Çarpıcı bir belgesel; Can Baz

0
55
REKLAM    

Genç yönetmen Özay Şahin’in İstanbul’da yaşamakta olan Konyalı tinerci Kürt çocuğun ve sokaklarda müzik yapan Grup Siya Siyabend üyesi gençlerin hayatını işlediği belgeseli çarpıcı kurgusu, sarsıcı çekimleri ve konuya cesur yaklaşımıyla oldukça ilgi çekici. İlk izlediğim andan beri aklımdan çıkmayan etkileyici bir belgesel Can Baz. Belgeselde yansıtılan ve işlenen yaşamlar o kadar dramatik, etkileyici ve gerçekçi ki uzun süre filmi ikinci defa izleme cesaretini bile kendimde bulamadım. Daha da önemlisi Özay Şahin bu yaşamları öyle “rahatsız edici” ve seyircilerin gözüne sokmak istercesine işliyor ki Can Baz’ı izleyip de etkilenmemek mümkün değil. Can Baz belgeseli daha önce Türkiye, Amerika, İspanya, İngiltere ve Almanya’da çeşitli festivalllere katıldı ve Almanya çapında sinemalarda gösterime girdi. Filmle ve yönetmeni Özay Şahin’le ilgili gazetelerde çıkan yazıları okuduğumda Can Baz belgeselinin niçin bu kadar sıradışı ve çarpıcı olduğunu da anladım hemencecik. Cevap yönetmenin yaşam tarzında gizliydi. Almanya’da yaşamakta olan Dersimli doğumlu Kürt yönetmen Özay Şahin’in insani duyarlılığı ve ülke sevgisi olduğu gibi belgeseline de yansımış.

 

 

Özay Şahin’in 2004/2005 yıllarinda mini DV kamerayla çektiği ‘Can Baz’ belgeseli 75 dakikalık. Özay belgesel çekebilmek için çekimler öncesi ve sırasında Hasan, Dede Murat ve Hemo Ahmet’le beraber yaşamış bir süreliğine. Belgeselin orjinal dili Türkçe ve Kürtçe’nin Dımılki lehçesi. Senaryosunu da Şahin’in yazdığı belgeselde görüntü yönetmenliğini Micah Magee, kurguyu Özay Sahin, Silace Amaro ve Andi Widmer üstlenmiş. Belgeselin müzikleri ise Grup Siya Siyabend ile Ali Çıtak ve Barış Doğanay’a ait.

 

Sokaklardaki dramlar Oldukça gerçekçi ve çarpıcı bir belgesel çalışması olan ‘Can Baz’, İstanbul’da sokak müziği yapan Siya Siyabend müzik grubu ve 16 yaşındaki sokak çocuğu Hasan’ın yaşamına odaklanıyor. Belgeselin en çarpıcı yanı ise Siya Siyabend müzik grubunun sokak çocuklarıyla ilişkisi. Siya Siyaben müzik grubu üyesi Dede Murat ve Hemo Ahmet memleketleri Dersim’den İstanbul’a üniversite eğitimlerini sürdürmek için gelmişlerdir ama yaşam onları sokaklarda müzik yapmaya iter. Her iki müzisyen de yönetmen Şahin’in arkadaşları. Özay Şahin grubun konserleri sırasında kimi zaman jonglörlük de yapmış. Ama belgeselin en dramatik karekteri ise 16 yaşındaki tiner bağımlısı Hasan. ‘Can Baz’ belgeseli kimi noktalarda Dersim’e de dönüyor ve böylece İstanbul’da sokaklara yaşayan gençlerin yaşamı daha dramatik bir boyut kazanıyor. Belgeselin önemli bir bölümü sokaklarda ve sokak çocuklarıyla geçiyor nerdeyse. Bazı görüntülerse gece çekimleri. İstanbul karışıklığı ve sokaklardaki yaşam gecenin gözünden yansıtılıyor. Siya Siyabend müzik grubunun üyeleri arasındaki konuşmalarda bol bol küfürleşme var. Ana avrat küfürleşmelerin perdeye/ ekrana yansımasına alışık olmayan izleyiciler için filmi sonuna kadar izlemek bile zor olabilir. Şahin neredeyse sürekli olarak izleyiciyi oturduğu koltukta “rahatsız etme”, düşündürme, sorgulatma ve gerçeklerle yüzleşmeye zorluyor. Hem de bunu sınır tanımadan, izleyicilerin “sabrını” neredeyse hesaba katmadan yapıyor. Ve böyle yaparak iyi de yapıyor aslında.

Seyirciye rahat nefes yok

Belgeselin en çarpıcı yanı seyirciye “tersten” oynaması; yönetmen böyle dramatik bir olayı işlerken filmi izleyenlerin bir saniye bile olsa rahat bir nefes almasına olanak vermiyor. Uzun bir süre konuyu anlamakta bile zorluk çekiyorsunuz. Oldukça hareketli olan kamera, özellikle İstanbul’daki çekimlerde, zaten başınızı döndürmeye yetiyor. İlk izlediğimde kameranın çok hareketli ve hatta gereğinden de hareketli, sahneler arasındaki bazı geçişlerde ise bağlantısızlık olduğunu düşündüm. Ama yönetmenin bütün bunları bilerek yaptığını da hissettim. İzleyiciyi rahatlatan, koltuğunda uyutan, güldüren ve günlük hayatın keşmekeşliğinden çekip alan “klasik” filmlere ve didaktik, sürekli anlatıma dayalı belgesellere alışan ortalama sinema izleyicisinin seveceği bir film değil Can Baz. Belki bazı izleyiciler Can Baz’dan bir anlam bile çıkaramayabilirler. Ama işte Özay’ın belgeselinin çarpıcılığı ve hatta “devrimciliği” de burada bence. Can Baz sizi günlük hayatın rutininden sıyırıp almıyor tam tersine sizi oraya itmeye, günlük hayatta görmediğiniz, göremediğiniz veya görmezden geldiğiniz acı ve dramatik gerçeklerle yüzleşmeye çağırıyor. Belgesel İstanbul’da Hasan ve Dede Murat’ın bir duvar dibinde otururkenki görüntüleriyle başlıyor. Kamera yan açidan hareketli olarak çekim yapıyor. İlk görüntüler bile acaba kurgu yapılmamış mı hissi uyandırıyor. Sonra Hasan belgeselin ses kayıtçısı ile gözüküyor, başında kulaklık olduğu halde ses kayıt denemesı yapmaktalar. Hasan konuşuyor; “Ben bu ülkenin başbakanıyım…” Ve sonra mehter takımı ekranda beliriyor, marşlar eşliğinde yürüyüşe geçilmiş. İstanbul’un fethi kutlamalarından dolayı her taraf Türk bayraklarıyla kaplı. Ve filmin ismi beliriyor ekranda; “Can Baz; Kendi yaşamıyla oynayan…” Ve bir yazı daha “Hasan Işık ve Siya Siyabend için bir film”. – Her ne kadar film Siya Siyabend grubu ve Hasan Işık için yapılmış olsa da belgesel daha çok Dersimli iki Kürt genci, Dede Murat ve Hemo Ahmet ile Konya Kürtleri’nden olan 16 yaşındaki tinerci Hasan üzerinde yoğunlaşıyor.- Ardından Dede Murat elinde şarap şişesi içki içerken görülüyor. Grup konser verme hazırlığında. Arka planda Siya Siyabend grubunun yaptığı rock tarzı müzik duyuluyor. Kıyafeterinden, saçlarından ve yaptıkları müzikten grubun “sıra dışı” olduğu hemen göze çarpıyor.

Yansıttığı öznelerin gözü olan kamera

Siya Siyabend’in konseri sürerken Hasan çocuklar içinde tiner çekmekteyken belirir. Kamera müzik grubu üyeleri ve sokak çocuklarını öyle düzensiz ve hızlıca tarıyor ki bu esnada yine yönetmen montaj-kurgu yapmayı unutmuş mu diye soruyor insan. Daha öncede belirttiğim gibi belgeselde kamera açıları ve çerçeveleme çok değişken, kamera sürekli hareket içinde. Çekimler kimi zaman çok dağınık ve hatta ham duruyor. Ama kameranın böyle hareketli ve çercevelemenin böyle değisken olması filmin en güzel ve başarılı yanı bence. Şahin kamerayı sokak çocuklarının yerine koymuş oluyor böylece, bu nedenle belgeseldeki sokak çocuklarının yaşamlarını sokak çocuklarının gözünden hareketli ve bol sallantılı görüntüler eşliğinde izliyoruz. Yani kamera burda izleyicinin veya yönetmenin gözü olan bir araç değildir artık, filme konu olan nesnelerin ve öznelerin gözünden o nesneleri ve özneleri yansıtır. Ki bu da sinemasal olarak çok denenen bir yöntem olmamasına karşın Özay’ın farklılığını ve başarısını gösterir. Bu film kamera kullanımıyla adından çok söz ettirecektir. Şimdiden filmin dünya çapında bazı üniversitelerde ders konusu olarak işlenmek üzere seçildiğini hatırlatmakta yarar var bu anlamda. Örneğin bir evin terasında uçurtma yapmaya çalışan Dede Murat ve arkadaşları gözükür bir sahnede ve kamera çekim yaparken bir genç elindeki tuğlayı kamera gibi tutarak kameramana bakmaktadır. İşte bu sahnede belgesel bize insanları o tuğla deliğinden gösterir, yani onların gözü olur kamera yine…İyi düşünülmüş, çarpıcı ve güzel bir çekim bu bence. Tabi sadece kamera kullanımı ile değil, öyküsel ve görüntüsel kurgulamasıyla da etkilileyici Can Baz.

kürt yönetmen özay şahin

Hayal kurmuyorum

Belgeselin en duygusal ve dramatik sahneleri Hasan ve Dede Murat ile yapılan röportajlardaki anlatımlar sırasında yaşanıyor. Hasan kaç yaşında olduğunu, haftanın hangi gününde veya yılın hangi ayında olunduğunu, ailesinin nerede olduğunu bilmemektedir. Umursamamaktadır, çünkü köklerinden koparmıştır hayat onu. Yönetmen Özay soruyor Hasan’a, “Hiç hayalin var mi?” Yanıt yürek paralayıcı cinsten; “Hayal kurmuyorum”. Yönetmenin soruyu yinelemesi üzerine ise “Kuruyorum ama anlatmam” diyor. Dede Murat ve Hemo Ahmet Dersim’deki hayatlarını anlatırlarken Dersim görüntüleri girer araya Türkçe ve Zazaca konuşmalarla. Dağlık Dersim toprağı, ve yüzleri toprağı kadar acı dolu Dersim insanları belirir gözlerimizin önünde. Orta yaşlı bir köylü Murat ve Ahmet’in köyü olan ve ünlü Kureyşan aşiretinin çıkış noktası olan “Dewroş”u göstermektedir. Oradaki bir başkası “Mahmudi Hayrani bizim ocağımızdır” der ve böylece Dersim’in bitmek bilmeyen söylenceleri tekrarlanır ekranda. Hemen arkasından ekranda İngilizce olarak yazılmış Kureyşan aşireti ve Düzgün Baba hakkında bilgiler akar. Böylece yönetmen izleyiciyi daha kapsamlı olarak bilgilendirmiş oluyor Dersim efsaneleri hakkında. Düzgün baba söylencesi anlatılırken kamera kayalıkların arasındaki belli belirsiz bir ize odaklanır. Ayak izi olduğu söylenen bu küçük çukurun Düzgün Baba’nın ayak izleri olduğuna inanılmaktadır çünkü.Bu görüntüler ve açıklama yazıları Dersimli iki gencin nereden nereye sürüklendiklerini daha da iyi anlamamızı sağlıyor. Bu tür alt yazılar belgeselin ilerleyen bölümlerinde bir daha karşımıza çıkıyor zaten.

Mazlum sabunları” 

Belgeselin bazı yerlerinde kurgulamalar da var. Mesela Dede Murat İstanbul sokaklarında omuzunda müzik çalarla yürümekteyken kamera arkadan onu takip ediyor. Öyleki Dede Murat’ın yürüyüşü bana Amerika’da omuzlarında müzik çalarlarla yürüyüp dans eden zencileri hatırlattı biran. Bir başka sahnede ise Dersim’den görüntüler sırasında bir genç kız belirir ekranda. Çeşmeye gitmekte olan kız “Mazlum sabunu getir bana” der ve üstünde “Mazlum sabunları” yazan yeşil sabunla saçlarını yıkamaya başlar. Ve sonra şampuan reklamlarıyla dalga geçerek şöyle der; “Mazlum sabunları”. Hayatla dalga geçiyor Şahin bu sahnede, Almanya’da veya büyük şehirlerde karşılaştığı yaşamlarla Dersim köylülerinin yaşamları çok farklı ve şaşırtıcıdır çünkü. Ve Şahin bu sabun reklamı oyunuyla çok anlamlı bir anlamda sür-realist bir espiri yapmış olur. Sür-realist imgeleme sadece sabunla da sınırlı değil Can Baz’da. İstanbul’da Hasan’ın uçurtmaya çalıştığı uçurtma, Siya Siyabend üyesi Bizon’un su vermeye çalıştığı yavru martı ve Dersim görüntüleri sırasında köylü kadının pişirmek için hazırladığı keçi kafası. Bütün bu sahnelerde bahsettiğim figürler birçok çağrışımlara neden olmakta ve belgeselin kahramanlarının dramatic yaşamlarını daha da anlamlandırmakta… Kimi noktalarda Dersim görüntüleri belgeselin bütününden kopuk gibi gözüküyor. Dersim görüntüleri Dede Murat ve Hemo Ahmet’in geldikleri bögeyi ve kültürü tanıtmanın yanı sıra kendisi de o topraklarda doğmuş yönetmenin Dersim’ e olan tutkusunu ve özlemini de yansıtıyor belkide. En çarpıcı diyalogları ise İstanbul’da başından geçenleri anlatan Dede Murat’ın anlatımları sırasında geçiyor. Üniversite hayatı sırasında karşılaştığı işkenceleri anlatan Murat şöyle diyor; “Bir insan kendinde devrimi yaşamıyorsa ben devrimciyim demekle devrimci olmuyor. Bunu öğrendim. Benim kişisel devrimimi yaşamam gerekiyor, bu beni kurtardı.” Murat’ın bu sözleri ve belgesel boyunca ekranda yansıtan görüntüleri bir araya getirildiğinde kendinde yaşadığı ‘devrim’ daha doğrusu dram daha da dramatikleşiyor ve insanın içini acıtıyor. Özay’la Dede Murat arasında başka bir sahnede geçen şu diyalog da oldukça dikkat çekici; Dede Murat; İkinci bir kurtuluş savaşının başlaması gerek. Özay; Neye karşı? Dede Murat; Globalizm denilen köye karşı. Kendi kendine yeten bir ekonomi gerek. Plastiği reddetmek gerekiyor. Tunceli’de gerilla mücadelesi yerine plastiğe karşı mücadele edilse o askerler orda dayanamazlar, terkederler orayı”. Sürekli içkili ve kullandığı tinerden dolayı ‘kafası hoş’ olan Dede Murat’ın bu “devrimci” çözümlemeleri üzerinde başta Dersimliler olmak üzere bütün Kürtler düşünmeli bence. Tezlerinin içeriğinden bahsetmiyorum tabiki gençlerimizin ne hale düştüğünü görmemiz ve bu durumu sorgulamamız anlamında bir düşünmeden bahsediyorum. Çünkü binlerce Hasan, Dede Murat ve Hemo Ahmet var sokaklara mahkum olmuş. Özay belgeseliyle böyle bir “düşünme” sürecini başlatiyor çünkü. Siya Siyabend üyeleri sokakta müzik yapmakla beraber felsefi bir tutumun da sahibidirler. Örneğin bir sahnede grub üyesi Bizon ve Dede Murat Haydar Yalçınoğlu’nun ‘Hallac-ı Mansur’ kitabından bir bölüm okurlar. Hallac-ı Mansur mahkemede kadılara karşı savunma yapmaktadır. Grup üyelerinin kitabın bu bölümünü zar zor da olsa okurkenki tutkuları dikkat çekici. Ama hemen arkasında birbirleriyle küfürleşmeye ve kavga etmeye başlar ikili, belli belirsiz bir nedenden dolayı. Yaptıkları müziklerdeki sözlerde oldukça anlamlı. “Bir yanımız erozyonda gidiyor bir yanımız Hakkari’de yanıyor bir yanımız Beyoğlu’nda bali çekiyor`. Can Baz hakkında yazacak çok şey var aslında ama kısaca söylemek gerekirse; Can Baz belgeseli sıra dışı bir yönetmenin görmek istemediğimiz, sırtımızı döndüğümüz olgulara gerçekçi ve bir bakıma “devrimci” bakışının yansıması. Hem işlediği konu açısından hem de konuyu işleme biçimi, -kamera kullanımı, müzik, kurgulama ve diyalogları anlamında-, açısından çarpıcı bir film. Ve sinematik açıdan Özay Şahin’in gelecekte daha da güzel çalışmalara imza atacağının da habercisi. * Filmle ilgili daha fazla bilgi almak için www.can-baz.de adresini ziyaret ediniz.

 

Devrim Kılıç

 

 

Alternatif:

Reklam

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse