AHMET SONER: Son on yılda Kürt sineması

0
16
REKLAM    

Doksanlı yılların ikinci yarısından sonra Mezopotamya Kültür Merkezi’nin başlattığı Sinema Atölyeleri, Kürtlerin sinema aşkını alevlendirdi. Aradan geçen yıllar içinde Kürt filmlerinin sayısında hızlı bir artış görüldü. Birkaç tane filmi olan yönetmenlerin sinemacılığı tartışılıyor artık.

Yaklaşık on yıldır tartışılan bir konu var: Kürt Sineması… 2000’li yıllarda Londra, Frankfurt ve Berlin’de yapılan Kürt Filmleri Festivalleri’nde bu konuyu uzun uzun tartışmıştık. Öne sürülen bir görüşe göre, Kürt Sineması’ndan söz etmek mümkün değildi, çünkü ülkesi olmayan bir halkın sineması da olamazdı. Kürt yönetmenlerin Türkiye, İran, Suriye, İsveç, Amerika, Almanya ve Fransa’da çektikleri filmler, festivallere o ülkeler adına katılabiliyor, Kürdistan hesabına yarışamıyorlardı.

Bense en başından beri, Kürtçe’nin konuşulduğu ve Kürtleri anlatan filmlerin Kürt Sineması’nı oluşturduğunu savunuyordum. Dili, kültürü, sanatı ve edebiyatı olan bir halkın, ülkesi olmasa da sineması olacağını söylüyordum. Ehmedê Xanî, Cegerxwîn, Musa Anter, Mehmed Uzun gibi ozan ve yazarları olan bir halkın sinemadan yoksun olması mümkün müydü?
O yıllarda Kürtlere ilişkin filmlerin sayısı iki elin parmaklarını ancak buluyordu. Her festivalde hep aynı filmler gösteriliyordu. Bu filmlerde Kürtler kendi dillerini kullanamıyor, bozuk bir Türkçe ile konuşuyorlardı. Kürt tipleri genellikle cahillikleri, beceriksizlikleri ve sakarlıklarıyla güldürü malzemesi oluyorlardı. Kürt denilince ilk akla gelenler kan davaları, kız kaçırmalar, aşiret kavgaları, namus cinayetleri ve intiharlardı. “Beko İçin Bir Türkü”, “Mem û Zîn”, “Işıklar Sönmesin”, “Hakkari’de Bir Mevsim”, “Endişe”, “Sürü”, “Davaro”, “Güneşe Yolculuk”, “Züğürt Ağa”, “Yol” gibi filmlerdi bunlar. Filmlerin yönetmenleri, biri dışında Kürt değildi. İlk adı geçen filmi Nizamettin Ariç yönetmişti. Bu gelenek daha sonra da sürüp gitti. Ertem Eğilmez, Orhan Aksoy, Feyzı Tuna, Bilge Olgaç, Halit Refiğ, Ömer Kavur, Sinan Çetin, Korhan Yurtsever, Erdoğan Kar, Erden Kıral, Şerif Gören, Zeki Ökten, Nesli Çölgeçen, Yeşim Ustaoğlu, Handan İpekçi, Şahin Gök, Sedat Yılmaz, Reha Erdem, Özcan Alper gibi yönetmenler Kürtlerle ilgili filmler yönettiler. 
Bu çarpık zihniyet daha sonra televizyon dizileri şeklinde ortaya çıktı. Feodal düzenin geri kalmış toplumuna uygarlığı ve çağdaşlığı getiren kahramanlar subaylardan seçiliyordu. Bu subayların eşleri mutlaka doktor ya da öğretmen oluyorlardı. Günümüzde yaşananlar nedense televizyon dizilerine yansımıyor. Kürt kadınlarının örgütlenmesi, eylemleri ve söylemleri hep gözardı ediliyor. 
Avrupa’da dili, kültürü, edebiyatı ve sineması olmayan ama küçük de olsa toprağı olan Lüksemburg, Monako, San Marino, Estonya, Malta ve Liechtenstein gibi ülkeleri örnek gösteriyordum. Bu ülkelerden ne bir yazar tanıyordum ne de bir sinemacı. Nüfusu elli binden az, yüzölçümü 200 ya da 300 kilometre kare olan ülkelerdi bunlar, dilleri ise Almanca, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, İngilizce ve Finceydi. 
Dijital teknolojinin sinemaya girmesiyle, küçük bir azınlığın tekelinde olan film sektörü geniş yığınlara açıldı. Sinemanın en temel ve pahalı unsurları olan negatif, pozitif film, laboratuvar, banyo, baskı, dublaj gibi kalemler ortadan kalkınca film çekmek ucuzladı. Sinema yapmak için gerekli olan şey insan emeğidir artık. 
Doksanlı yılların ikinci yarısından sonra Mezopotamya Kültür Merkezi’nin başlattığı Sinema Atölyeleri, Kürtlerin sinema aşkını alevlendirdi. Hüseyin Kuzu ile birlikte başlattığımız bu atölyede Semir Arslanyürek, Engin Ayça, Yeşim Ustaoğlu, Hilmi Etikan ve Enis Rıza gibi yönetmenleri seminer vermeleri için konuk ediyorduk. İlk atölyeye katılanlar arasından Kazım Öz, Hüseyin Karabey, Özcan Alper, Özkan Küçük, Ahu Öztürk gibi yönetmenler, Kemal Ulusoy, Murat Batgi, Erdal Ceviz, Kemal Orgun gibi oyuncular sivrildiler. İstanbul’da başlatılan bu çalışmalar Diyarbakır, Mardin, Batman gibi Kürt illerinde sürdürüldü. Bu atölyeler Kürt gençlerine sinemayı tanıtıp sevdirdi. Son birkaç yıldır süresi altı ay olan, İstanbul’da MKM bünyesinde düzenlenen atölyelere katılan yirmi civarında öğrenci, kendi yazdıkları ve çektikleri kısa atölye filmleriyle yarışmalara katıldılar. Temel bilgileri atölyede edinen gençler daha sonra kısa film ve belgeseller çekmeye giriştiler.
Aradan geçen yıllar içinde Kürt Filmleri’nin sayısında hızlı bir artış görüldü. Birkaç tane filmi olan yönetmenlerin sinemacılığı tartışılıyor artık. Bahman Ghobadi Sineması, Yüksel Yavuz Sineması, Hüner Selim Sineması, Kazım Öz Sineması, Özcan Alper Sineması, Hüseyin Karabey Sineması konuşuluyor.
Atıf Yılmaz’ın 1952’de çektiği “Mezarımı Taştan Oyun” adlı filmin tipik bir Kürt Filmi olduğunu anlatıyorum sık sık. Abdo Bey adlı bir Kürt Beyi’nin Urfa’da çekilen serüvenlerinin tek kusuru, dilinin Türkçe olmasıydı. Urfalı bir Kürt olan Hüseyin Peyda’nın başrolünü oynadığı film, yönetmenin de ilk filmiydi. Atıf Yılmaz sonraki yıllarda “Ölüm Tarlası”, “Cemo”, “Kuma”, “Kibar Feyzo”, “Salako”, “Adak” ve “Berdel” adlı filmlerde yine Kürtleri perdeye aktardı. 
Yılmaz Güney’in “Seyyit Han”, “Aç Kurtlar”, “Umut”, “Ağıt”, “Endişe”, “Sürü”, “Yol” ve “Duvar” adlı filmlerinin Kürt Sineması’na öncülük ettiğini savunurum. Açılan bu yolu izleyenler, artık kendi dilleriyle konuşuyorlar filmlerde. Her yıl, ilk filmini çeken yönetmenlerin sayısı hızla artıyor. Kürtler arasında sinemaya meraklı binlerce genç var, kimi kısa film çekiyor, kimi belgesel… Daha şimdiden adını anmadan geçemeyeceğimiz yönetmenler çıktı ortaya: Zeynel Doğan, Orhan Eskiköy, Özgür Doğan, Savaş Baykal, Mizgin Müjde Arslan, Miraz Bêzar, Tayfur Aydın, Ömer Leventoğlu, Hüseyin Tabak, Çayan Demirel, Erol Mintaş, Fırat Yavuz, Nursel Doğan, Ferit Karahan, Veli Kahraman, Sabite Kaya, Orhan İnce, Nezahat Gündoğan, Serhat Karaaslan, Aziz Çapkurt, Seren Gel, Rodi Yüzbaşı, Ali Kemal Çınar, İlhan Bakır, Özkan Küçük, Özgür Fındık, Haydar Demirtaş, M. Hadi Sümer, Halil Fırat Yazar, Bülent Boral, Piran Baydemir ve bir Süryani Sermiyan Midyat… (Bu listede adı geçmeyen yönetmenlerden özür dilerim. Ayrıca Kürdistan’ın diğer parçalarından Bahman Ghobadi, Taha Kerimi, Hiner Saleem, Hişam Zaman gibi yönetmenlere de değinmeden geçmeyeyim.)
Bu yönetmenler, bölgede yaşanan travmaları ve kendi yaşadıklarını içtenlikle anlatma çabasındalar. Ortaya çıkan ürünlerin çoğu henüz olgunlaşmış değil ama onlar inatla arayışlarını sürdürüyorlar. Televizyon dizilerinin yaydığı kirlenmeyi etkisizleştirecek olanlar da onlardır bence. Sanıyorum önümüzdeki yıllarda dört dörtlük kusursuz filmler izleyeceğiz.
Kürt Sinemasından söz edilince aykırı bir başka oluşum gündeme geliyor. Dünyada bir başka benzerinin olmadığı bir oluşum bu: Gerilla Sineması… Savaşın içinde, çok zor koşullar altında yapılan bu filmleri gözardı edemeyiz. Şu anda çok başarılı örnekler olmasa da yapılanlara amatör işi denilemez. Bu alanda sivrilen Halil Uysal’ın adını anmak isterim.
Bu coğrafyada yaşananların mutlaka sinemaya aktarılması gerekli. Çünkü ibret alınacak olaylar ve öyküler yaşandı. Bunlar hiç unutulmamalı ve unutturulmamalıdır. Bu işi yapacak olanlar Kürt yazar, senarist ve yönetmenlerdir. 
Bu topraklarda yıllardır beklenen “Turizm Patlaması” yerine bizden başka hiç kimsenin beklemediği bir başka patlama sesi duyuldu: Kürt Sineması Patlaması…

Reklam

ŞIROVE BIKE

Ji kerema xwe re şîrove bike!
Ji kerema xwe navê xwe binivîse