Bizum Hoca: Anlaşıldı örtmenim!

0
80

Filmde, devletin gönderdiği imamın gecikmesi nedeniyle bir hafta imamsız kalan Karadeniz köyünün imamlığına “Bizum Hoca”nın bir haftalığına vekaleti anlatılıyor. “Komedi” etiketiyle vizyona giren film, önceden aşina olduğumuz bazı Laz fıkralarını perdeye taşımanın dışına çıkamazken “sosyal mesaj” performansı ise, “üzerine uymayan” reflekslerle vuku buluyor.

Vaktin birinde Sovyet sanat ve düşün insanları Moskova’da toplanmış, devlet-i âli için resmî bir sanat görüşü ortaya koymuşlar. Adına “proletkült” denilen bu sanat görüşüne göre, Sovyet sanatçıları olumlu kahramanlar yaratmalı, “yeni insan”ın bir örneği olan bu kahramanlarla toplumu eğitmeliymiş. Hatta bazılarına göre, eskinin romanlarındaki karakterlerin birçoğu, toplumsal ve bireysel gelişim açısından adeta bir zehir niteliğindeymiş. Toplumda sarhoşlar, hırsızlar, katiller, liberaller, toprak ağaları ve benzerleri var diye, onları resmetmek mecburi miymiş! Hem hadi resmettin, niye çamura batırıp çıkarmazsın be adam!

Yukarıdaki ifadelerden de daha kaba halde uygulanan “resmi sanat görüşünün” toplumun “gelişiminde” ne kadar rol oynadığı bilahare tartışılabilir; ama sanatsal yaratıma yönelen bir tehdide dönüştüğü ve eserleri bir kısır döngüye hapsettiği tartışmasız bir gerçektir.


Bu türden eserler, bunu koşullayan bir devlet organı olmamasına karşın halen üretiliyor. Üretilemez değil elbette. Fakat sanatı kaba bir eğitim materyali olarak görenin düştüğü hal, genelde aynı oluyor. Eninde sonunda, ergenlik çağındaki genç babasının nasihatı karşısında ne hale gelirse, seyirciyi de o hale getiriyor.


Bir süre önce, hidroelektrik santrallerinin çevreye verdiği zararlara dikkat çekmek niyetinde bir film girdi vizyona: “Bizum Hoca” Yönetmen Serkan Acar, senarist ise ”Laz Marx’tan ve “Sümela’nın Şifresi Temel” gibi filmlerin senaryosundan tanıdığımız Yılmaz Okumuş.


Filmde, devletin gönderdiği imamın gecikmesi nedeniyle bir hafta imamsız kalan Karadeniz köyünün imamlığına doğal dini kanaat önderi olan “Bizum Hoca” bir haftalığına vekalet ediyor. Doğa ve insan aşığı hocanın imamlığı sırasındaysa, HES ekibi köyde çalışmalara başlıyor. Hoca halkı örgütlemeye, öte yandan ise hukuki girişimlerde bulunmaya başlıyor. Bu sırada, resmi görüş sahibi ve softalıkla malul devlet imamı da köye geliyor ve olaylar gelişiyor.


Aslında pekala iyi bir konu… Her birinde sayısız malzeme olan birkaç çelişkiyi barındıran konu hakkıyla işlense, hem faydalı hem de akılda kalıcı bir lezzete sahip bir film çıkabilirmiş. Fakat, “komedi” etiketiyle vizyona giren film, önceden aşina olduğumuz bazı Laz fıkralarını (-ki birçoğu esasen Lazları aşağılar) perdeye taşımayı tercih ediyor. Bunun yanına ise ilkokul seviyesinde küfür ya da bedensel aksiyon odaklı şakaları ekliyor. Bu haliyle de -sinema salonundaki deneyimle de sabittir ki- güldürmüyor. (Ama görünen o ki, bol bol düşündürüyor!) Birkaç ünlü simanın, futbolcunun olması da, sanıldığı gibi filmi maalesef kurtarmıyor.


Filmin “sosyal mesaj” performansı ise, didaktik tiratlar ve kahramanların sosyolojik ve coğrafi özellikleriyle düşünüldüğünde aşırı, “üzerine uymayan” reflekslerle vuku buluyor. Yönetmen adeta sınıfı toplamış sinema salonuna, ders veriyor! Sanıyorum, girişte bahsini ettiğim “olumlu kahramanlar öğretisi”ne yakın bir duyarlılıkla yapılıyor bu.


Sanatın dönüştürücü kuvveti, mesajını doğrudan değil imgelerle vermesindedir. Zira o dönüşüm, her ne kadar bir sanat eserince tetiklenmiş olsa da, bireyin esere dahliyle gerçekleşir. “HES kötüdür; bak valla çok kötüdür; inanmıyorsan bir daha bak, billah çok kötüdür” diyen bir eser, meramını en fazla, HES’in zaten kötü olduğunu düşünene anlatır.


Filmin kurgusuyla ilgili bir diğer problem, olaylar arasındaki keskin ve hızlı geçişler. Böylece, henüz yeterince tanıma fırsatı bile bulamadığımız karakterlerin didaktik tiradlarına maruz kalmak zorunda kalıyoruz. Üstelik, bu “hız” içerisinde bazı detaylar da boşa düşüyor. Çehov’un meşhur, “Bir eserde duvarda asılı tüfek betimleniyorsa, o tüfek mutlaka patlamalıdır” kuralı hak getire! Bazı olay ve kahramanlar, hiçbir olayla ilişik kurulamadan gelip geçiyor perdeden.


Perdeye yansıyanlar içinde belki de tek başarılı unsur, Karadeniz’in eşsiz doğasıydı. O da, kendisine dönmüş herhangi bir kameraya hesapsızca sunuyor zaten, güzelliğini.



OSMAN OĞUZ

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse