Ahu Öztürk Röportajı

0
7
REKLAM    

Ahu_Öztürk_Röportajı.jpg

 

Berlinale’de gösterilen “Toz Bezi” filmin yönetmeni Ahu Öztürk, ”Türkiye’de Kürtler görülmüyor ki yaşadıkları acıları anlatan filmler de görülsün?” diyor. 

Bu yıl yapılan 66’ncı Uluslararası Berlin Film Festivali-Berlinale’nin Forum bölümünde yönetmen Ahu Öztürk’ün, iki Kürt kadın şahsında İstanbul’da yaşayan gündelikçi kadınların hikayesini anlattığı “Toz Bezi” filmi, gösterildi. Yoğun ilgiyle karşılaşan film, İstanbul’da kadınların yaşadığı sorunlar, kayıplar, erkek zihniyeti ve orta sınıfı sorguluyor, irdeliyor. Tamamı kadınlar tarafından çekilen filmin yönetmeni Ahu Öztürk ile konuştuk.


“Toz Bezi”nin hikayesinin gerçeklik payı ne kadar?

Gerçek olması için çok çalıştım ama benim uydurduğum bir hikaye. Ancak şunu söyleyebilirim; ev işçisi kadınların sömürülmesinin yüzde birini gösterdim. Aslında gerçek çok daha ağır.

 

İstanbul’da bu sektör yaygın mı?

 İstanbul’un çeperleri gündelikçi kadınlarla dolu. Bu insanlar, gündelikçilik yaparak, geçiniyorlar. Moda, Cadde Bosna gibi üst sınıf evlere gidip hayatlarını kazanıyorlar.

 

Filmin çekim aşaması oldukça uzun sürmüş. Neden böyle oldu, biraz anlatır mısınız?

 Senaryo yazımı uzun sürdü. Sebeplerinden biri de öyle bir şey yazmalıydım ki, izleyicide kaçışa bırakılacak bir nokta kalmasın. Satır aralarında sömürüyü nasıl verebilirim diye çok uğraştım. Diğer sebep ise maddi sorunlar, para bulma, sette girme süreci çok sakıntılıydı, bizi epey uğraştırdı. Sette girene kadar da senaryoyla uğraştım. Ardından 2012 yılında “Köprü’de Buluşmalar’da” senaryo ödülünü aldık. Ve sette girdik. Daha sonra da kurgu süreci başladı.

 

Film ekibinin tamamen kadın olması tesadüf mü yoksa bir tercih miydi?

 Tabii ki bir tercihti. Düşünün bir kadın filmi yapıyorsunuz ve sette hiçbir kadın olmuyor bu bana hiç gerçekçi gelmiyor. Onun için kadın sinemacılarla çalıştım.

 

Bunun avantajları ya da dez avantajları nedir? 

Kadınları söylediği şeylerin ezberden bir şey olsa bile çok derinden geldiğini biliyorum. Sezgileri daha güçlü, derinden bakıyorlar. Bu da bana çok iyi geldiBizim sette iktidar yoktu. Kolektif bir çalışmaydı. Bir daha yaparsam aynısını yine yapacağım.

 

Bu film ne kadar politik? 

Ben özel olanın da politik olduğunu düşünüyorum. Hayatta attığın her adım politiktir. Onun için tabii ki politik bir filmdir. 7 aydır ülkemizde bir savaş var. İnsanlar sessizce bir vahşeti izliyor. Yarın, öbür gün Cizre’nin filmi çekildiğinde insanlar, ağır bulur, itici bulur ve izlemez. Bizim paradoksumuz bu. Bizim coğrafyanın insanları kaçmak, yüzleşmemek için yüzlerce yıldır yaptığı şeyi yapıyor. Bir şey söylendiğinde ilk yaptığı kaçmak, oluyor.

Onun için ben, keskin hatlardan ziyade farklı bir şey yakalamam lazımdı. Belki bu da benim politik kimliğimle alakalı bir şey. Onları kaçırmadan, çaktırmadan girip tokat atmak istedim. Bütün derdim buydu.

 

Cizre’den bahsettiğiniz. Bugün İstanbul’da başta gündelikçi olmak üzere farklı işlerde çalışan kadınların büyük bölümü 1990’lı yıllarda savaştan dolayı Kürdistan’dan göç edenlerden oluşuyor. Burada Kürt kadınları hangi koşullarda çalışıyor? 

Onu biraz Nesrin karakteri üzerinde yansıtmaya çalıştım. Nesrin ablasıyla telefonda konuşurken köydeki baskınlardan da bahsediyor. 30 yıldır, biz çatışma, faili meçhuller, özellikle 1990’lı yıllardan geçtik. Ardından sanki barış olacakmış gibi oldu, ama 7 aydan beri yoğun bir savaş var. Bu da gösteriyor ki aslında biz hiçbir kaybımızın, ölümüzün vedasını yapamamışız. Tahir Elçi de sanki binlerce ölü hortlamış gibi hissetim. Vedat Aydın’lar vardı, diğer binlerce faili meçhuller… Tekrar o yılları hissetim, yaşadım. Bu şunu gösteriyor, biz sadece o günlerin üstünü örtmüşüz. Ama aslında bu yara kapanmamış, bir şekilde yası tutulmamış. Şu an bütün meseleler, kayıplar ve ölümler ülkesinde bu vahşetle birlikte yaşamamızın sebebi bu bence. Dolayasıyla benim filmdeki Nesrin, yasından habersiz bir kadın.

 

Bir taraftan sistem öbür taraftan da erkek…. 

Bu erkek zihniyeti Kürtlerde de çok yoğun. Politik Kürtlerde de bizim yurtsever camiada eşini dövenler var. Bundan sıyrılamadık. Dışarıda toplantılardan kadın haklarını savunup evde ne kadar bunu uyguladık? Bunlar hep yarım. Erkeklerin gerçekten kendileriyle yüzleştiklerini düşünmüyorum. Devlete yaptığı eleştiriyi kendisine yaptığını sanmıyorum.

 

Nesrin ve Hatun Kürt olabilir ama film genel ezilen kadınların sorunlarını irdeliyor. Gittikleri orta ve üst sınıf kadınların bakışı böyle mi?

Özellikle Ayten karakterin bakışı var. 1980’li yıllarda orta sınıf,  “Kürt yoktur” diyordu. 1990’lı yıllarda ise “Kürt var ama pistir” demeye başladı. Çünkü Kürtler, orta sınıfın karşılaşma hattında. Ama üst sınıfta bu karşılaşma yok. Onlar işe, okula şoförüyle gidiyor, markete gitmiyor. Kendi sınırları içerisindeler. Ama orta sınıf bakalı, Kürt, temizlikçisi Kürt, bir şekilde karşılaşma olanağı olan tabaka. Bu sınıfın genel olarak bakışı evet Kürt var ama… Bunu ben bizzat kendi deneyimlerimden biliyorum. Çocuklarımın ismi Kürtçe.  Karşılaşıyorsun; ” A… ne kadar tatlı bir çocuk. İsmi ne?”, Roni… “Anlamı ne?’’, Kürtçe ‘aydınlık’ ekşiyen bir yüz ifadesi ve aşağılama bir bakış… Aslında senin de nefretini de çekmeyen ama aşağılayan bir zihniyetten bahsetmek istedim. Ayten’in kahkahası da bu anlama geliyor. Bu orta sınıfın tavrı.

 

Kaybolan Cafer’i bir türlü filmde görmüyoruz. Filmin sonunda ise Nesrin kayboluyor. Bu seyirciyi yormuyor mu?

Ben senaryoyu yazmaya başladığımda tam böyle değildi. Daha sonra senin bilinç altındaki bilmediğin şeyler giriyor. İlk önce  Caferi sonra da Nesrin’i gönderdim. Hakikaten ‘şunun için gönderdim’ diyemem. Bu benim kayıplarımla bağlantılı bir şey. Seyirci bunu nasıl anlar diye bir şeyde düşünmedim. Israrla Cafer’i ardından da Nesrin’i gönderdim…

 

Kayıplarla bir bağlantısı var mı peki?

Evet kayıplarla bağlantılı, çünkü bizde kayıp çok. Hele bu 7 ayda o kadar kayıp oldu ki. Bir kayıplar cumhuriyetine dönüşüldü. Çok acı. Herkesin çok kaybı var. Biz kayıplarımızla veda bile edemedik. Bizim hikayemiz budur.

 

Türkiye’de Kürt sinemacıların çektiği zorluklar nelerdir?

 Türkiye’de Kürtler ne kadar görüldü ki sineması da görülsün. Bunu yaşarken görülmemiş ki onu filme çekince de görülsün. Bu sadece devletle de sınırlı değil. Devletin tavrı zaten belli. Sinema camiasında ve toplumda da bu anlayış var. Çekilen Kürt filmlere, “Aaa hep aynı hikaye çok sıkıldık” diyerek, bir tavırlar var. Bugün orada yaşatılan cehenneme ne kadar duyarlı ki onun filmi çekildiğinde, para versin, destek sunsun ve izlemeye gitsin. Köy yakmalara, baskılara ilişkin bir film yapılmak istediğinde “Sıkıldık bunlardan” diyen ciddi anlamda sinemayla uğraşanları gördüm. Böyle bir tavır var. Ve üstelik bunlar tırnak içerisinde ‘politik insanlar.’

 

ALİ GÜLER

Reklam

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse