Aykırı Olmadan, Aykırı Olmak: Kiarostami ile İran Sineması

0
89

 

Arkadaşın evine yolculuk 

İran Yeni Dalga sinemacılarının en önde gelen yönetmenlerinden olan Kiarostami, filmlerinde evrensel bir dil kullanarak, sıradan insanların naif öykülerini konu alır. Filmlerinde her zaman yalın bir anlatım vardır. Anlatmak istediği basit bir hikayeden yola çıkar, anlattığı hikayeye bakıldığında oldukça kısadır, ama o bu kısa özle filmini besleyerek, izleyiciye insanın özüne yönelik bir ayna tutar.

 

Filmlerinde genellikle bir karakter üzerinden özgün bir bakış açısıyla ilerler. Seyirciyi karakteri anlamaya yönlendirerek, merak unsurunu diri tutmaya çalışır. Oldukça anlaşılır bir anlatım tarzı benimsemiştir.

Filmlerinde uzun planlar ve geniş açı kullanımı vardır.  Gerçekliği uzun planlarla yakalarken, seyirciyi bir hikaye dinleyicisi yapar. Yakın planları ancak  daha iyi anlamamızı istediği karakteri tanımlarken ve dikkati onlara çekmeyi istediğinde kullanır ve bunlar genelde portre şeklinde resmedilen planlardır.  Geniş açı kullanımı ve mizanseni kurarken dikkat ettiği renk dengesiyle  sanatsal bir anlam yaratır. Mavi ve sarının kadrajdaki renk dengesini çok iyi şekilde oturtur.

Filmleri apolitik görünmekle beraber, göstergeleriyle aslında bir takım eleştiriler savurmakta ve İran’ın apolitikleşmiş yapısına, toplumsal sorunlarına vurgular yapmaktadır. Mesela  “Arkadaşımın Evi Nerede?” (1987) filminde çok açık bir biçimde kuşaklar arasındaki iletişim sorunu, ve anlaşılamamayı  vurgulamıştır. Çocuk ne ailesiyle ne de çevredeki başka bir kişiyle sağlıklı bir iletişim kuramaz, ya anlaşılmaz ya dinlenmez ya da yanlış anlaşılır. Filmde bu iletişim kopukluğu kendini ifade etme konusunda daha rahat olan medeniyetler için abartılı gelse de , İran’da ki ifade özgürsüzlüğü ve baskıyı düşündüğümüzde çok da abartılı değildir. Film içinde çocuk tek bir kişiyle diyalog kurabilir, bu kişi de yaşlı bir adamdır. Çocuğun kendi dedesi, çocuğu dinlemek yerine, konuşmaya çalışan çocuğu susturmak için çözüm yolunu dayak da arar ve yeterince şiddet uygulanmadığından yakınır. Bu geri kalmış, ve dinlemeyi bilmeyen bir zihniyete karşı yapılan eleştirilerden birisidir.

Filmde çocuğun tek iletişim kurabildiği yetişkin olan yabancı yaşlı adamla , çocuğun merdivenden çıktığı sahnedeki diyalog dikkat çekicidir. Çocuk adamın çok yaşlı ve yavaş olduğundan yakınır. Adam konuşunca merdivenleri daha zor çıktığını söyler, Çocuk ise öyleyse sus der. Bu İran’ın suskunluk saran yapısına bir örnek olabilir. Çocuk merdivenlerden çıkar ve adamı arkasında bırakır, yaşlı adamın onu yavaşlattığını söyler. Bunu da geleneklerden, eskiden  ve var olan kültürden kopuş olarak yorumlayabiliriz. Lakin çocuk tek başına giderken bir köpek sesi duyar ve korkar , yaşlı adamı bekler. Kiarostami  burada da bize bu kopuşun yanlış olabileceğine dair mesajlar vermektedir.

“filmin baş kahramanı olan Ahmet karakterinin en önemli özelliği yalnızlığı ve inatçılığıdır. – Ahmet farklı bir geleceğin,- tekrar elden geçirilmiş gerçeklik görüşünün, yeniden tanımlanmış bir var olma nedeninin çocuğudur. Henüz yaratılmamış olan bir cennet bahçesinin Adem’idir. –Ahmet otorite figürlerine başkaldırmak yerine onları görmezden gelir. – diğerlerinden farklılaşma biçimi asla yüzleşmek üzerine kurulu, şiddet yüklü- değildir. –Kiyarüstemi, ahlak metafiziğine saldırmaktan, onu yıkmaktan çok onu görmezden gelerek önemsiz ve konu dışı kılmanın ustasıdır.”
(İran Sineması, geçmişi, bugünü ve geleceği- Hamid Dabaşi/ sf-58)

Ahmet, Kiarostami’nin  dünyasındaki ideal nesil ve ülkesindeki yaşantıya karşı  edindiği genel bakış açısıdır. Kiarostami  kendini var etmenin yolunu ötekiler ile savaşmak yerine , kendi  gerçekliğini onları umursamadan var etmekte bulmuştur.O bütün gürültüler arasında, suskun bir sözdür. Sadece bakışlarıyla etrafında var olan curcunayı yargılayan, ve eleştirileriyle bu var oluşun temellerini sorgulayan, anlamaya çalışan biridir.

“Kiarostami ‘nin sineması , siyasetten her zaman mümkün olduğunca uzak durmasına rağmen,  kelimenin en yıkıcı anlamıyla siyasal niteliğini muhafaza etmiştir.”  
(İran Sineması, geçmişi, bugünü ve geleceği- Hamid Dabaşi/ sf-56)

“Arkadaşımın Evi Nerede”  filmi Kiarostami’nin diğer filmlerine göre daha saf bir dil kullanmıştır. Tamamıyla çocuk gözüyle Ahmet’i ve onun hayatını anlatan filmde, çocuksu bir özgürlük arayışı vardır. Bu film de bir yalnızlık ve kendini var etme çabası vardır. Kiarostami , bizi içine çeken kurallar çerçevesinde nefes almanın yolunu çocuksu bir karşı çıkışta bulmuştur. Eğer gitmek istediğimiz yolda engeller var ise onların etrafından sıyrılarak engelleri geçmenin yolunu arayın demiştir. Bu arayışında bir çocuk başroldedir çünkü çocuk saflığın yeniden var olmanın da simgesidir. Çocuk bir umudu taşır, yargılanmaktan uzaktır çünkü hayatı yeni öğreniyordur. Bu sebeple de arayışlarında çok daha özgürdür. Biçimlenmemiş bir ve biçim almaya yatkın bir hamur gibidir, bu sebeple de esnektir. Kiarostami bu esneklikle özgürlüğün sınırlarında dolaşma imkânı edinmiştir.

“Arkadaşımın evi nerede?”  batılıların ilgisini çekmiştir. Batının sanat sineması anlayışıyla çekilen filmlerinde tema , genellikle insanın yalnızlığıdır. Bu film yalnızlığı yansıtmaya yönüyle batıyla yakınlık kurmuştur.“Çünkü film onlara şöyle söyledi; <Sen yalnızsın, bende öyleyim, ama bir yerlerde dostun evi var ve biz onu aramalıyız.>”
(Şark’ın şiiri İran sineması- Cihan Aktaş / sf. 182)
Film izleyicilere umut vererek biter. Filmin sonunda arkadaşının defterinin arasında bulunan kurumuş papatya da bu umudun bir simgesi gibidir.

Bu filmden sonra deprem sebebiyle yıkılan film mekanında yeniden devam filmini çeken Kiarostami “Hayat Devam Ediyor”  filmiyle bu mekana geri döner.  Bu mekana depremden sonra dönen filmin yönetmeni (yani kendisini oynayacak kişi) rolüne birini seçer. Yönetmen buradaki çocukların akıbetinden haberdar olabilmek için bir arayışa girer. Oyuncu sürekli olarak telefonla birileriyle konuşmaya çalışır ve telefonun çektiği bir tepeye gidip durur. 

Gerçeğin öyküsünü kovalayan sinema

“Hiçbir zaman konuyu seçmediğini konunun kendisine geldiğini söyleyen Kiarostami, bu hadiseden haberdar olunca ( Muhsin Mahmelbaf  kimliğine bürünerek Tahranlı zengin bir aileyi film çekme yalanıyla kandıran Hüseyin Sebziyan’ın  yargılanması)  Sebziyan ‘ı ve onu yargılayacak mahkemenin mesullerini böyle bir filmi çekmeye ikna ediyor. “ 
(Şark’ın şiiri İran sineması- Cihan Aktaş / 184)

Belgeselci yaklaşımla,  gerçek oyuncularla,  gerçek hayattan film çekimleriyle yaptığı “Yakın plan”belgesel içindeki  kurmaca tadını da Sebziyan ile özdeşleşmemizi sağlayarak vermiştir. Kiarostami , kendisi olaya dahil olmadan önceki anları insanlardan canlandırmasını isteyerek filme bir kurmaca etkisi de katar.

“Kurmaca olarak gerçekliğin yarı saydam doğası böylece geçirgen bir merceğe dönüşür ve Kiarostami , bu mercek aracılığıyla daha önce varlığından haberdar olmadığımız  yeni bir görme biçimi sunar.” (İran Sineması, geçmişi, bugünü ve geleceği- Hamid Dabaşi/ sf-61)

Kirazın Tadı”  1997  yılında Cannes’da ödül alan filminde bir intahar fikrini sorgulayan Kiarostami  bunu o kadar lirik ve sade bir görsellikle anlatmıştır ki  filmin bu kadar derin bir konuyu işlerken bu derece sade olabilmesi insanı şaşkınlığa düşürüyor.

Kiarostami , Cioran’ın aforizmalarını okuduktan sonra “Kirazın Tadı” filmini yapmaya karar verir. Film Cioran’a karşıt bir açıdan konuya yaklaşmakta ve insanlara bir umut sunmaktadır.

<Sadece, canım isteyince  ölmek elimde olduğu için yaşıyorum; intihar ihtimali olmasa kendimi çok uzun zaman önce öldürmüş olurdum> – (Cioran’ın bu sözlerine karşılık  olarak “Kirazın Tadı” filminde olan farklar vardır.)  Cioran’ın hayatın saçmalığına dair görüşlerine ürkütücü bir hüznün hakim olması ; Kiarostami’nin ise, bu saçmalığı katlanılabilinir, hatta övgü dolu demenin bile mümkün olduğu bir tepkiye dönüştürmesidir.”
(İran Sineması, geçmişi, bugünü ve geleceği- Hamid Dabaşi/ sf-67)

“Bu film, insanla tabiat arasındaki ilişkiyi inceliyor ve sanayi şehirlerine göndermede bulunuyor. Kiarostami’ye göre tabii varlıklar tabiattan ayrı kalamazlar; aksi halde intihara yönelirler. <Kirazın Tadı> aynı zamanda , hayatın dayama veya zorlama değil de bir seçim olduğunu hatırlatıyor.” 
(Şark’ın şiiri İran sineması- Cihan Aktaş / 187)

Filmdeki en büyük gösterge Bedi bey inşaat içinde dolaşırken makineden yere dökülen toprağın , Bedi beyin gölgesinin üstünden geçmesi ve bir süre sonra Bedi beyin etrafının da tozla kaplanmasıdır. Gölgesinin toprağın gölgesiyle karışıp yok olması gibi o da yok olmak istemektedir.İnsanların hayatta bir iz düşüm, bir gölge varlık oldukları ideasına, bu sahnede gönderme yapıldığını söyleyebiliriz. Çok etkileyici bir sahnedir. Aynı zaman da yönetmenin sinema dilini söze gerek kalmayacak kadar ustalıkla kullandığının en büyük kanıtıdır.

Metz’in öne sürdüğü gibi sinemasal imgelerle yönetmen seyircisiyle
konuşmaktadır. Ve işte bu sinemayı sinema yapan yegane şeydir. Tabi ki yönetmen filmsel göstergelerle hiçbir zaman Balazs’ın da savunduğu gibi anlamsızlaşmaya gitmemelidir. Anlamsızlık oluştuğu anda seyirci ile kendi dertlerini ortaya koyan yönetmen arasında ki iletişim de  entropi meydana gelir. Kiarostami bu dengeyi çok ustaca oturmuş, ve sinema diline oldukça hakim bir yönetmendir.

Film boyunca karakter hep bir engelin ardından hayata bakar. Filmin çoğu zaten bir arabanın içinde geçer. Bedi bey kendini gömmesi için yardım istediği insanları arabaya alır. Filmde hayata karışamama ve ötekileş

me çok iyi verilmiştir. Bedi bey ya bir camın ardında, ya arabada, ya sisler içinde, yada gürültüden dolayı sesini duyuramayan kişi olmuştur. Bu durum onun o an ki hayata bakış açısıyla birebir örtüşmektedir.

Kiarostami’nin “The Wind Will Carry” filmindeki  yuvarlanan elma imgesi ve kadrajlar ile Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir zamanlar Anadolu’da” filmi arasındaki çok büyük benzerlikler dikkat çekicidir.  Nuri Bilge’nin Kiarostami’nin anlatım biçiminden etkilendiği zaten bilinmektedir. Ama  farklı hikayelerde de olsa aynı kadrajlam

alara dayanan bir anlatım Kiarostami’yi sinemasal anlamda  Nuri Bilge’nin rol modeli haline getirmektedir.

  “The Wind Will Carry”’de ki elma imgesi çok dikkat çekicidir. Elma birkaç yerde gözükmektedir.  Film boyunca gösterilen bir imgedir. Bir kadın ile erkeğin tartışması sırasında, Baş kahraman tartışırken ikisini fotoğraflamaktadır. Bu sırada masa da bir elma durmaktadır

. Elma adamla uzun süre gittiği yerlere gider. Masaya oturduğunda onu masaya koyduğunu görürüz ama yemez. Elma imgesinin tam da kadın ve adamın tartıştığı sahnede masada duruyor olması dikkat çekicidir.

Ayrıca bu filmin içinde de geniş açı kullanımı vardır fakat, buradaki kullanım daha çok kuş bakışı bir görüş şeklindedir.  Yakında plan çalışılan tek alan baş kahramanın yüzüdür.

 

Sonuç olarak, Kiarostami, yaptığı her filmde bir yenilik peşinde koşar. Dili çok naiftir.  Bakıldığında basit öyküleri kendi ideolojisi ile harmanlayarak çok güzel sunan nadir yönetmenlerdendir. Filmleri sadece İran’da değil, tüm dünyada takip edilen uluslar arası değere sahip önemli bir sinemacıdır.

Hikmet Yağmur KARTAL

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse