bravo”dan çoğu zaman daha acımasız ama aynı zamanda daha komik “El Dorado” filminde daha sonraki “buddy movie”lerin (iki kafadar filmleri) bazı öğelerini, yani dikkatleri bir tek noktada toplayan derin duygusallığı ve alaycı komikliği içerir. Şerifin ofisine giren herkesin zaten banyo küvetinde oturan Robert Mitchum’a sabunu uzatmasına benzeyen sahneler olmasaydı western’ler daha kuru olurdu.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında çevrilen kovboy filmleri bu yüzden yeni buluşlarla, zevkle, hevesle ve güzelliklerle doludur. Bu yıllarda çevrilen filmler ticari açıdan olduğu kadar içeriğin zenginliği açısından da doruk noktasına ulaşmıştır. Yapımcılar keselerin ağzını açmış, kusursuz yapıtlar ortaya çıkarmak için birbirleriyle yarışmaya başlamıştır. Artık her konuya uygun bir yönetmen ve bir oyuncu bulunmaktadır. Bu dönemde Delmer Daves ilk defa James Stewart’ın oynadığı “The Broken Arrow/Kırık Ok”da kızılderililere olumlu yaklaşır. Henry James, Gregory Peck’i “Gunfighter/Silahşör”de Jimmy Ringo olarak oynatıp, öldürmenin anlamsızlığını işler. Anthony Mann gene James Stewart’ın başrollerinde oynadığı ve içlerinde “Bend of the River/Fedailer Kervanı”nın özellikle seyretmeye değer olduğu beş film çeker ve hepsinde de batılının yalnızlığından söz eder. Aynı sene içersinde Fred Zinnemann ve George Stevens, Gary Cooper ve Alan Ladd’ın oyunculuklarıyla yalnızlığın keşfedilmesiyle ilgili birer melodram yaparlar. “High Noon/Kahraman Şerif” ve “Shane/Vadiler Aslanı” büyük başarı kazanır. Bu arada Kirk Douglas ve Burt Lancaster da John Sturges ve Robert Aldrich ile çalıştıktan sonra Sturges’in filmi “Korkunç Mücadele”de biraraya gelirler. Bir başka yönetmen, Otto Preminger de Marilyn Monroe ve Robert Mitchum’u “River of no Return/Dönüşü Olmayan Nehir”de biraraya getirerek sinemaseverlere 90 dakikalık bir keyif yaşatır. Budd Boetticher ve Randolph Scott tüm zamanların en orijinal hızlı çekimini gerçekleştirir” çıkar. Sam Fuller “Forty Guns” filminde Barbara Stanwyck’i oynatır ve ortaya başdöndürücü bir western çıkar. Son olarak ise Marlon Brando bütün zamanların en iyi filmlerinden olan “One-Eyed Jacks”de yerini alır.

60’LAR
Çıplak şiddet

Tarihte yaşanmış bütün savaşları tekrar canlandırmışlardı. Kızılderili savaşları, arazi, kadın, altın, hak ve düzen için yapılan savaşlar… Özellikle de kahramanlarının, katillerinin, korkaklarının ve acemilerinin intikam almalarını sağlamışlardı. Birçok insan intikam hikayelerini hâlâ en önemli western öğelerinden biri olarak kabul eder.
Ancak kahramanlar artık yorgun düşmüştü ve bu yılların yönetmenleri de artık kovboyların yabancılaşmalarını ve hayalkırıklıklarını konu edinmişlerdi. (David Miller ayakta kalan son kovboy olan Kirk Douglas’ı “Lonely Are the Brave/Yalnız ve Cesur” filminde 20. yüzyılın icadı olan ulaşım araçlarından biriyle, arabayla gezdirecek kadar ileri gitmişti). O güne kadar western’ler, kumarbaz, kanun adamı, salon kraliçesi ve eline erkek eli değmemiş öğretmen tiplemelerinin yanısıra, her macerada düellodan başka işi olmayan ama gene de en sempatik ve şerefli karakterleri olan silahşörlerle kaynıyordu.
İşte bu tür karakterleri yeni ve daha acı şartlara ayak uydurtan ve onları paralı askerler haline getiren yönetmen o güne kadar değeri anlaşılmamış olan John Sturges’ti. Sturges 50’li yıllarda “Last Train From Gun Hill/Kan Davasının Sonu” ve “Bad Day at Black Rock/Kasabanın Sırrı” gibi filmler yapmıştı. Ancak “The Magnificient Seven/Yedi Silahşörler”de bir kusur vardı. Sturges fikir olarak çok daha önemli bir başyapıttan, Akira Kurosawa’nın “Yedi Samuray”ından esinlenmişti. Fikir dışında hiçbir konuda benzerlik göstermemesine rağmen eleştirmenler böylesine saf ve yoğun bir western’in orijinal Amerikan yapımı olmamasını hiçbir zaman hazmedememişlerdir. Buna rağmen “Yedi Silahşörler” tüm Western tarihinin en önemli ve Amerikan televizyon kanallarında en sık oynatılan filmlerinden biridir.
Bütün yenilikçi özelliğine ve yeni bir alt türün temsilcisi olmasına rağmen Sturges hâlâ eskilerin ruhunu yansıtıyor. 1960 yapımı “Yedi Silahşörler” konu olarak Richard Brooks’un “The Professionals/Profesyoneller” (1966) ve Sam Peckinpah’ın “The Wild Bunch/Vahşi Belde” (1969) filmleriyle yakın benzerlikler gösterse de, Sturges’in kahramanları sadece macera olsun diye olaylara karışır ve bazılarının içindeki insani duygular film ilerledikçe ortaya çıkar. Oysa Brooks’un kahramanları soğukkanlılıkla cinayet işlemekten geri kalmaz ve ancak filmin sonunda çoktan unutmuş olmayı istedikleri eski değerleri tekrar hatırlar. Peckinpah’ın vahşi karakterleri ise gerçekten de hakettikleri gibi haydut olarak gösterilmekte ve onları beklemekte olan kaçınılmaz sona göz göre göre boyun eğmektedir.
1968’e geldiğimizde ise Western’in artık parlak dönemini geride bıraktığını görüyoruz. George Roy Hill’in “Butch Cassidy and the Sundance Kid/Sonsuz Ölüm”ü sadece bir Western değil aynı zamanda bir traji-komediydi.
İki “haydut yanki” 1909’da, 200 Bolivyalı asker tarafından öldürülmüştü. “Sonsuz Ölüm”, western tamamiyle önemini kaybetmeden önceki en başarılı filmdi. Sam Peckinpah’ın “Vahşi Belde”si ise Avrupa’da Sergio Leone’nin temsilcisi olduğu akımın doruk noktasındaki filmdi. Peckinpah filmlerini şöyle özetliyordu; “John Ford karakterlerinden biri camdan dışarı baktığında parlak bir gelecek görür. Benimkilerden biri camı açtığında ise şöyle der; ‘Şimdi biri öldürülecek.'” Sergio Leone, özellikle “Once Upon a time in the West/Bir Zamanlar Batı’da” ile spagetti Western’lerin öncüsüdür. Ancak sinema tarihi açısından bakacak olursak 60’lı yıllar Claudia Cardinale’i; “Biri hep bekler” diyerek terkeden Charles Bronson’la değil, bütün kahramanları “Vahşi Belde”de infaz eden Sam Peckinpah’la hatırlanır ve sona erer.

70’LER
Ölüm melodisi

Varyasyonların, parodilerin ve son debelenmelerin zamanı… Birkaç sinema bağımlısından başka kim 70’leri hatırlar ki? “Her film türü belli aralıklarla bir güneş tutulması yaşar. Altı yıldır yeteneklerini fazla abartan yönetmenlerin kazaya kurban giden kendini beğenmiş gerçekçi deneylerinin dışında, kayda değer hiçbir western yapılmadı.” İşte Variety dergisi 1975’de şu üzücü ifadeyi kullanıyordu. Herhalde bu yıllarda herkese hitap edebilecek eğlendirici bir tek western bile yoktu. Hepsi gerek politik, gerek psikolojik, gerekse felsefi açıdan fazla abartılmış filmlerdi. Buna rağmen Arthur Penn’in “Little Big Man/Küçük Dev Adam” filmi Richard Brooks’un “Batıya 700 Mil”i ve Robert Benton’ın “Bad Company”si bu dönemin parlak filmlerindendir.
Herşeye rağmen geçmişi yakalamak artık mümkün değildi. Sergio Leone’nin yönetmenliğe de el atmış olan muhteşem çocuğu Clint Eastwood ve Sydney Pollack (“Jeremiah Johnson”) eski ustalarının şan ve şöhretini sürdürmek için ellerinden geleni yaparken, Sam Peckinpah da “Pat Garret ve Billy the Kid” filmiyle western’e veda ediyordu.
70’li yılların sonunda ünlü Alman Western otoritesi Joe Hembus şöyle diyordu; “Western’in tekrar Western olabilmesi için yeni bir görüşe, yeni bir mitolojiye, yeni bir rüyaya, yani yeni bir gerçeğe ihtiyacı var. Amerika büyük gerçeği tarihte değil, Amerikan rüyasında buldu.” Bu rüyayı görmek de Kevin Costner’a nasip oldu.

80’LER
Cesurlar hep yalnızdır.

1980’de Walter Hill ve Michael Cimino gibi yönetmenler Western’i yenilemek için işe koyuldular. Ancak sanatsal açıdan oldukça iyi olan filmleri gişede aynı başarıyı gösteremedi. Ne Hill’in David Carradine’ı ne de Cimino’nun Kris Kristofferson’ı, Harrison Ford gibi batılıyı batıdan uzakta da olsa temsil eden oyuncuların karşısında direnemedi. Bu arada türler öylesine değişmiş ve sömürülmüştü ki klasiklere pek meydan kalmamıştı. Michael Cimino’nun çok pahalıya malolan ama tam bir başarısızlıkla sonuçlanan “Heaven’s Gate/Cennetin Kapısı” filmi ise sadece bir film stüdyosunun değil western’lerin de sonunu hazırlamıştı.
Bundan beş sene sonra Clint Eastwood ve Lawrence Kasdan tekrar işe girişti. Ancak ikisi de Western’i farklı işledikleri için birbirlerini engellemediler. Eastwood kuru ve tekdüze filmi “Pale Rider” ile Kasdan’ın “Silverado”sundan çok daha büyük bir gişe hasılatı yaptı.
Buna rağmen herkes daha o zamandan Lawrence Kasdan’ın çok güçlü içgüdüleri olan bir profesyonel olduğunu ve gelecekte iyi işler başaracağını anlamıştı.


ŞİMDİKİ ZAMAN
Sonunda hep hesaplaşılır

“Kurtlarla Dans”ın başarısı neredeyse tarih kitaplarına geçecek. Aynı şey Clint Eastwood’un filmi “Affedilmeyenler” için de geçerli. Ancak “Tombstone”, “Bad Girls” ve “Posse” gibi filmler sinemaseverlerin gözünü açtı. Batılılar yuppieler ya da rap’çiler gibi giyinip hareket etmeye başladıklarında, tarzın yerini sahte tavırlar aldığında ve hiç sebep yokken filmde gereksiz bir hareket varsa o zaman western gerçekten kaybetti demektir. Hem de içinde bulunduğumuz devrin ruhuna karşı.
Artık bu türde tuhaf şeyler oluyor. Alman film eleştirmeni Rainer Knepperges’in de dediği gibi; “Western sadece at eyerlemekten, kalan mermileri saymaktan ve bardan bir şişe içki alıp masaya getirmekten ibaret değil.”
Bu yüzden bu dönemde yapılan western’lerin en güzel tarafı, Kevin Costner, Michael Mann ve eski dost Walter Hill gibi yönetmenlerin Amerikalıların atalarını ele alan filmler yapmaları. İnsancıl bir parabol olan “Kurtlarla Dans”, gerçeklerden yola çıkılarak hazırlanan romantik masal “Son Mohikan”, sakin ve duru bir anlatımı olan ama üvey evlat muamelesi gören “Geronimo”… Gerçekten de iyi üç film.
Özellikle “Geronimo”, Hollywood’un kızılderililere çoktandır borçlu olduğu film olarak kabul ediliyor. Nihayet artık kızılderili oyuncular da hakettikleri saygıyı görüyor. Eğer günümüzde hâlâ Western’lerin bir geleceği olduğunu söyleyebiliyorsak bunu Wes Studi’ye ve Graham Greene’e borçluyuz. Yani bir zamanlar ezilenler artık geleceğin umutları.
Western geri döndü. Hatta para kazandırmaya bile başladı. Belki asla eskisi gibi olmayacak. John Ford “Vahşi Belde” çevrilmeden yedi sene önce western’e, hoşçakal, dediğinde bunu önceden sezmiş olmalıydı. Sessiz sonsözü “Kahramanın Sonu”unda John Wayne’e baktığınızda, hüzünle gördüğünüz şey kapı aralığından görülen boş ve serin bir odada duran sade bir tahta tabut. John Ford bu filmle Wayne’in canlandırdığı Tom Doniphon’un neden hayatta kalamadığını ve kendi sonunu nasıl hazırladığını anlatır.
Ayrıca Kevin Costner’ın “Haberci”sini de unutmamak gerekiyor. Sonuç olarak o da bir western, Mart sayımızda söylediğimiz gibi bir kıyamet western’i. Kısaca western kolay kolay ölmez.
“Feo, fuerte y formal/Çirkindi, güçlüydü ve şerefliydi”… Bunlar John Wayne’in mezar taşında yazılı olanlar. Ancak Hollywood’daki sorumlular “Kahramanın Sonu” gibi başyapıtların değerini bildiklerinde tekrar iyi western’ler çekilebilir. Ayrıca Walter Hill, Carl Franklin, Lawrence Kasdan, Madeleine Stowe, Nick Nolte, Wes Studi, Kevin Costner, Danny Glover ve Clint Eastwood gibi sanatçılar Hollywood’da çalıştığı için de, ancak orada iyi western’ler yapılabilir.

WESTERN TARİHİNDEN NOTLAR

İlk Aksiyon Kahramanı
“Broncho Billy” Anderson (1881-1971)’ı takdir etmeden geçemeyiz. O olmasaydı ne John Wayne, ne de diğerleri olurdu. Broncho Western’in ilk çizgisi oturmuş karakteriydi. Kanunlardan yana olan mert bir adam. Ondaki tek eksiklik cazibeydi. Ama cazibesiz de olsa 400 filmde rol almayı başardı.

Griffith, sinemanın büyükbabası
Sinema eleştirmenleri Roloff ve Seesslen, D.W. Griffith’in filmlerini (üstte “The Massacre”, 1992) şöyle tanımlıyorlardı; “İleride insanlar bilecekler ki bir Western’de önemli olan, kahramanın topluluk için başarılı olması. Griffith için önemli olan kimin, nasıl başarılı olduğu.”

Göç başlayınca…
İlk Western filmleri pek “Kurtlarla Dans”a ya da “Wyatt Earp”e benzemiyordu. Her şeye küçükten başlandı. James Cruze’un “Atlı Araba”sı 1923’de çevrilmişti ve Batı’nın tarihini epik bir dille anlatmayı hedefliyordu.

İyi, kötü adam
William S. Hart, açık havada yapılan çekimler sırasında görülüyor. Yarattığı kafası karışık karakterlerle “iyi kötü adam kavramını” ortaya atan Hart’ın Western tarihine katkısı tartışılmaz.

Toz yutanlar
Yakima Cannut, Western’lerin vazgeçilmez dublörüydü. Canutt’un “Posta Arabası”filmindeki (1939) inanılmaz akrobatik hareketleri aradan on üç sene geçtikten sonra bile başka filmlerde kullanılıyordu.

Western’in anası
Edwin S. Porter, film çeken ilk yönetmen değildi ama kurgulu dramatik sahne devamlılığını uygulayan ilk yönetmendi. 1903’de çevirdiği “The Big Train Robbery/Büyük Tren Soygunu”, bir Western’de olması gereken bütün özelliklere sahipti. Patlayan silahlar, gerilim, atlar ve trenler. Sadece diyaloglar tam olarak yerine oturmamıştı.

Ucuz Roman
Yüzyılın başında satılan cep kitaplarında Hopalong Cassidy, ayağı aksayan, alkolik bir anti kahramandı. Cassidy’yi 1935’ten itibaren on beş sene beyazperdede canlandıran William Boyd, “Hopy”yi “Çöl Süvarisi” haline getirdi. Bugün hatırlanmasının tek sebebi ise o zamanlar henüz adı duyulmamış olan Robert Mitchum’la beraber oynamış olması.

Parlak çocuk
Şarkı söyleyen kovboylar tam anlamıyla birer baş belasıydı. En ünlüleri Gene Autry ve Roy Rogers olan bu kovboyların o zamanlar bu kadar çok sevilmesinin tek sebebi Birleşik Devletler’in içinde bulunduğu depresyon yıllarının insanların kalplerini ve zihinlerini tarih kitaplarının bize aktardığından çok daha fazla etkilemiş olması olabilir.

Western’in babası
“Yurttaş Kane” filminin kendini beğenmiş yönetmeni bile hayranlıkla şunları söylemişti; “Ford iyi olduğu zaman filmin kendine ait bir dünyada nefes aldığını, kendine ait bir dünyada yaşadığını hissedersin. Ford bir şair. Bir komedyen. John Ford dünyanın mayasının ne olduğunu biliyor.” “Posta Arabası”nın başarısından sonra bütün filmciler artık bir Western’de bulunması gereken özelliklerin neler olduğunu anlamıştı.

Oscar amcanın muhalefeti
İstatistiklere bakacak olursak, zenciler ve Western’ler aynı aralıklarla Oscar kazanıyorlar. Yani 22 senede bir. Ancak gerçek hayata baktığımızda “Cimmaron”dan (1930) sonra bir Western’in Oscar kazanabilmesi ancak altmış sene sonra mümkün oldu. Kevin Costner’ın hem yönetmenliğini yapıp hem de başrolünde oynadığı “Kurtlarla Dans” Yılın En İyi Filmi seçildi. İki sene sonra Costner’ı, “Affedilmeyenler” filmiyle Clint Eastwood izledi. Bu türe verilen en büyük ödüllerden bir tanesi Gary Cooper’ın “Kahraman Şerif”deki rolü için aldığı En İyi Oyuncu ödülü ve William Goldman’ın “Butch Cassidy ve The Sundance Kid”in senaryosu için aldığı Oscar’dı. Şurası bir gerçek ki Akademi eğlenceli filmlerden ve eski konuların yeni yorumundan çok mesajlarla ilgileniyordu. Bu yüzdendir ki birer yıldız geçiti olan “Alamo” ve “Vahşi Batı”, “Çöl Aslanı” ve “El Dorado” gibi filmlere tercih edilmiştir.

Avery Texas
Tex Avery’nin 1945 senesindeki Western çizgi filmi “The Shooting of Dan McGoo” unutuldu bile. Filmin ansiklopedilerde bile yeri yok. Sadece Western’lerin en büyük savunucuları sayılan Fransız eleştirmenler onu yeri göğe sığdıramadılar.

Korkunç komik
Başrollerinde Marlene Dietrich ve James Stewart’ın oynadığı “Destry Rides Again”, sesli filmin ilk Western komedisi olarak kabul edilir. Bunu başkalarının izlemesi bekleniyordu çünkü her türde olduğu gibi Western’de de sürekli tekrarlanan şifreler ve mekanizmalar bulunuyordu ve taklitçiler bu öğeleri kullanmadan edemiyorlardı. Ortaya çıkan filmler ise çoğu zaman korkunç oluyordu. Belki türün kendisinde zaten espri vazgeçilmez bir unsur olduğu için, fazla abartıldığı zaman aptalca oluyordu. Sözgelimi gayet ciddi bir film olan “El Dorado”daki bazı diyaloglar parodileri aratmayacak nitelikte; “Onu vurdun mu?” – “Eh, kısmen.” – “O da ne demek?” – “Tabelayı vurdum. Tabela da onu.” – “Harika!” – “Ama kaçarken topallıyordu.” – “Kaçmadan önce de topallıyordu.”

Kadın severse
Namuslu öğretmen, zararsız çiftçi karısı, altın kalpli fahişe… Bütün bunlar artık çekilmez klişeler. Ama bu türün klasiklerini böylesine değerli kılan öğelerden biri de güçlü ve çok yönlü kadın figürleri. “Destry Rides Again”de ta Marlene Dietrich ile başlayan, “Forty Guns”da Barbara Stanwyck ile ve “The Unforgiven”de Audrey Hepburn ile devam ederek “Son Mohikan”da Madeleine Stowe” ile günümüze kadar gelen bir çizgi. 40’larda bazı kadınlar hikayelerin odak noktasını oluşturuyordu. Jennifer Jones “Duel In The Sun”da, Linda Darnell (ortadaki resim) ve Joanne Dru “She Wore A Yellow Ribbon” (alttaki resim) ile “Kanlı Nehir”de (büyük resim) filmi götüren karakterlerdi. Hatta Dru filmin sonunda John Wayne ile Montgomery Clift arasındaki dövüşü, tabancasıyla durduracak kadar ileri bile gidiyordu. (Bu arada John Wayne’in Dru’ya tepkisi de Western tarihinin unutulmayanları arasına girmiştir; “Neden bu kızla evlenmiyorsun?”)

Stewart bu sefer sert adam
40’ların sonunda bugün saygıyla anılan Anthony Mann, James Stewart’ın başrollerinde oynadığı ve karakterlerin alışılmışın dışında acımasız ve yalnız olduğu beş film yapmıştı. 1950’de çevirdiği “Winchester 73” bunlardan en ünlüsüdür.

Bir efsane adam
Bazıları onu ihtirasla severken bazıları da hararetle ondan nefret ediyordu. John Wayne bugün hâlâ Western’de önemli olan herşeyin temsilcisi olarak anılıyor. Öte yandan meslektaşlarına ettiği tutucu laflar yüzünden de eleştiriliyor. Wayne, Kirk Douglas’a “zayıf bir adam” olan Van Gogh’u canlandırdığı için sayıp söverken, daha sonraları da Vietnam Savaşı lehine konuşmalar yapıyordu. Filmlerinde ise insanı şaşırtacak sıklıkta kırılgan tarafını ve çaresizliğini gösteriyordu. Söz gelimi “Kahramanın Sonu” filminde sırılsıklam aşık olduğu kadına, kızdığı zaman çok güzel olduğunu söyleyerek maçoluğunun geçmişe ait bir özellik olduğunu gösteriyordu. John Wayne’in dünyası tarih oldu. Ama o dünya olmasaydı John Wayne de olmayacaktı.

“Vahşi Belde” “Sonsuz Ölüm”e karşı
İkisinde de “kahramanların” sınırötesinde yaylım ateşine tutularak öldürülmelerinin dışında George Roy Hill’in “Sonsuz Ölüm”ü (Butch Cassidy and the Sundance Kid) ile Sam Peckinpah’ın “Vahşi Belde”sinin (The Wild Bunch) hiçbir ortak özelliği yok. Ulrich von Berg “A Outlaw in Hollywood” isimli kitabında; “Peckinpah’ın en tanınmış, en kötü şöhretli, hakkında en çok tartışılan filmi ‘Vahşi Belde’yle 1969’da seyirciye ve eleştirmene meydan okuması oldu” derken, Joe Hembus da “Western Lexicon”unda şunları söylüyordu; “‘Sonsuz Ölüm’ yan gelip yatıp, uykusunda gelen milyonları sayabileceği güzel ve tembel bir film.”

Western olmayan Western’ler
Luke Skywalker “Yıldız Savaşları”nda Darth Vader ile düello yaptığında, Western ruhunun uzak gelecekte geçen filmlerde de yaşatılabileceğini görüyoruz.

Kıymalı, salçalı western
Amerikan Western’inin aksine İtalyan Western’i gerçekten öldü. Ancak bir zamanlar vazgeçilmez olduğu da yadsınamaz.
Sergio Leone; “Ben bir karamsarım. Amerikan Western’lerinde kahramanlar çirkin bir biçimde arka fonda ölürler. Benim filmlerimde önde ölürler. Hem de en güzel biçimde.” Bu cümlesi Sergio Leone’nin 1964 ile 1971 arasında çevirdiği Western’leri özetliyor. Spagetti Western onunla birlikte öldü.

Penn’in cehennemi
Arthur Penn 1970’de başrolünde Dustin Hoffmann’ın oynadığı “Küçük Dev Adam”ı çevirdi. 121 yaşındaki eski bir askerin hikayesini anlatan bu bazen vahşi, bazen duygusal ama her zaman fantastik film, Vahşi Batı’nın ironik tarihçesi olarak büyük başarı kazandı. “Küçük Dev Adam”, özellikle yaşlı kızılderili reisinin, başlayan yağmura rağmen huzur içinde ölmeye çalıştığı sahnesiyle sevilen filmler arasındadır.

Biri başarmıştı
Kevin Costner’ın insani duygular uyandıran filmi “Kurtlarla Dans” klasikler arasına girdi bile. Bu kızılderili destanı 80’li yıllarda susuzluk dönemini yaşayan Western’in tekrar canlanmasının ilk örneği oldu.

Kasdan’ın sinema şöleni; “Silverado”
Lawrence Kasdan, “Wyatt Earp”den on sene önce, yani 80’lerde, gösterişli bir film yapmaya cesaret eden sayılı yazar ve yönetmenlerden biri olarak aynı sayıda klasik ve modern öğe içeren bir Western yaptı. Seyirci fazla etkilenmedi ve Eastwood’un “Pale Rider”ını tercih etti, uluslararası basın kızgınlıktan lütufkarlığa uzanan tepkiler gösterdi. Çok az sayıda insan gerçekten çok etkilenmişti. Bugün, bir düzine denemesinden ve tek tük sanatsal başarısından sonra Kasdan’la zaman yolculuğu yapmanın ne demek olduğu anlaşıldı.

EN ÇOK SEVİLENLER
John Ford’un başarılı olması kimseyi şaşırtmamıştı. Herbert Achternbusch; “Bu film benim olsaydı söyleyecek başka sözüm olmazdı.”
1. Çöl Aslanı, 1956
2. Rio Bravo, 1958
3. Kanlı Nehir, 1948
4. Kanun Harici, 1946
5. Forty Guns, 1957
6. Affedilmeyenler, 1992
7. Johnny Guitar, 1953
8. Sarı Kurdelalı Kız, 1949
9. Fedailer Kervanı, 1952
10. Pat Garret ve Billy the Kid, 1973
11. Tek Başına, 1959
12. Vahşi Belde, 1969
13. Bir Zamanlar Batı’da, 1968

EN ÇOK PARA GETİRENLER
En çok kazandıran (ve tabii kazanan) oyuncular Paul Newman, Robert Redford, Kevin Costner… ve Gene Wilder.
1. Sonsuz Ölüm, 1969 (84 milyon dolar)
2. Kurtlarla Dans, 1990 (82 milyon dolar)
3. Vahşi Batı, 1974 (69 milyon dolar)
4. Billy Jack, 1971 (47 milyon dolar)
5. Duel In The Sun, 1946 (46 milyon dolar)
6. Atlı Araba, 1923 (45 milyon dolar)
7. Affedilmeyenler, 1992 (44 milyon dolar)
8. The Trial of Billy Jack, 1974 (43 milyon dolar)
9. Vahşi Batı, 1962 (36 milyon dolar)
10. Son Mohikan, 1992 (35 milyon dolar)
11. Jeremiah Johnson, 1973 (31 milyon dolar)
12. Küçük Dev Adam, 1970 (27 milyon dolar)
13. Rüzgar Batı İstikametinde, 1969 (26 milyon dolar)

EFSANELER

Wild Bill Hickock (1837-1876)
James Butler Hickock’ı, Gary Cooper’ın (“The Plainsman”, 1937) ve Jeff Corey’in (“Little Big Man/Küçük Dev Adam”, 1970) yorumlarıyla tanıdık. Wild Bill, William S. Hart, Forrest Tucker ve Adrian Hoven gibi yönetmenlerin filmlerinde canlandırıldı. Bütün bu yönetmenler Hickock’un usta bir silahşör olduğu konusunda hemfikirdi ve hikayelerinde onu Buffalo Bill’le beraber kullanıyorlardı. Wild Bill Hickock gerçekten de en az sinemada olduğu kadar hareketli bir hayatı olan ender Western kahramanlarındandı. Bufalo avcısı, iz sürücüsü ve şerif olan Hickock, 2.8.1876’da poker oynarken Jack McCall tarafından sırtından vuruldu. Tek amacı iyi bir silahşörü yenebileceğini kanıtlamak olan McCall’ın sonu darağacı oldu.

Calamity Jane (1852-1903)
Martha Jane Canary beyazperdede hep “erkek Fatma” olarak canlandırıldı. Oysa tarihçilerin onun gerçek kimliğiyle ilgili iddiaları gerçekten çok ilginç. Çünkü bu iddialara göre ünlü Calamity Jane aslında bir fahişeydi. Jean Arthur (“The Plainsman”, 1937) ve Yvonne De Carlo (“Rebellen der Steppe”) onu nefes kesen güzellikte bir maceraperest, Jane Russel (“The Outlaw”, 1943) ajan, Doris Day de (“Tatlı Bela”) erkek Fatma olarak canlandırmışlardır. Her ne olursa olsun cesareti tartışılmaz bir özelliğiydi. Söylenenlere göre her türlü maceraya katılırdı. Ayrıca Wild Bill Hickock’la yaşadığı aşk da dillere destandır. Hickock daha sonra başka bir kadınla evlenmiş olsa bile…

Buffalo Bill (1846-1917)
William Frederick Codys’in kişiliği Western tarihinde çeşitli biçimlerde yorumlandı. Yüzyılın başında bir kere kameraların karşısına kendi bile geçen Bill, 1944’de “Buffalo Bill ve Kızılderililer”de Joel McCrea tarafından yağız delikanlı, Robert Altman’ın filmi “”Buffalo Bill ve Kızılderililer”de Paul Newman tarafından da kendini beğenmiş çenesi düşük bir adam olarak canlandırıldı. Bill de bu portrelere katkıda bulunarak asker ve bufalo avcısıyken Vahşi Batı Şovu’nun öncüsü oldu. Bill yaşlı ve ünlü bir adam olarak öldü.

Billy The Kid (1859-1881)
Henry McCarthy, nam-ı diğer Henry Antrim, nam-ı diğer William H. Bonney, herhalde Western tarihinin en büyük kanun kaçağıdır. Onun hakkında anlatılanlar günümüzde hâlâ devam ediyor. Billy ve çetesi ülkenin her yerinde aranan kanun kaçaklarıdır ve şerif Pat Garrett tarafından acımasızca takip edilir. Bonny’nin gerçekten bir asi mi yoksa sadece dik kafalı bir çocuk mu olduğu tam olarak bilinmese de filmciler onu kanun kaçağı olarak yansıtmayı yeğlemişlerdir. Billy the Kid’i canlandıranlar Jack Buetel (“Aşağılanmış”, 1940), Paul Newman, Michael J. Pollard, Kris Kristofferson (Pat Garret ve Billy the Kid”, 1973 ve Emilio Estevez’dir. Billy the Kid, 14.7.1881’de, henüz 22 yaşındayken, uzun süre izini süren Pat Garrett tarafından öldürülmüştür. Söylenenlere göre Bonny, Marx okumuştur.

Geronimo (1829-1909)
Geronimo, Chiricahua-Apachi kızılderililerin reisi ilk olarak 1939 senesinde “Geronimo” filminde canlandırıldı. Bu film Joe Hembus tarafından “çöplük” olarak nitelendirildi. Beyazlar onu oynamaya bayılıyordu. 1961 senesinde Chuck Connors örneğinde olduğu gibi… Ancak 1993 senesinde Walter Hill’in “Geronimo”su bu boyun eğmeyen adamı hakettiği yere koydu. Kızılderililer için ayrılmış arazi parçasından iki kere kaçan ve otuz adamıyla yıllar boyunca bir tek fire bile vermeden süvarileri parmağında oynatan Geronimo, 1909’da öldü. Kızılderililer için ayrılmış arazide.

George Armstrong Custer (1839-1876)
Yönetmenlerin George Armstrong’a bakış açısı zaman içinde düşmanlarına, yani kızılderililere bakış açısına paralel olarak değişmiştir. Errol Flynn 1941’de onu bir kahraman olarak yüceltirken (“They Died With Their Boots On”), Richard Mulligan’a “Küçük Dev Adam’da (1970) psikopat gözüyle bakılmıştır. Custer’ı canlandıranlar arasında Ronald Reagan da vardır (“Santa Fe Trail”, 1940). Ancak Reagan’ın Custer’ın politik görüşüyle hem fikir olup olmadığı hâlâ merak konusudur. 25 Haziran 1876’da 16.40-17.35 arası bir saatte Little Big Horn’da ölen Custer her zaman söylendiği gibi bir general değildi ve öldüğü sırada da “geçici” kumandanlık rütbesi taşıyordu.

Butch Cassidy (1867-1909)
George Leroy Parker, diğer ünlülerle kıyaslanacak olursa yapımcıların dikkatini en geç çeken haydutlardan biridir. Gerçi arasıra herhangi bir kötü adam olarak görünürdü ama esas şöhretini 100 kişiden oluşan “Hole-in-the-Wall-Gang”-“Duvarda-delik-var-çetesi”nin (ilk trensoyguncusu çetesi) lideri olarak kazanmıştır. William Goldman’ın “Sonsuz Ölümü”nün senaryosu gerçeklere dayanır ve Goldman kendine gelene kadar hiç kimsenin Cassidy ile ilgilenmemesinin sebebinin onun Bolivya’ya kaçmış olmasına bağlar. Bu bir Western kahramanı için pek kullanışlı bir davranış değildir. Zaten Cassidy de cesaretinden çok cazibesiyle ün kazanmıştır. William Goldman’ın senaryosunda şerifin Butch’u affetmesi için sadece bir daha kanunlara karşı gelmeyeceğine dair söz vermesi yeterlidir. Ama Butch bu sözü vermez. Onun yerine Wyoming’de bir daha suç işlemeyeceğine söz verir ve serbest bırakılır.
Paul Newman’dan sonra Tom Berenger, Cassidy’nin gençliğini canlandırır ama bu film ilki kadar başarılı olmaz. Tarih bilgilerine göre Butch Cassidy ölümünden kısa bir süre öncesine kadar hiç insan öldürmemiştir. Öldürdüğünde de bunu kendini korumak için yapmıştır. Bolivya ordusu 1909’da Butch’u ve arkadaşı Sundance Kid’i öldürür. Bazı bilgilere göre de Butch 1937’de Oregon’da ölmüştür.

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse